Çetin Yiğenoğlu
Şimdi, isimleri sıralanıp kim oldukları sorulsa sanırım pek az kişi olumlu yanıt verir:
Kasım Kahkah, Kerim Kihkih, Sıtkı Sırılsıklam, Şakir Şıkırşıkır, Hakkı Haklar, Nuri Hayat, Bedri Birdirbir.
Siyasi mizah dergisi Marko Paşa’yı da uzmanların, bazı gazetecilerle edebiyatçıların dışında bilen zor çıkar. Belki, umarsız sorunuyla başa çıkmakta zorlanan biri görülünce “Git derdini Marko Paşa’ya anlat!” sözü dökülebilir dudaklardan. Ne ki, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Yedi-Sekiz Paşa, Öküz Mehmet Paşa isimleri arasındaki bağ kolay anlamlandırılamaz.
Edebiyat tarihimizde İngiltere Prensesi Elizabeth’e, Mısır Kralı Faruk’a, İran Şahı Rıza Pehlevi’ye Türkiye’de yayınlanan dergilerdeki yazılarında hakaret ettiği gerekçesiyle hapis cezası verilen yazarımızın kim olduğu da pek bilinmez. Prenses’e, Şah’a, Kral’a hakaret suçundan başka ne tür absürt polis-savcı savlarıyla cezalandırıldığı, başarılı subayken ordudan atıldığı, halka gözdağı vermek için yapılan siyasi tutuklama “gösterileri”nde önce onun cezaevine tıkıldığı da… Yargılanmasına neden olan ipe sapa gelmez savların her birinin kara mizah öyküsü niteliğinde olduğunu çok az kişi bilir, anlar.
İmam’ın, İmam Abdülaziz Beyin oğlu Mehmet Nusret’ten söz ediyorum; Hafız Mehmet Nusret; 8 yaşında “hafız” olan, bu yetisiyle “dahi çocuk” sayılan… Hafızlık eğitimi sırasında dinsel safsatanın, karanlık-boş inancın içyüzünü görüp anlayan, böylece çelişkiyi sentezleyerek “Kral çıplak,” diyen Mehmet Nusret’ten…
Anlaşıldığı kadarıyla soyut kavramları anlamaya başlar başlamaz hayatı sorgulamaya başlamış. Kuleli Askeri Lisesini bitirdiği yıl soyadı yasası çıkınca seçtiği soyadı bunun göstergesi olmalı! Onun gösterdiği açıdan bakıldığında “Nesin” soyadını seçmesinin öz sorgulama olduğu hemen anlaşılır.
Başkalarına sen “kimsin”, “nesin” diye sormadan önce o soruyu kendine sormuştu büyük olasılıkla.
Yaşamı boyunca da halkına, insanlara ne olduğunu anlatmaya, doğruyu, güzeli göstermeye çalışması bu bakışının/yaklaşımının kanıtı olmalı. Anlaşılan, “Çocukları”nın, (*) –gömütlüğünün üzerinde oynamasını istediği çocukların– ne tür öğretim, eğitimle yetiştirilmesini istediği konusu üzerinde de çok düşünüp çalışmış…
Sonsuz ışıklı dünyasına gitmeden önce “Vasiyet” yazdı onlar için. Vasiyetinde yetkin edebiyatçıya yakışan dolaylı dille kendinin “nasıl insan olduğunu” anlattı çok güzel…
Kurduğu Vakıf da, onun “Vasiyet”ine uyarak, “…..Onlara yaşamın savaşım olduğunu, bu savaşımın kişinin kendi içindeki olumsuz duygulara karşı da verildiğini, ondan itici güç olarak yararlanmaları gerektiğini gösterdi. Eğitim-öğretim sürecinde korkudan uzak yaşamanın, kendilerini sevmenin, kendilerine değer vermenin büyük güç olduğu konusunda bilinçlenmelerine yardımcı oldu. Varsıl imgelemlerin, büyük düşlemlerin sahibi olabilmeyi özendirdi. Özgün düşün sahibi, yapıcı, kurucu, yaratıcı bireyler olmanın yolunu açtı. Gençlere dünyaya, insanlara, olaylara eleştirel gözle bakmayı” öğretti…
Bunları yazarak vasiyetinde kendini tanımlamıştı gerçekte…
Onu babam sayesinde tanıdım çocuk yaşlarımda. Babamın getirdiği Akbaba Dergisinde okudum ismini.
Babam, onun yazılarını –biraz da okuma yetim gelişsin diye– bana okutur, dinlerdi. Ben okurken o gevrek gevrek gülerdi. Sonra, yazarın yazısında gündeme getirdiği kara mizah öyküsündeki çelişkiyi açımlar, birlikte gülerdik.
Hayatım boyunca onun peşini hiç bırakmadım. Yetiştiğimiz dönemde bizi derinden etkileyen Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz gibi yazarlarla birlikte onu da okuduk. Halkımızı, ülkemizi, dünyamızı anlamaya çalıştık. Ondan gülerek öğrendik acı gerçeklerimizi. Elimizden düşmedi dergi yazıları, kitapları. (Şu anda kitaplığımda bütün “külliyatı” var Büyük Usta’nın)
Sonra iki kez daha kesişti yolum onunla. Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı yaptığım dönemde Basın Özgürlüğü Anıtı’nın açılışında (24 Temmuz 1991) çağrımızı karşılıksız bırakmayarak Adana’ya geldi. Anıtı, Basın Konseyi Başkanı Gazeteci Oktay Ekşi ile birlikte açtılar.
İlk o törende sinyal verdi koca yüreği. Tören bitince beni yanına çağırıp kimseye sezdirmememi isteyerek biraz dinlenmesi için otele götürmemi söyledi. İki saat sonra panel vardı. Dakika geçirmeden kürsüdeki yerini alarak başladı konuşmaya. Siyasal iktidarı eleştiriyordu ağır dille. Dönemin Devlet Bakanı en ön sırada oturuyordu. Az sonra dayanamayıp el kaldırarak dedi ki;
“Aziz Bey, hep eleştiriyorsunuz. Hükümetin yaptığı hiç mi iyi, güzel şey yok?”
“Olabilir,” dedi Usta, “bana ne. ‘İcraatın içinden’ programlarıyla yapıp ettiklerinizi sabahtan akşama anlatıyorsunuz zaten. İzin verin, biz de burada kendi düşüncelerimizi paylaşalım.”
Bakan yerine oturup kuzu kuzu dinledi bunun üzerine.
Onunla yolumuz iki yıl sonra Madımak Yangınında kesişti. Duyar duymaz bir taksiye atladığım gibi gittim Sivas’a. Geceyarısı vardığımda o Ankara’ya ulaşmış olmalıydı. Takvim 2 Temmuz 1993’ü gösteriyordu. 6 ay önce Uğur Mumcu havaya uçurularak katledilmişti. O, kılpayı kurtuldu Madımak cehenneminden.
Sonra sövgüler dizdiler, saldırdılar. Yılmadı, geri adım atmadı. Ne ki, koca yüreği iki yıl dayandı ancak; tam iki yıl; daha fazla taşıyamadı o yiğit, gözüpek aydınlanma savaşımcısını.
Sanatsal gereklilik olmadıkça “ölüm”den pek söz etmezdi ama birinde şunları yazdı:
“Bir ülkede hayatın ne kadar güzel olduğunu anlamak için insanların nasıl yaşadığına ve nasıl öldüğüne bakın!”
Evet. Nasıl yaşadığınız önemli ama nasıl öldüğünüz daha da önemli! Çünkü, sonsuza değin ölümünüzle anımsanırsınız.
O, eserleriyle, kurduğu vakıfla yaşıyor; yaşayacak!
İnsanüstü güçle, dirençle halkının –dolayısıyla insanlığın– esenliği, ülkesinin güzelliği için çalıştı, daha doğrusu savaştı. İmam babanın oğlu olarak doğmasına karşın, baba yolundan gitmedi. Sisteme ayak uydurup rahatı seçmedi.
Sırtını karanlığa, yüzünü aydınlığa döndü. Halkının din, kutsal kitap kurslarında körleştirilmesine, karanlığa itilmesine razı olmadı. Olamazdı da… Onlardan kurtarabildiklerini kurtarmayı düşündü. Yaşamı boyunca laisizmi savundu, tarikatlara, cemaatlara, skolastik yapıya karşı durdu. Sistemi düzeltmeye çalıştı. Bununla yetinmedi; daha çoğunu yapmalıydı; yaptı. Zor olanı seçti. Aziz Nesin Vakfını kurdu. Bütün kalıtını da Vakfa bıraktı. 4 çocuk babasıydı; Vakfı kurunca 34 oldu çocuklarının sayısı. Dünyanın en güzel babası olarak ışığa yürüdüğünde çocuklarının sayısı daha da arttı.
Vakıf zamanla çok büyüdü. Güçsüz, korunmaya muhtaç çocukları geleceğe hazırlarken kimi çocuğun kendiyle birlikte annesine, babasına iş-aş kapısı oldu. O çocuklar ki, büyüdüklerinde Vakfı özgün-örnek kurum yaparken babalarının, Aziz Dedelerinin koyduğu çıtayı daha yükseğe çıkararak bayrağı gönderin sonsuzluğuna çektiler…
İnsan, gündemin sıcaklığından uzaklaşarak geriye dönüp baktığında zamanın nasıl da hızla geçtiğinin ayrımına varıyor. Onun sıcaklığını duyumsadığımız dönemler dün gibi görünüyor. Oysa tam 31 yıl olmuş ışığa yürüyeli. Dile kolay.
Ah! ne vardı şu zor dönemlerde yaşasaydı. Arsızlığın, yolsuzluğun, ahlaksızlığın arttığı, tuzun koktuğu, bütün toplumsal değerlerimizin epritildiği, ayaklar altına alındığı şu günlerde yaşasaydı… ah! yaşasaydı…
Öyle çok ihtiyacımız var ki şimdi ona.
Kalıtını böylesine büyüttükleri için gönül dolusu teşekkürler, Büyük Usta’nın çocuklarına…
……………….
(*) Nesin Vakfı’nı yuva bilen çocuklar

Bir yanıt yazın