Çetin Yiğenoğlu
“Ben” dedi bir dostum, “kendimi çok şanslı sayıyorum, çünkü iki dilli insan olarak yetiştim. Annemden Zazaca’yı öğrendim, bir parçası olduğum ulusumun olanaklarıyla da Türkçe’yi. Türkçe okuyor, yazıyor, düşünüyorum. Eğitimde, edebiyatta, kültürde Türkçe’yle kucaklıyorum dünyayı. Zazaca ise benim farklı bir zenginliğim”.
Anadil… ana dili… ulus dili… resmi dil… ülkede iki resmi dil istenmesi gibi saymakla bitmeyecek başlık altında yapılan tartışmaların artık kabak tadı verdiği ülkemizde, bir öğretmen, şair dostun yukarıdaki sözleri beni şaşırttı; daha doğrusu, ortak dilimiz Türkçe’yi farklı bir bakış açısıyla yücelten yaklaşımı dil tartışmalarının ortalığı toza dumana kattığı günümüzde çok anlamlı geldi.
Ne ki, çoğu kimse için bunun bir anlamı yoktu. Çünkü, dil tartışmaları kimi çevrelerce Türkiye’de siyasal gündemi yönlendirmek için yapılıyordu… Türkçe’yi epritmeyi, egemenliğini kırmayı erekseyen çevrelerce yaratılan sorun, tam anlamıyla siyasaldı ama yaklaşımların kimi etnik, kimi dinsel, kimi özenti, kimi de tecimsel beklenti kökenliydi.
Ülkemizde, Türkçe üzerinde yaratılan yapay sorunun dışında dil tartışması, dünyanın birçok yerinde de başat konumdaydı. Uygulanan politikalar nedeniyle iki elin parmakları denli az yayılmacı (emperyalist) devletin ulusal dili dışında, dünyadaki tüm diller şu ya da bu biçimde saldırı altındaydı.
Günümüzde, kimi belirlemelere göre dünyada konuşulan 5 bin 500 dilden yarıdan çoğu ya yok olmuş ya da yok olmakla karşı karşıyaydı. Bazı araştırmalara göre şu anda konuşulan dillerin yüzde 95’i bu yüzyılın sonunda yok olacaktı…
Kimi çevreler tersi görüntü verse de, bu öngörüyü pek ciddiye alan yoktu… Oysa diller, insanoğlunun kültür bahçesini süsleyen çiçeklerdi… bir çiçek eksik olsa o bahçe güzelliğinden çok şey yitirirdi… O çiçeklerin her biri iletişim aracı olarak yalnızca bir dil değil, sesti seslerdi, yazıydı yazılardı, resimdi resimlerdi, renkti renklerdi, imlerdi, türlü göstergelerle anlamlandırılan imgelerdi, bütünüyle kültürdü kültürlerdi, bir toplumu toplum yapan, etnik kimliği de, ulusal kimliği de kucaklayan, koruyan kültürel kimliklerdi, şemsiyeydi; şemsiyelerdi türlü renklerde…
Bu duyarlılıkların ötelenmesinin nedeni, insanoğlunun bir yeni tek dil serüvenine iteklenmesiydi… Dünyada tek dil-çok dil konusunda birçok mitolojik öykü var, ama sanırız bunlardan en ilginci Kafkaslarla ilgili olanı… Bilindiği gibi Kafkaslar’da 300 dolayında dil konuşuluyor… Bu denli çok dil konuşulmasının nedeni söz konusu öyküyle sözümona açıklanırken, gerçekte insanoğlunun tek dil saplantısına karşı ironik bir yaklaşımla Tanrı’nın tepkisi anlatılıyor… Öyküye göre Tanrı, -sanırız, Babil Kulesi’ni yıktıktan sonra- her ulusa ayrı bir dil vermiş… Bu dili nereye, hangi bölgeye, hangi halka verecekse o bölgeye dönüp bir kez tükürmesi yetiyormuş… Sıra Kafkaslar’a gelince Tanrı nezle olmuş, hapşırmak zorunda kalmış… böylece yaklaşık 300 dil konuşulmaya başlanmış Kafkaslar’da.
Kuşkusuz, insanoğlunun dil serüveni yeryüzünde var olma serüvenine koşuttur, o ölçüde de renkli… Ancak, kutsal kitaplarda kutsal anlamlar yüklenen Babil Kulesi’yle ilgili mitsel öykü, dünyada ortak bir dil, tek dil arayışının sembolü niteliğinde… İnsanoğlunun en üst katı, tapınaklı birçok kattan oluşan bir kule yapması, Tanrı tarafından kendisine “şirk koşma”, gökyüzüne egemen olma istemi, kendini beğenmişliğin dışavurumu biçiminde yorumlanır. Doğal olarak buna tepki gösteren Tanrı, bu saygısızlığı bağışlamaz, kuleyi yıkar, insanoğlunu cezalandırarak dünyanın her yerine dağıtır, böylece yeryüzünde birçok dil konuşulmaya başlanır.
Buna karşın, insanoğlu dünyada tek dil arayışını sürdürmekten asla vazgeçmez… Dünden bugüne birçok ortak dil üretme girişiminde bulunur; bunlardan en bilineni Esperanto… Bu çabalar, masum kültürel girişimler olarak değerlendirilse de, günümüzde “küreselleşme” diye pazarlanan “neoliberal globalist, emperyalist” süreçte dünya egemeni süper gücün kendi dilini, İngilizce’yi tek dil olarak ‘dayatması’ dikkat çekici. Yalnızca bu nedenle bile ekonomik globalizmin, neoemperyalizmin tüm dünya dillerini tehdit ettiği söylenebilir, rahatlıkla… İngilizce’yi Esperanto gibi dünya dili yapma politikasının bir dilin geliştirilip yaygınlaştırılmak istenmesi gibi masum bir çabayla hiç ilgisi yok. Bu küresel dayatma, çok kapsamlı emperyalist bir projedir; sömürü çarkını rahatça döndürmek için ulus devletleri yıkmak, parçalamak, ulusal dilleri yok etmek, bunların yerine dilinin gelişimi yüzlerce yıl sürecek cılız, kendini savunmaktan yoksun, küçük küçük yeni, çok sayıda sözde ulus devlet kurma gibi globalist neoliberalizmin dünyaya kayıtsız, koşulsuz egemen olma istemiyle doğrudan ilgili…
İşte bu nedenle emperyalizm, bir ulusa saldıracağı zaman şah damarına, doğrudan diline saldırıyor. Çünkü, bir toplumda dil, özellikle ulusal demokratik devrim aşamasındaki toplumda, tarihsel gelişim içinde yalnızca iletişim aracı değil, o toplumun tarihiyle kültürünün yarınlara taşıyıcısıdır aynı zamanda; ulusal birliğin, dirliğin olmazsa olmaz öğesidir; kültür birliğiyle, ortak tarihle birlikte ulus olmanın üç koşulundan ilkidir dil. Bu iki öğe ulusal duygu konusunda dilden aldığı güçle çok güçlü bir bağ oluşumunu sağlar.
Emperyalizm, her zaman işte bu bağı koparmaya çalışır, Türkçe’yle Türkiye konusunda yaptığı gibi.
Konfüçyüs’le ilişkilendirilen şu diyalog bu bağlamda anlam kazanıyor:
Konfüçyüs’e, “Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu”, diye sormuşlar…
Büyük düşünür şöyle yanıtlamış soruyu:
“Hiç şüphesiz, dili gözden geçirmekle başlardım işe. Dil kusurlu olursa sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa töreyle kültür bozulur.Töreyle kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Türkiye’de yaşanılanlara bakınca Konfüçyüs’ü, söylediklerini anımsamamak olanaksız…
Güzel Türkçemizin günümüzde çok yönlü, çok büyük bir saldırı altında olması, daha pek çok şeyi anımsatıyor insana… Örneğin, dilimizin bin yılı aşkın süredir saldırıya uğradığını, baskı altında tutulduğunu…
Bu saldırıları anlamak için Türkçe’nin serüvenini 4 tarihsel dönemde ele alarak incelemek gerekiyor:
1923 öncesi, 1923-1938 arası, 1938-2002 arası, 2002 sonrası…
1923 öncesi 1400 yıllık bir süreyi (doğal olarak öncesini de) kapsar, Türklerin İslamiyet’in baskılarıyla karşılaştığı dönemlere dek gider… Bu döneme bakıldığında, yaygın biçimde bilinenin tersine, Türk, Türkçe düşmanlığının Osmanlılardan, Selçuklulardan çok öncelere dayandığı görülür…
İslamiyetin ilk döneminde, Türkçe üzerindeki baskıların, yasakçı politikaların ilk örnekleri Emeviler döneminde çıkar karşımıza. Bu dönemde Müslümanlaştırılmış halklara Arapça zorla resmi dil olarak kabul ettirilmiştir. Bu nedenle, Müslümanlığı kabul ettikten sonra kurulan Türk devletlerinde resmi dillerin İslamileştirilmiş Arapça olmasında Emevilerin payı büyüktür.
Türkçe’nin baskı altına alınması, ötelenmesi, yasaklanması bir yana, Türk düşmanlığının tarihi Hz. Muhammed’e, daha da öncesine uzanır… Kimi kaynaklara göre Hz. Muhammed’in bir hadisinde “Türkler size dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayınız!” dediği savlanır.
O tarihlerden günümüze bazı halklar, uluslar, popüler kimlikler için Türk düşmanlığı önyargılı bir bakış açısı, yaklaşım biçimidir… İngilizce konuşulan ülkelerde yaşayan üstün insan megalomanisinin etkisindeki bazı insanlar “karakafalarına” bakarak Türklere “turkey” (hindi) diyebilmektedir.
Bazı Almanların hâlâ “Türklerin kokusuna tahammülü yoktur.”
Dahası, Avrupalıların köpeklerinin bile Türklerden hoşlanmadığı söylenebilmektedir.
Siyasal iktidar sahiplerimizin kapılarında salyasümük eteklendiği o Avrupalı efendilerin gözünde Türklerin bazılarının “Beyaz Türk”, bazılarının “kara kafalı” diye tanımlanması boşuna değil. Onlara göre Türkler “barbar”, “köpek kafalı barbar”, “haydut”, “deccalin ön habercisi”, “barışta melek, savaşta ifrit”tir…
Her ağacın kurdu kendi bedeninden ürermiş, diye bir söz var… Hani, Türk’ün Türk’e ettiğine, düşmanlığına bakınca Avrupalı’ya, Amerikalı’ya ne tepki göstereceğini şaşırıyor insan… Bazı Türklerin yaklaşımına, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın Türklere yaptığına bakınca Türk’ün başka düşmana gereksinimi yok, demekten başka şey gelmiyor elden…
Günümüzden bin yıl önce “Sart” diye tanımlanan yerleşik, kentli, tüccar, çiftçi Türklerin göçebe Türkleri “kâfir” ilan etmesi bu yaklaşımı haklı çıkartacak türdendir. Kaşgarlı Mahmut gibi çağının aydını, Türkçe’ye tanımı zor büyüklükte emeği geçmiş bir Türk bile, ünlü kitabı Divan-ı Lügatit Türk’te savaşçı göçebe Türklerden “kâfir” diye söz edebilmiş, dahası, bir parçası olduğu ulusu aşağılayabilmiş:
“Yok olası kâfirler, göğe de Tanrı derler. Büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi görünen her nesneye Tanrı derler”…
Kaşgarlı Mahmut, aynı eserin bir başka yerinde Muhammed’in Türklerle ilgili bir hadisinin bulunduğunu belirterek şöyle yazabilmiş:
“Yüce Tanrı der ki, benim bir ordum var, adını Türk koydum. Onu doğuda oturttum; bir ulusa kızdığım vakit onu üzerine saldırtırım.”
Bu örneklere bakınca Osmanlılara söyleyecek söz kalmıyor; onlara göre Türkler zaten “Etrakı biidrak”tir (akıldan yoksun). Ne ki, Osmanlıların Türk düşmanlığı bununla sınırlı olmadığı gibi yenilir yutulur türden de değil. Örneğin 15. yüzyılda Sultan 2. Murad’ın Sadrazamı Lala Yörgüç Paşa, ülkenin her yerine tellal göndererek “Kendisine bir Türk kellesi getirene, bir Osmanlı kaftanı armağan edeceğini” ilan ettirecek denli Türk düşmanıdır.
Kuyucu Murat paşaların, Şeyhülislam Ebusuud Efendilerin Türk düşmanlıkları ise önceki düşmanlıkların üzerine tüy dikecek türdendir, kelimenin tam anlamıyla. Murat Paşa, “Kuyucu” sanını, kuyuları Türkmen kellesiyle doldurarak, Ebusuud Efendinin fetvalarıyla Türkmen kellesinden minareler yaparak hak etmiştir.
Böylesine bir Türk düşmanından Türkçeye sempati beklenemez herhalde. Türkçe Divan Şiiri’nin ilk büyük ustası Nesimi’nin Halep’te derisinin yüzülerek öldürülmesi, bu kafaların ürünüdür, çünkü.
İnsanın tüylerini diken diken eden bu düşmanlıklara karşın, Osmanlı saraylarında Türkçe’yi yasaklayan yazılı belge bulunamamıştır, ne tuhaf… Selçuklular ise resmen Türkçe’yi yasaklamış, resmi devlet dili olarak Farsçayla Arapça’yı seçmiş, kendilerini de “Rumi” ya da “İslam” diye tanıtmıştır. Alparslan’dan sonra, Melikşah döneminden itibaren saraylarda isimler bile Arapçalaştırılmıştır.
Ancak, Selçukluların bu uygulamaları, sarayda Türkçe konuşulmasını yasaklaması halkın büyük tepkisine yol açmıştır. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Konya’yı alır almaz, “Bundan böyle hiç kimse divanda, dergâhta, bargâhta, meydanda Türkçe’den başka dil kullanmasın!” diye ferman yayımlaması bu tepkinin dışa vurumudur.
Selçuklulardan sonra Anadolu’ya egemen olan Osmanlılar, egemenlik sürdüğü 500 yıl boyunca Türk sözcüğünü ağzına bile almamıştır. Okullarda Osmanlı Tarihi yerine İslam Tarihi okutulmuş, bu derslerde Türklerden hiç söz edilmemiştir.
Fatih’in İstanbul’u aldıktan sonra kendi adına kurdurttuğu medreselerde de eğitim tümüyle Arapça yapılmıştır.
Türkçe konuşmayı, eğitimi bir yana bırakınız, Osmanlılarda 19. yüzyılın ortalarına dek Türk Müslüman halkın Batı dillerini öğrenmeleri bile yasaklanmıştır. Bugünkü siyasal iktidarın büyük özlemle andığı Osmanlı’da yasak, yalnızca dille sınırlı tutulmamış, yaşama değgin her şeye skolastik bakış açısı egemen kılınmış; her şey ulemaların şeriata uygunluk fetvasına göre biçimlendirilmeye çalışılmıştır.
Bütün bunlar yapay Osmanlıcayla, Osmanlıcanın yetersiz kaldığı durumlarda İslamileştirilmiş Arapça kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Birinci Meşrutiyet’e dek (1876) Osmanlılar tarafından resmi belgelerde ‘Türkçe’ sözcüğü bile kullanılmamıştır. 1876’da kabul edilen Kanun-u Esasi’nin (Anayasa) 18 maddesiyle Osmanlı Devletinin resmi dili “Türkçe” olarak kabul edilmiş, ama bu sözde kalmıştır.
Bütün bu gelişmelere karşın, 1923 öncesine bakıldığında başta feodal, birçok temelde parçalanmış Anadolu’da kimi etnik gruplar farklı dil, lehçe konuşsa da halkın ezici çoğunluğunun Türkçe konuştuğu görülmektedir.
Yüzlerce yıllık baskı dönemlerinin ardından Türkçe’ye olumlu yaklaşımların örneklerine ancak Tanzimat sonrasında rastlanır. Ne ki, bugünkü bakış açısıyla tuhaf gelebilecek örneklerdir bunlar… İlk Türkçe gazeteyi bir İngiliz, Türkler hakkında Türkiye’de yayınlanan ilk Türkçe kitabı bir Polonyalı yayınlamıştır, ne yazık ki…
“1869’da yayınlanarak Sultan Abdülaziz’e ithaf edilen ‘Eski ve Yeni Türkler’ adlı söz konusu ilk kitabın yazarı Konstanty Borzecki isimli bir Polonyalıdır. Nâzım Hikmet’in anne tarafından dedesi olan Borzecki daha sonra Mustafa Celaleddin Paşa adıyla Osmanlı tarihindeki yerini almıştır.”(**) (**)Demirtaş Ceyhun, Ah, Şu Biz Karabıyıklı Türkler s.221
Yine tuhaf gelecek ama Türkiye’de çağdaş anlamdaki ilk Türkçe gazeteyi de bir Türk değil, bir İngiliz yayınladı…
Osmanlı, Anadolu’da birçok azınlığa matbaanın icadıyla birlikte matbaa kurma, gazete çıkarma izni verirken bu çağdaş olanakları kendi halkından esirgedi. Türklere matbaa kurma iznini tam 277 yıl, gazete çıkarma iznini de 226 yıl sonra verdi. Bugünkü Resmi Gazete’nin atası Takvim-i Vekâyi (1830) sayılmazsa eğer, Türkiye’de çağdaş anlamdaki ilk Türkçe gazeteyi bir İngiliz, William Churchill (1833) yayınladı. Osmanlı, Churchill’e söz konusu ayrıcalığı bir dizi dramatik olay sonrasında özür dilemek ereğiyle adeta dizlerinin üzerinde sürünerek vermek zorunda kaldı… Bu hakkı kendi halkına neden sonra, Churchill’den yaklaşık 27 yıl sonra tanıdı…
Osmanlı’nın ağır baskısına karşın, 19. yüzyılda Türkçe’den söz eden ilk Türk bir edebiyatçıydı, Şinasi’ydi. Bu nedenle Osmanlıca’nın yalınlaştırılması girişimlerinin o dönemde Şinasi ile başladığı kabul edilir… Bu girişim, Jön Türk hareketiyle yaşam olanağı bulan, 20. yüzyılın başlarında Genç Kalemler Dergisi’nce başlatılan Yeni Lisan Hareketiyle sürdürülür. Yeni Lisan Hareketi, Tanzimat döneminde başlayan dilde ulusalcılık akımının devamı biçiminde değerlendirilir.
Yüzlerce yıllık baskı döneminden sonra 1860’lardan itibaren bir avuç genç edebiyatçının çabasıyla geliştirilmeye çalışılan Türkçe’nin edebiyatı da, doğal olarak ne çağdaş örneklerin düzeyine ulaşabildi, ne bu konuda halkta gereksinim yarattı ne de duyulan gereksinimlere yanıt verebildi, doğal olarak Dil Devrimi’ne dek sınırlı kaldı…
Halkın dünyadan böylesine yalıtılması nedeniyle okur-yazar sayısı öyle azdı ki, Cumhuriyet’ten önce toplam gazete tirajı yalnızca birkaç bindi… Bugün nüfusu 70 milyonu aşan Türkiye’de toplam gazete tirajının hâlâ 5 milyon (benzer nüfusa sahip İngiltere, Japonya gibi ülkelerde 40 milyona yakın) dolayında kalmasının başat nedeni Cumhuriyet öncesi, Dil Devrimi öncesi politikalardır…
1923 öncesindeki yüzlerce yılda Türk halkının ancak yüzde onu okuma yazma öğrenirken Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yılında okuma yazma bilenlerin oranının yüzde 90’ı geçmesindeki ‘kerameti’ Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleştirilen Dil Devrimi’nden başka yerde aramamak gerekir, herhalde…
Türkçe’nin önünde yüzlerce yıldır birikmiş engeller, ancak bir devrimle kaldırılabilirdi, kaldırıldı… Üstelik çok kısa sürede, baskılarla geçirilen her 100-150 yıl bir yıla, bir tek yıla sığdırılarak on yılda gerçekleştirildi o büyük devrim.
Bilindiği gibi Atatürk, Türk ulusunun olduğu gibi Türkçe’nin de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtulması buyruğunu verirken aynı zamanda okuma yazmanın kolaylaştırılacağının bilinciyle 1928 yılı başında Dil Encümeni’nin kuruluşunu gerçekleştirdi. Böylece, 1932 yılında Türk Dil Tetkik Cemiyeti kuruldu, aynı yılın eylül ayında ise Birinci Türk Dil Kurultayı Mustafa Kemal’in başkanlığında toplandı. Dolmabahçe sarayındaki toplantıya birçok yabancı dilbilimci katıldı.
O güne dek, Osmanlı’nın son dönemlerinde bile Türkçe, Türklük gibi aşağılanıp horlanmıştı. Birçok ünlü yazar Türkçe konuşup, okuyup yazıyor olmayı ilkelliğin, kabalığın, cahilliğin (bilgisizliğin) göstergesi saymıştı. Dilinden, ana dilinden, Türkçesinden utanmıştı Osmanlı entelektüelleri… dilinden utanmak… ne utanç verici…
Mustafa Kemal, Aydınlanma Devrimi’ni örgütlerken ulusun birliğini, dirliğini, bütünlüğünü sağlayan en önemli yapılanmanın, aracın dil olduğunu biliyordu. Her ulus dilini bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda geliştirmek isterdi, bundan doğal ne olabilirdi?
Osmanlı’da olduğu gibi her imparatorlukta/ülkede çeşitli dil, lehçe, ağızlar konuşulurdu, ancak bir ulus devlet örgütlenmesinde bu dillerden büyük çoğunluğun kullandığı dil, ülkenin içsel dışsal iletişiminde ortak dil olurdu… Bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda, diplomaside, resmi yazışmalarda bu gelişmiş dil kullanılırdı. Öbür dillerin ise süreç içinde gelişimine çalışılırdı… demokrasinin gereğiydi bu.
Atatürk, Batı’da Rönesans’la Aydınlanma sürecinde Batılı ulusların dil konusunda Latince’ye karşı verdiği savaşımı çok iyi biliyordu. Bu nedenle, çağdaşlaşmak için ulusal dili başka dillerin egemenliğinden kurtarmanın yetmeyeceğini, yanı sıra yabancı sözcüklerden de arındırmak gerektiğinin bilincindeydi…
Programını bizzat kendisinin yönettiği, gelişimini izleyip yönlendirdiği Dil Devrimi, kimi çevrelerin görmek istediği gibi sadece Arap abc’sinin yerine Latin abc’sini koymak değildi… Türkçe’yi yabancı etkisinden kurtarmak, Arapça, Farsça başta, yabancı dillerden girmiş sözcüklerden arındırmaktı, bir bakıma…
Atatürk, Latince’nin Batılı ulusal diller de yol açtığı olumsuzluklar neyse Arapça’nın da Türkçe için benzer işleve sahip olduğunu ta başından görmüştü… Bu nedenle, Arap abc’si yerine Latince abc’nin kabul edilmesinden hemen sonra en büyük savaşımı Türkçe’yi İslamileştirilmiş din dili Arapça sözcüklerden arındırmak için verdi… Böylece, dilin sadeleştirilmesini sağlarken Türkçe’yle birlikte toplumu da dinsel etkilerden kurtarmayı ereksiyordu, sanırız… Çünkü, Dil Devrimi’nin en büyük özelliği insanların kul, toplumun ümmet olmaktan kurtarılarak uluslaşmasını sağlamadaki rolüydü. Dil Devrimi sürecinde Türkçe, Arapça sözcüklerden arındırılırken Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesi, ibadet dilinin, ezanın Türkçeleştirilmesi söz konusu yaklaşımların ürünleriydi.
Doğrusu, Atatürk’ün dil konusunda yaptıkları Dil Devrimi’ni aşan bir içeriğe sahipti… Arapça konusundaki yaptıklarıyla Arapça’nın toplum üzerindeki ideolojik egemenliğini kırarken “bir yönetim biçimi olarak laikliğin” (sekülerizmin değil) de temellerini atıyordu.
Mustafa Kemal, daha Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında Türk Aydınlanma Devrimi’nin iskeletini oluşturacak önemli bir karar alarak, bin yıldır ilk kez Anadolu topraklarında ezici çoğunlukla yaşayan halkın dilini, Türkçe’yi devletin ana dili yapması, dil konusunda yapacaklarının habercisiydi… Böylece Türkçe’yi eğitim, bilim, kültür, edebiyat dili haline getirerek Dil Devrimi’yle tasarladığı çemberi tamamladı.
Atatürk’ün Dil Devrimi’nin Türkçesi, ayrıca Batı’ya yön veren devrimlerden, özellikle Fransız Devrimi’nden etkilenen Tanzimat edebiyatına, sonrasında onu kısa sürede aşan çağdaş Türk edebiyatına büyük sıçramalar yapma olanağı verdi. Dil Devrimi’nin edebiyat-sanat alanında büyük olanaklar kazandırdığı Türkçe ile bu toplum, eğitim, bilim, kültür alanında Osmanlı’nın yüzlerce yılda yapamadığını 15-20 yıl gibi kısa bir sürede başardı; yetkin bir eğitim dili, bilim dili, kültür dili, sanat-edebiyat dili sahibi oldu.
1923 öncesindeki çağdışı kalmışlığa karşın, 1923 sonrasındaki tansıksal sıçramanın nedeni çok basitti: Osmanlı’nın kısa sürede bir imparatorluk olmasını sağlayan kültürün temelini skolastik dünya görüşü oluştururken Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline Rönesans’ın İngiliz, Amerikan, Fransız devrimlerinin, bütünüyle Batı’nın Aydınlanma Devrimi’nin harcı konulmuştu…
Ne var ki, Atatürk’ün zamansız ölümü üzerine, yalnızca Dil Devrimi değil, bütünüyle Türk Aydınlanma Devrimi önce bir duraklama dönemine girdi, girdirildi daha doğrusu… Sonraki süreçte ise halka sezdirilmemeye özen gösterilen usta manevralarla yavaşça Aydınlanma Devrimi’nin yönü değiştirildi…
Ne yazık ki, bu süreçte Atatürk’ün silah arkadaşlarının, en yakınındakilerin bile onu hiçbir biçimde anlamadıkları görüldü… Çoğu pasif, edilgen, teslimiyetçi, devrim algısını içselleştirecek bilinçten, birikimden, siyasal öngörüden, özdeşleyimden (empati) yoksun, devrimden sonra bile mandacılığa olan inancını koruyan bu kişiliklerin yanlış tutumları sonucu “46 (1946) Ruhu” ismiyle anılan bir siyasi kadro iktidarı ele geçirdi. İşte bu kadro, 46 Ruhu, iktidarı sonsuza dek elinde tutacağını sanarak pragmatik / makyavelist bir tutumla karşıdevrimin sancaktarlığına soyundu. Atatürk’ün önderliğinde kısa sürede elde edilmiş tüm haklar halkın elinden alındı… Halkevleri, Köy Enstitüleri kapatıldı… Dil Devrimi ötelendi, gündem dışına çıkartıldı… El altından, usul usul alay konusu edildi… Toplumda “Bilmesinlercilik” politikası egemen kılındı. Halkı bilgisizleştirme, cahilleştirme programları uygulamaya konuldu, birer birer. Çünkü, bilmeyen insan kolayca kullaştırılırdı… Bu düşünceyle dine ağırlık verildi… Ezan tekrar Arapçalaştırıldı, imam-hatip okulları açıldı… Din bütünüyle siyasete alet edildi… Kitabın silahla eşdeğerde suç aygıtı kabul edildiği 12 Eylül’de ise Anadolu’nun güneşi iyice karartıldı…
Böylece gelindi bugünlere…
Şimdi, dikensiz gül bahçesindeymişçesine dolaşan siyasal iktidar sahipleri, dayatılan Batı merkezli politikalarla biçilen, biçimlendirilen “Ilımlı İslam” projesini güzelim Türkiye’ye giydirmeye çalışıyor… Bu nedenle ulus devletin bütün kazanımlarını ulusun elinden aldı. Yeni, yadırgı bir yönetsel devlet sisteminin altyapısını kurdu… Mescitten, camiden geçilmeyen, Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerinde bile görülmeyen İslamik imgelerle ülkenin fotoğrafını baştan sona değiştirdi. Bu ara dile, Türkçe’ye, Türkçe eğitime, edebiyata, sanata da el attı.
“Dindar nesiller yetiştirme” gerekçesiyle ilköğretimde halkın pek anlamadığı, “4+4+4” diye tanıtılan uygulamayla öğretim birliğini bozdu.
Dil Devrimi’nin kazanımlarını hiçe sayarak Arapça’ya tekrar itibar kazandırma girişimlerini etkinleştirdi…
İlkokul 4. sınıftan sonra okutulan din kültürü/ahlak bilgisi gibi derslerin yanı sıra 1. sınıftan itibaren dinsel içerikli ahlak eğitimi, değer-karakter eğitimi gibi uygulamalı dersler eklemenin hazırlığına başladı. İmam-hatip mezunlarına bu okullarda eğitmenlik olanağı sağladı. Böylece, ilköğretim okullarını imam-hatip okullarına dönüştürerek yurdun her karış toprağında bir imam-hatip okulu açma politikasının önünü açtı.
Önceki yıllarda sessizce, derinden eylemlerle hedefe ulaşmaya çalışırlarken artık açıktan açığa Türkçe’ye, Dil Devrimi’nin kazanımlarına, laik rejime darbe üstüne darbe indirilmeye başlandı.
Bu yazının kaleme alındığı günlerde okullarda hafta tatilinin Cuma günleri olması konusunda çalışmalara başlandığı öğrenildi. Bu girişim anne-babalar cumartesi, pazar günleri çocuklarını okula gönderip kendileri tatil yapamayacağına göre hafta tatillerini, şeriata, İslam ülkelerindekine uygun biçime dönüştürmenin habercisi gibi göründü… Saat ayarının bile Batı sisteminden çıkartılarak İslam ülkelerininkine uydurulmak istenmesi, söz konusu yapılanmanın bir başka göstergesi…
Gelinen noktada, Türkçe’nin, Türkiye’nin aleyhinde, temelleri Özal döneminde atılan kimi yanlış politik yatırımlar/uygulamalar günümüzde meyvesini vermeye başladı. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan, halk sindire sindire eğitilerek hazırlanmadan toplum yaşamına girdirilen medya çeşitlenmesinin yaşanılan büyük yozlaşmanın temel etmenlerinden biri olduğu anlaşıldı… Altyapısı kurulmadan başlatılan yayıncılıktaki bu denetimsiz, zamansız yapılandırma nedeniyle dili, anlatımı düzgün, diline özenli habercilik, tutarlı yayıncılık adeta ışık hızında yok oldu… Dil bilincinden, sevgisinden yoksun kimi lafazanların, “lügat paralayıp malumatfuruşluk” taslayanların, “ekran kuşları”nın ukalalıklarından geçilmez oldu TV’lerde… Artık, onların ağız dalaşları tartışma programı gibi sunuluyor… Eski, çarpık yapıya özlem, o lafazanlar, malumatfuruşluk yapanlar tarafından dile getiriliyor… Gazetelerin, kimi edebiyat dergilerinin yayıncılığı da bunlardan geri kalmıyor…
2. Cumhuriyet’in kuruluşunun ilan edilmek üzere olduğu şu günlerde, Dil Devrimi’ne karşılık, “Lügat İnkılâbı” diye tanımlanması gereken saçma (absürd) bir kampanya toplumu, Türkçe’yi adeta boğmaya başladı… Günümüzde, televizyonlarda, edebiyat eserlerinde, gazete yazılarında Arapça, Farsça sözcüklerden geçilmez oldu; bir Osmanlıca kampanyası toplumu viral hızda etkiledi. Bu etkiyle olmalı, yazına gönül vermiş gencecik insanlar övünülesi bir iş yapıyormuş gibi Arapça, Farsça sözcükleri kullanmaktan büyük bir tad alıyor görüntüsü veriyor…
Kimsenin kuşkusu olmasın, bütün bu olan bitenin adı “karşıdevrim”dir; yapılanlar ise siyasal iktidarın toplumu, düşünceyi denetlemek amacıyla dili denetim altına alma, Türkiye’yi laik, demokratik hukuk devleti kimliğinden uzaklaştırıp şeriatla ezilerek yönetilen bir İslam devletine döndürme politikasının ürünüdür; karşıdevrimin ürünü…
Yaşamak zorunda bırakıldığımız neoliberal global saldırıyı gerçekleştirenler hemen her eyleme “ulus devletin zamanı geçti” söylemiyle ulusal değerler üzerinden başlarken Türkçe’nin, Dil Devrimi’nin yanı sıra Türk ulusunun imgesel, ulusal değerlerine de saldırdılar… Açtıkları, açtırdıkları davalara Türk ulusunun dayandırılmak istendiği imgesel söylencenin adını vermekten çekinmediler: “Ergenekon”… Oysa dünyada hemen her ulusun bir söylencesi (efsanesi, mitsel öyküsü) vardı, bunu göz ardı ettiler; gözleri öylesine kararmış ki…
Dil Devrimi’ne saldırırken de aynı açıdan yaklaşarak Güneş-Dil Teorisi’ne saldırıp damgayı vurdular: “Bilimsellikten uzak…”
Ne tuhaf, bu yargıda bulunanların gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda bütün yayın organlarında Türkçe karşıtı, Dil Devrimi karşıtı kampanyayı yürütenlerin büyük çoğunluğunun bilimsel kimliğinden söz edilemezdi… Tek sözcükle şarlatandı bunlar, malumatfuruşluk yapan değildi, lafazan hiç değil…
Bu noktada, Güneş-Dil Teorisi konusunda pek bilinmeyen bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor…
Bir kez, bu Güneş-Dil Teorisi sanıldığı/savlandığı gibi Atatürk’ün yakınındakiler, kimi Türk dilciler, Türk bilim adamları tarafından geliştirilmedi… “Teori”, bütünüyle yabancı dilcilerin ürünü. Avusturyalı Filolog Dr. Herman F. Kvergiç, Dil Devrimi sürecinin yaşandığı 1935 yılında Mustafa Kemal’e gönderdiği 40 sayfalık Fransızca bir kitapçıkla yeni bir teori “Güneş –Dil Teorisi”ni ortaya atınca büyük coşkuya yol açtı. Çünkü, bu yeni teoriye göre Türkçe’nin öteki dillerle akraba olup olmadığı şöyle dursun, Türk dilinin ‘taş ve maden devrinde, kültür sözcüklerini göç yoluyla yeryüzündeki bütün dillere yayan eski, büyük kültür dili”. (Günümüzdeki İngilizce’den daha etkin, Babil Kulesi örneğine yakın) olduğu savlanmaktaydı. 24-31 Ağustos 1936 yılları arasında toplanan, 13 yabancı dil bilgininin de katıldığı 3. Türk Dil Kurultayı’ndaki tartışmaların konusu doğallıkla Güneş-Dil Teorisi oldu.(***) (***) Demirtaş Ceyhun, Ah, Şu Biz Karabıyıklı Türkler s.151
Sonraki yıllarda, yakın zamanlardaki arkeolojik, antropolojik bulgular, Güneş-Dil Teorisi’ni olmasa da, Türkçe’nin Anadolu’da, Mezopotamya’da, Sümerler’de, Amerika’da kimi Kızılderililerin, Maya uygarlığında konuşulan dillerdeki ortak sözcüklerin varlığı şaşırtıcı biçimde gündeme getirildi…
Buna karşın, bugünkü iktidarla öncüllerinin Güneş-Dil Teorisi üzerinden yaptığı saldırılar yine de şu ya da bu düzeyde etkili olmuş olabilir, ama Türkçe’ye öldürücü darbeyi 12 Eylül yönetiminin vurduğu unutulmamalı! Faşist Cunta, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nu kapatarak bütün malvarlığına el koydu.
Gerek bugünkü iktidarın işbaşına gelmesinden, yani bu yüzyılın başından itibaren yoğunlaştırılan, gerekse 60 yıl öncesinden bu yana Türkçe’nin karşı karşıya kaldığı saldırılar, Arapça’yla Farsça’dan girmiş sözcüklerin büyük bölümünün Dil Devrimi sürecinde dilimizden atılması üzerinden yapıldı… Bu konudaki yıkıcı propagandalar kapsamında Türkçe’ye yeni sözcük kazandırma savıyla pek çok ‘uydurma’ (gökkonuksal avrat-tütünsel somurgaç gibi) sözcüğün zorla sokulduğu öne sürüldü… Dil Devrimi karşıtlarına göre, saçma bir kutsallık yüklenmiş Arapça, Farsça sözcükler, Türkçe’ye anlatım olanakları açısından büyük varsıllık sağlıyordu; bu sözcüklerin dilden çıkartılması nedeniyle Türkçe, gelişimi önlenerek kısırlaştırılmıştı. Onlara göre dilde özleşme “ ‘Arı, saf dil ancak kabile toplumlarında olur’du; bu nedenle yeni kuşaklar Baki, Fuzuli, Nedim, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin” gibi şairleri, yazarları anlamıyorlardı…
Oysa adı geçen şairlerle yazarların yapıtları Türkçe’nin yeni olanaklarıyla yetişen dil uzmanları, edebiyatçılar, bilim adamları tarafından daha anlaşılır, ulaşılır, elde edilir duruma getirilmiştir. Bugün, Osmanlıca yazılmış arşivler bile çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin olanaklarıyla yetişmiş uzmanlar tarafından kültür kalıtı olarak halkımıza, insanlığa kazandırılmış durumdadır.
Karşı devrimcilerin bilmediği, görmek istemediği bir şey varsa o da Dil Devrimi’nin halkımız tarafından benimsendiği gerçeğidir. Dilimizin her türlü saldırıya, kirletme girişimine karşı çok büyük bir direniş, bir gelişim içinde olmasının başka açıklaması olamaz!
Bilindiği gibi diller de canlı bir organizma gibidir, sürekli evrim geçirir…Türkçe, bu açıdan eşsiz niteliklere sahiptir. Söz konusu gelişim sürecinde sözvarlığı açısından özelliklerini, kurallarını kendi koşullarına uygun biçimde oluşturur. Bu süreçte, halk da dilinin kimi kurallarını korur, kimini değiştirir, kimini bütünüyle kullanım dışı bırakır. Dil Devrimi’yle Türkçe’ye bir müdahale yapılmışsa ki yapılmıştır, yapılan devrimdir çünkü… Ancak, söz konusu müdahaleyi yapan dilbilimciler Türkçe’nin yapısını, koşullarını, dilsel gelişim sürecini göz ardı ederek yapmamıştır, ne yapmışsa… Tam tersine, yüzlerce yıldır uzman olmayanlarca yapılan, türlü kültürel, iletişimsel soruna yol açan müdahalelerin dilsel, yapısal zararlı etkilerini ortadan kaldırarak Türkçe’yi kendi yatağına akıtmak için yapmışlardır.
Unutulmamalı ki Türkçe, binlerce yıllık birikimiyle insanlık tarihi içinde bir akarsudur… Bir biçimde yatağına giren çerçöpü, kirli maddeleri alır, götürür bir yerlere atar… Selçuklu’yla Osmanlı’nın bin yıllık çabasını bile Türkçe’nin bu yapısı boşa çıkarmıştır… Yaklaşık 400 bin dolayındaki sözcük dağarcığıyla, varsıl anlatım olanaklarıyla yeni sözcük üretme özelliğiyle günümüzdeki cılız saldırılarla da baş edecek güçtedir.
Buna karşın, günümüzde Türkçe’de bir kirlenmeden çok, ciddi bir kirletme çabasından söz edilebilir… Ancak, dilde kirlenmenin daha çok, siyasal erkin buyruğundaki kimi satılmış entelektüelin (aydının değil; aydın dilini satmaz!) beyninde olduğu unutulmamalıdır!
Kuşkusuz, kimi esnafın satış kaygısıyla işyerine İngilizce, Fransızca “kebapcenter”, “baklavaland”,“restaurant”, “hotel”, “cafe”, “market”, “export” türünden isimler vermesi, pek hoş görüntü sergilemiyor… Ancak, bir özenti kültürünün ürünü bunlar, özenli eğitim çalışmalarıyla önü alınabilecek geçici (moda) girişimler.
Bir başka tehlike var, çok önemli! Kimi çocuklar gençler, şimdilerde bilgisunar (internet) görüşmelerinde (“chat”leşmelerde) şu türden sorulara yanıt arıyorlar:
“Adem’le Ad kavminin insanları 60 metre boyunda mıydı?”, “Peygamber attı elini Ay’ı ortadan nasıl ikiye böldü?”, “Peygamberin ana rahmine düştüğü gece kaç rekat kılınır?”
Kimi gençler ise işi gırgıra alıp iki dille şöyle şaka iletileri gönderiyor birbirine:
“Just at beginning-BİSMİLLAH
Before beginning something-İNŞALLAH
When surprised-ALLAH ALLAH
Give up-İLLALLAH
When gave up-EYVALLAH Succeeded-MAŞALLAH” (****) (****) Yeri gelmişken birkaç anekdot aktaralım: Bizim kuşağın gençleri dilde yalınlaşmanın gönüllü savaşımcısı olarak görürdü kendini. Dil Devrimi’nin ereklerinden birini öznel yaşamında da yerine getirmeye çabalar, eski sözcükleri anlamca örtüşen öz Türkçe sözcüklerle değiştirmeye çalışırdı. Örneğin, bu satırların yazarı bir kamu kurumunda yönetici olarak işe başladığında daireye yanlışlıkla gelen dilekçeye şefin “Aidiyet-i cihetiyle” yazdığını görünce çok şaşırmıştı. Ne demekti bu? İyi kötü eğitimli biri olarak bu Arapça/Osmanlıca tamlamayı kendisi anlamayınca halktan insanlar nasıl anlardı. Hemen çözüm arayışına girerek, söz konusu kavramın yerine “İlgisi dolayısıyla” ya da duruma göre “İlgisi nedeniyle” yazmaya başlamıştı. Sonraki yıllarda yalnızca İstanbul’da basılarak yurdun her yerine gönderilen gazeteler için kullanılan “Ulusal Basın” kavramını da “Yaygın Basın”olarak kullanma konusunda girişimlerde bulundu. Son yıllarda sıkıntı yaratan bir sözcük çıktı karşısına; “Moderatör”. Dile duyarlı çevrelerde bu yabancı sözcüğün yerine “Kolaylaştırıcı” türünden kavramlarla arayışlar yapılıyordu. Bunun yerine de “Yönetken” sözcüğünü önerdi.
Kuşkusuz, bunlar şaka, ama her şakanın altında bir gerçek olur, diye bir sözümüz var… Bu tür uydurmaların olumsuz etkisiyle bocalayan, bunalıma sürüklenen, birkaç yüz sözcükle konuşan gençlerimizden, çocuklarımızdan bazıları bilgisunar yazışmalarında olduğu gibi günlük konuşmalarında da artık, kısaca “by”, “hay” diyor, “tsk” ediyor…
Asıl üzerinde durulması gereken bu gençlere “evrim”le “yaratılışçılık” arasındaki farkı anlatmak, dilleriyle dalga geçmemelerini, dillerini küçümsememelerini, hafife almamalarını, dillerinden utanmamalarını, Türkçe’nin güzelliğini, müziğini öğretebilmek, okuma alışkanlığı edindirmektir. Bunun için de yalnızca öğrenim, öğretim değil, o körpe beyinleri aydınlatabilmek için kapsamlı bir eğitim gerekir! Bu, öncelikle zaman ister; devletin programlı desteğinin yanı sıra, bilinçli bir ilgi, uzun erimli çaba ister… Bunun yolu ise siyasal iktidarı aydınlık kişiliklerin ele almasından geçer…
…………………………………….
(*) Çetin Yiğenoğlu, Çağdaş Türk Dili Dergisi s. 294.

Bir yanıt yazın