Feridun Andaç
*Sevgili Çetin Yiğenoğlu, gazetecilikte otuzuncu yıla yaklaştınız. Bu alanda yazılar yazıp röportajlar yaptınız. Ama edebiyat hep ivmeniz oldu, bir arada yürüttüğünüz bir uğraşa dönüştü. Önce şunu sormak istiyorum, sizi gazetecilik okumaya yönelten neydi, o yıllarda nasıl görüyordunuz bu mesleği?
Yiğenoğlu-Lise yıllarında edebiyata yakın hissederdim kendimi. Bunda edebiyat derslerinden yüksek notlar aldıkça arkadaşlarımın ‘edebiyatçı’ yakıştırmaları ile öğretmenlerimin benzer yaklaşımları özendirici oldu. Bir ara ciddi biçimde edebiyat fakültesine gitmeyi düşündüm. Ancak, İngilizlerin “teenage” (onlu yaşlar) dedikleri ergenlik dönemimi geçirdiğim 1960’larda öznel hayatımda büyük yıkımlar yaşamak zorunda kaldım. Ortaokulun başında babamı yitirdim. Babamın ölümü üzerine gelişen olaylar sonucu ailenin dağılması ve biz üç erkek kardeşin her birinin bir yere savrulması ruhumda derin yaralar açtı. 1966’da liseyi bitirene dek bu öznel sorunlarla boğuşmam kadar bir kasaba ortamında yaşamanın da etkisiyle altmışların özgürlükçü, o oranda da gerilimli yıllarında bir kahraman gibi gördüğüm gazeteciler beni çok etkiledi. Gazeteci olmak demek, güçlü olmak demekti. Toplum için savaşmak, bir tür Robin Hood olmaktı. Zaten, o zamanlar kahramanlara inanan, kahramanlar çıkartan bir toplumsal yapı egemendi. Hepimiz bir aferine bir tuluk ayran içmeye hazırdık…
O coşkulu on sekiz yaşın bakış açısıyla gazeteci olmaya, edebiyatı da yan uğraş olarak, hobi gibi sürdürmeye karar verdim. (Sanırım böylece ne kadar tutarlı bir adam olduğumu da kanıtlamış bulunuyorum (!) değil mi?)
Böylece gazetecilik yüksek okuluna yazıldım; İstanbul’la tanıştım. 1969’da da mezun oldum.
Ta lisede bile kendimi solda gördüğüm için İstanbul’da solcu öğrenci gurubunun safında yer aldım.
Övünmek gibi sayılacak şimdi, ama kendimi biraz ‘68’li sayarım.
*Edebiyatla buluşmanız nasıl oldu, nelerdi sizi bu alanda kendine çeken/yönlendirenler?
Yiğenoğlu-Yüksekokul gazetesi vardı. Şiirler yazardım orda. Bir zaman sonra o şiirlerden birinin imgeleri ve temasal açıdan neredeyse birebir benzerini bir dergide üzerinde ünlü bir şairin imzasıyla okuyunca çarpıldım. O zaman, elbette ‘aşırı etkilenme’ deyip geçecek bir bakış açısından çok uzaktım. Yüreğimin kavrulduğunu hissettim. Ama elimde yapacak hiçbir şey yoktu. Umarsız, sineye çektim. Bu olayın beni biraz kamçıladığını düşünüyorum.
Bu arada, bir öğrenci girişimi olarak Umut Yolu adında bir edebiyat dergisi çıkardık. Onun da üzerimde büyük etkisinin olduğunu sanıyorum.
Edebiyata yönelimimde çok yönlü okumalar daha çok etkili oldu gibi geliyor bana. Biliyorsunuz, okumak yazmaya özendiren en önemli etken. O yıllarda okumak bir tutkuydu bizim kuşak için. Bırakınız ülkeyi, dünyayı bile değiştirme savında olan bir kuşağın mensubu olarak klasik romanların, Orhan Kemallerin, Aziz Nesinlerin, Yaşar Kemallerin, Demirtaş Ceyhunların öyküleri ve romanlarının yanı sıra tarih, sosyoloji, ekonomi ve hukuk alanlarında çeşitli kitaplar okuyorduk. Günlük gazeteleri, dönemin ünlü köşe yazarlarını, rakipleriyle birlikte okuyor, yurt ve dünya sorunları üzerine her akşamımız bir forum havasında geçiyordu.
*Çukurova yazdıklarınızın coğrafyası oldu. Öyküde sizi kendine çeken neydi?
Yiğenoğlu-Öyküde beni çeken çelişkidir. Çukurova ise çelişkilerin her zaman bıçak sırtı yaşandığı bir dünya olmuştur. Ben, insanın serüvenine oluşumundan beri tanık olduğuna inandığım Çukurova deltasının son elli beş yılına yakından tanık oldum. Aynı anda sömürünün birçok yüzüne ve safahatın binbir rengine de tanıklık ettim. Aşkını parayla satın aldığını sanan çok aptal tanıdığım gibi, sömürü karşısında boyun eğmek zorunda kalmış birçok ‘kurusoğana muhtaç yiğit” de… Bizzat kendim varlık içinde yoksulluk çekerek büyüdüm. Anneannem bir hanım ağaydı. Babam büyük bir aşirete mensuptu. Genç yaşta öldüğünde güvence olarak gördüğümüz beş amcam, iki halam, beş de teyzem vardı. Anneannem, çocuk yoldan çıkmasın diye, amcalarım da nasılsa çiftlik çubuk sahibi büyük anaları var diye yükümlülüklerini yerine getirmekten uzak durdular. Bense içinde bulunduğum durumu anlatabilecek yetkinlikten çok uzaktım. Böylesine geniş ve güçlü bir ailenin mensubu olmamıza karşın annemiz babamızın ölümünden sonra bazı öğünler önümüze turşu suyu koyardı, ekmeği banıp da yememiz için. Sofradan kalkarken de, “Soran olursa ‘pirzola yedik’ deyin çocuklar” diye kulağımızı çekerdi.
Alın işte, size bir çelişki de kendi hayatımdan… Zamanla, gazeteciliğin de etkisiyle çelişkiler gözümden pek kaçmaz oldu. Tanıklık ve çelişkiyi görmek, Çukurova gibi derya-deniz bir dünyada öykü yazmaya soyunmuş biri için elini uzatsa bulacağı çok şey çıkarır gün ışığına.
*Tanıklık… İnsana, toplum gerçeğine içeriden bakışın getirdiği bir bakış. Bir tür “canpazarı”nın seyrini anlatırsınız öykülerinizde. Nedir sizi öykü yazmaya yönelten duygu?
Yiğenoğlu- Sorumluluk derim, sorunuza tek kelimeyle yanıt vermem gerekirse… Benim için gazeteci olarak yazmak, toplumsal bir sorumluluktur. Edebiyat da öyle. Yazarak içinde yaşadığım topluma, halkıma, gitgide insanlığa karşı görevimi yaptığımı, borcumu ödediğimi düşünürüm. Takdir edersiniz ki, edebiyatçıyla gazetecinin işlevleri farklıdır. Ama ben, her iki kimliğimle de yazarken önce sorumluluk duygusuyla hareket ederim.
Beni öykü yazmaya yönelten duyguya ve öbür etmenlere gelince; yakın zamana dek bunun o hep sözünü ettiğim gerçeği arama çabamdan kaynaklandığını düşünür söylerdim. söylüyorum da. Ancak, şimdilerde biraz boyutlandı bu konuya bakışım/yaklaşımım… bu da biraz gerçeğin ne olduğunu öğrenmemle ilgili galiba…
Gerçeği arama çabasında gazeteci olarak bir olay ya da olgunun peşine düşmüşseniz oturup kalemi elinize aldığınızda haber, röportaj, söyleşi, makale, fıkra, dizi yazı türünden pek çok türde yazı yazabilirsiniz. Bu yazıların kimi belirli bir şablonla kaleme alınabilir, kimi ise belirli düzeyde bir ustalık ve yaratıcılık ister. Ne olursa olsun ‘an’da olanı (-olduğu varsayılan-ı, -görünen-i değil, -olan-ı, o sözünü ettiğim ‘gerçek’i) anlatma savındaki bir mesleğin zamanla yarışmak gibi kısıtlı ve verili koşullarında yine de anlatılmayan çok şey kalır geride. ‘An’dan önce ne/neler olmuştu, sonra neler oldu/olacak, diye birçok soru gelir düşünen insanın aklına. Doğal olarak gazetecilik olanaklarıyla bu soruların çoğu yanıtlanamaz. İşte, bu noktada bilim ve sanat girer devreye; bir de benim öykücülüğüm…
*Yazarken çıkış noktanızda neler vardır çoğunlukla; bir gözlem, bir olay, anlatılan/yazılan bir haber midir?
Yiğenoğlu-Olaylar beni hep çağırır. Bir şey olduğunu duyduğumda bir kurt oynar içimde; adı meraktır… Beni olay yerine gitmeye zorlar. Eylemin olduğu, sıradışı şeylerin meydana geldiği yerde olmak isterim hep. Televizyonda haber saatlerinde gerilirim genelde; adrenalinim yükselir. Kendimi ekranda gördüğüm olayı olay yerinde izliyormuş gibi duygusuna kapılırım çoğunca. Bazen bununla yetinmez, oturduğum koltuktan kalktığım, fotoğraf çekmek için açı aradığım olduğu gibi, şapşal şapşal dolaşan bir foto muhabirine, her nasılsa eline bir mikrofon geçirerek objektifin karşısına geçmeyi başarmış konuşma özürlülere kızarım ve ancak eşimle çocuklar uyarınca kendime gelirim.
Yaralansam da insanın yanında, insanların arasında sürtünecek, dokunacak mesafede olmadan edemem. Eğer bir yükseltinin üzerine çıkmışsam ya da aşağılardan yukarılara bakıyorsam hep iyi ve özgün bir kare fotoğraf ve daha çok gözlem içindir.
Öykü deyince… Öyküde, romanda biz kimi, neyi anlatıyoruz ki zaten? Objemiz hep insan, vizörümüzde hep onun eylemleri yok mu? İnsanın öyküsünü ve romanını yazmak için insana, insanlara sürtünerek yaşamak gerekir diye düşünüyorum. Köşeme çekilip kalemi elime aldığımda bazen bir olaydan, bir gözlemden, bazen çağrışımlardan, bazen çağrışımların çağrışımlarından da yola çıktığım olmaz mı? Elbette olur.
Burada hemen belirteyim ki, (yaklaşık on yıldır, birkaç denemeyi saymazsak) 1995 Haldun Taner Öykü Ödülü’nde ikinci olduğumdan bu yana öykü yayımlamıyorum. Belki tuhaf gelebilir, ama bu arada yoğun olarak öykü üzerine çalışıyorum. Bunda araya giren üç romanın da etkisi var kuşkusuz. Şu anda bir sorunum yok, ama hayat bu, belli olmaz, sağlığım elverirse öykü konusundaki birikimlerimi önümüzdeki günlerde gün ışığına çıkarmayı düşünüyorum.
*İlk romanınız İnokin/Bir Aşk Bilmecesi bir aşk öyküsünü dile getirir. Günümüzdeki aşkın anlamı, parçalanmışlığın getirdiği yabancılaşma, kimliksizleşme, aidiyet vb. sorunların gelip ağdığı bir roman. Bugünün sorunlarına aşkın penceresinden bakmak da diylebiliriz. Bu romanın kuruluşunda öncelemek istediğiniz neydi?
Yiğenoğlu- Sizin de saptadığınız gibi aşktı… Şu yitirdiğimiz duygu; gelişmişlik adına yerine pornografiye dek boyutlandırılan kösnüllüğü tek başına koyduğumuz… Saflığını, gizemini yitiren aşka bir özlemdi. Günümüzün kirli ve ikiyüzlü yaşamlarına karşı bir tutum, bir tepkiydi. Çünkü, ben Karacaoğlan’ın aşk ikliminde doğup büyümüş biriyim; aşkın aşk gibi yaşandığı bir dünyadır doğup büyüdüğüm yöre. Öyle dillere destan aşklara tanık oldum ki, bir tanesini yaşamak bile bir ömre bedel. Günümüzde bunu kaç kişiye nasıl ve ne kadar anlatabilirim pek bilemiyorum, doğrusu.
İnokin’de aşktan yola çıkarak vurgulamak istediğim bir şey daha vardı, sizin de saptadığınız gibi, o da halen yaşamakta olduğumuz toplumsal kırılmaya bir göndermeydi. Olayın bütün kışkırtıcılarına, (provokatörlerine) haydi bakalım, yarattığınız sorunla ilgili olarak aşkın doğurduğu sonuçlara göre bir yanıt verin de görelim, demekti.
*Gasteci/bir bakıma aynı dönemin başka bir kıyıdaki gerçekliğini yansıtan roman. Değişim/yozlaşma/çürümenin başladığı bir sürece tanıklık. İroni yüklü bir bakış. Basının/medyanın dönüşüm, başkalaşım sürecini anlatma düşüncenizin çıkış noktası neydi?
Yiğenoğlu-Küreselleşmenin baskısıyla üstüme üstüme gelen yoz yapılanmaya karşı bir tepkiydi. Perşembenin gelişi gibi bir şeydi bu yoz yapılanma. Bilinçle, bilgili olması ve bilmesi istenmeyen, bilgisiz, birikimsiz ve her türlü kültürel altyapıdan yoksun bırakılmış bir topluma, aralarında iki yüz yıl olan toplumların üst yapı kurumları güya bir lütufmuş gibi monte ediliyordu. Bu, bal gibi yeni soygun düzenini bu zavallı topluma ikame etmek için bir maniplasyondu. Eğer bir gazeteci olarak edebiyat çalışmalarının yanı sıra yaşadığınız dönemde ‘an’ı etkileyen olay ve olguları, olayların ardındaki gerçekleri de incelemek gibi bir sorumluluğu yükümlenmişseniz torununuzun torununa ait süt parasının –bırakınız emperyalistlerin bebelerine gitmesini- çocuk cinselliği peşinde koşan bazısı sapık emperyalistlerin cebine gireceğini bile bile sessiz kalamazsınız…
Gasteci’de ironik bir yaklaşımla ey benim sevgili meslektaşım, ey benim sevgili gazete okurum, gazetenize ve gazeteciliğe sahip çıkın, demek istemem bundandı. Çünkü, Türkiye’yi bu kez önce basını fethederek elegeçirmek istediklerini açık-seçik görüyordum.
Sözcüğü eğip, büküp bozarak verdiğim Gasteci adındaki ironi de, kamu felsefesi bilinciyle hareket etmekle yükümlü olan, olması gereken ‘gazeteci’nin yok edilmekte olduğunu, yerine kendisine ve patronuna ait çıkarların peşine düşmüş yoz ‘gasteci’nin ya da yeni türetilen kavramla söylersek ‘haberci’nin geçirilmek istendiğini anlatmak istememdi.
Roman kahramanının adını bile bunu vurgulamak için seçmiştim: ‘Gasyan’. Arapça kökenli bir sözcük, biliyorsunuz, ‘mide bulantısı’ anlamında. Ne hikmetse kimse merak edip de sormadı bile.
Hatırlayacaksınız, romanın arka kapağında okur için yazılan sunuşta Özdemir Asaf’ın dizelerine atıfta bulunularak şöyle denilmişti:
“Yiğenoğlu, ‘kirlilikte birinciliği beyazın aldığı’ ünlü dizelerden etkilenmiştir. ‘Bütün mesleklerin aynı hızla kirlendiği’ söz konusu dönemde, meslekler arasında beyaza benzettiği mesleğine, gazeteciliğe çevirmiştir objektifini.”
Ne yazık ki öngöremediğim bir noktaya geldi basın…
*İronik bir bakışınız var. Ele aldığınız konuyu farklı yönleriyle gösterirken, eleştirel olmanın uyarıcı/yönlendirici, okurda yeni bakış oluşturucu yanını önceliyorsunuz. Roman yazmanın anlamı sizce nerede; tanıklık, toplumsal gerçeklere ayna tutmak, yazınsal bir dil kurarak anlamın peşinden gitmek?
Yiğenoğlu-Doğrudur, ironik bakmak, eleştirel yaklaşmak, bu arada uyarmak ve okura yeni bir bakış açısı sunmak önceliklerim arasında. Sanatın sadece sanat için olmaması, çok yönlü işlevlerinin olması gerektiğine inananlardanım.
Sorunuzda altını çizdiğiniz noktaların hepsi benim için roman yazmanın anlamını oluşturur. Dahası var… Elimdeki verili kaynaklarla hayatı yeniden, düşlediğim gibi kurgulamak da isterim. Bu, elbette modernist/jakobenist bir yaklaşım değil. Hayatı yeniden düşlerken doğan üst kurmacadaki anlamın da izini sürmek benim için roman yazmanın bir başka anlamını oluşturur.
*Yeni romanınız Haydar’ı Öldürmek, bütünüyle bunları içeren bir roman ne dersiniz?
Yiğenoğlu-Doğru. Ama, biraz farklı şeyler de yapmaya çalıştım. Örneğin, birçok kişi tarafından modern ve postmodern anlatı tekniklerinin pek bilinmediği ve bazen birbirine karıştırıldığı ve yazanlar tarafından da moda dürtüsüyle yerli yersiz kullanıldığı için toplumumuzda yaygın bir önyargı oluştu. İnsanlar postmodern roman okuyamıyorum, diyerek kestirip atıyor. Sanat-edebiyat dünyasında iddialı geçinen bazıları ise postmodern sanat argümanlarını postemperyalizmle karıştırıyor. Eğer, rasyonel bir sentez yapmamız gerekiyorsa üstyapı kurumu olarak sanatı ve işlevini çok dikkatli yorumlamamız gerekiyor. Bu arada, günümüzde bu sanatsal gelişmelerin bazı çevreler ve kalemşörleri tarafından istismar edildiğini de eklemeden geçmemeliyiz.
Bu konuda ben şöyle düşünüyorum: Biz eğer Batı’da yaratılan bir sanat olarak romanı Batı’dan almış ve şimdiye dek de çeşitli anlatı tekniklerini kopya etmişsek, örneğin klasik, doğalcılık, yapısalcılık, akla gelen gelmeyen ne kadar teknik varsa kullandığımız gibi sanatsal gerekliliğin dayattığı durumlarda kullanmak koşuluyla postmodern tekniklerden de yararlanabiliriz. Benim yarattığım bir tekniği de doğal olarak dünyada herkes kullanabilir. Çünkü, yayınlandıktan sonra bu bana ait olmaktan çıkar. Sanatın ve kültürel evrim çabalarının bir amacı da bu değil mi zaten; paylaşmak, paylaşarak gelişmek, daha aydınlık yarınlara gitmek…
Ben, biraz da bu yaklaşımla yukarda sözünü ettiğim tekniklerden birçoğunu Gasteci’de de kullandım, Haydar’ı Öldürmek’te de. Haydar’ı Öldürmek’te klasik anlatı teknikleri halk hikâyeleri, destan ve meddah gibi olanaklardan yararlanırken bilinç akışı tekniğinden de, kolajdan da, üst kurmacadan da bilinçle yararlandım.
Ne kadar başarılı oldum, bilemem…
*Romana sığan dünya ile yazarın kurduğu/yaşadığı dünya arasındaki bağ kaçınılmaz. Yaşadığınız coğrafyanın gerçekliğine yüzümüzü döndüğümüzde, bu romanın renklerini buluruz. Romancı İbrahim Sarıibrahimoğlu’nun (yayımlanmayan) romanındaki bir izlekten yola çıkarak bize yeni bir roman/okuma yolu sunuyorsunuz. Önce şunu sormak istiyorum, böyle bir çıkışı öncelerken neydi düşünceniz?
Yiğenoğlu-Toroslar’ı, Toroslar’ın el değmemiş güzelliklerini yazmak istedim. Dünya hızla hem küçülüyor, hem de kirleniyor çünkü. Çok ciddi bir zaman-mekan daralması söz konusu. Toroslar’ın da her noktası iğfal edilme tehdidi altında.
Bu nedenlerle bu romanı yazmaya soyunduğumda iki düşüncemden birisi Toroslar’ı yazmaktı. Nitekim romanın yayınlandığı ilk günlerde bazı yayın kuruluşlarının editörleri beni Toroslar’ı yazan ilk kişi olarak gördüklerini bile söylediler. Oysa önümde bir ulu Karacaoğlan, bir haydar Dadaloğlu, yazın alanında her biri birer dev olan bir Yaşar Kemal, bir Osman Şahin ve elbette bir İbrahim Sarıibrahimoğlu vardı. (Yaşar Kemal’in çocukluk arkadaşı) Bu bağlamda aklıma gelmeyenler de olabilir, bilmediklerim de/ bağışlana.
Yaşar Kemal Çukurova’yı yazarken İbrahim abi Toroslar’ı yazmaya soyunmuştu. Bizzat Yaşar Abi’den duydum, İbrahim Abi için ‘Türkiye’de Türkçe’yi en iyi kullananlardan biri’ demişti. Ocaktaşı, Bok ve Atmaca adlı romanları yayınlandı, ama nedense pek yankı bulmadı.
İbrahim abi, yayınlanmayan romanı “Günaydın Dedi Ölüm”ü ölümünden bir hafta önce verdi bana. Romanı verdiğinde oldukça sağlıklıydı. Ölümünde bu nedenle çok sarsıldım ve uzun süre okuyamadım romanını. Okuduğumda bir kez daha sarsıldım.
Haydar’ı Öldürmek’i yazmakla çıkış noktalarımdan birisi olan İbrahim Abinin romanını da gündeme getirmek istedim. Onu da bir Ustam olarak anıyor, sağlığında bana cömertçe dostluğunu sunan bir büyüğüme görevimi yapmak istiyorum. Bu sütundan bu romanın yayını konusunda kadim dostu Yaşar Abiye çağrıda bulunuyorum.
*Gerçeğin üzerine gitmek… Romanın anlatıcısının bakışıdır bu. Bundan sonra da onun izleri kesiliriz. Asal işini bir yana bırakarak bunun üzerine gider. Gene ironi, eleştirel bakış iç içe sürer. Romanın sürükleyiciliğini sağlayan diğer öğelere gelelim isterseniz. Başka sözler, renkler gelip girer romana. Toroslar’ın başka yüzüyle karşılaşırız. Anlatımdaki çeşitliliği kurarken yöresel sözcüklere kapı aralarsınız. Yer yer destansı söyleyiş, âşık edebiyatı geleneğinin sözel/anlatım zenginliği romana ağar. Bu da bir romans havası katar anlatımınıza. Romanın kurulma öyküsünü anlatmanızı istiyorum, sizi götürdüğü anlam/anlatım zenginliğini bir de…
Yiğenoğlu-Önce, şu gerçeklik konusuna değinmek istiyorum…Mekan gibi olmasa da zaman ve mahal gibi hepimizin öznel bir gerçekliğinin olduğunu düşünüyorum.
Evet, ömrüm boyunca hep kendimce tanımladığım bir gerçeğin peşinde koşan biri olarak söylüyorum. Beni edebiyata yönlendiren de bu tutkudan başka bir şey değil zaten.
Yaşadıkça, öğrendikçe gerçek diye sunulan pek çok şeyin ki, buna ilahi gerçeklik de dahil, peşine düştüğüm gerçeklikle ilgisinin olmadığını anladım.
Bu arada, içsel dünyamda farklı bir gerçeklik evrenine ulaştım. İşte, sanatsal yaratıyla, şu hepimizin üzerinde yaşadığı dünyada görünenlerin, dahası yanılsamaların bile arketiplerini, ideal protiplerini o içsel evrenimde gördüm.
Belki de bu nedenle, biraz da bir edebiyat eseri yaratırken bakir bir toprağa, yeni, bilinmeyen bir bölgeye yerleşmeyi, el koymayı yaradılış eylemiyle eşdeğerde görerek kaosa biçim vermek amacıyla kurallar koyup o yöreyi düzenleyen tanrıların eylemini tekrarlar gibi yaradılış eylemini, düzenlediği simgesel ayinlerle taklit eden atalarımın yaptığını yapmaya çalıştım. Artık, ne kadar uzay çağını yaşadığımız söylenirse söylensin, hâlâ yabanıllıktan kurtulamayan ve kaosun egemen olduğu bu dünyada tanık olduğum olay ve olguları, görüngüleri bir sanat eserinde ete-kemiğe büründürerek kendi evrenimin için kozmoslaştırmaya çalışıyorum. Belki bir sonraki aşamada kozmogoniden logosa doğru yeni bir serüvene başlarım. Kimbilir…
Romanın kurulma öyküsüne gelince…
Romanı yazmaya karar vermemde birden çok etken söz konusu. İbrahim abinin yayınlayamadığı romanını bana verdikten bir hafta sonra ölmesi bir etken örneğin. Tarih boyunca hep Çukurova’nın ön planda anılması, oysa ovayı jeolojik, kültürel ve ekonomik açılardan besleyen bir Toroslar var. İnsanlar en azından güvenlik nedeniyle binlerce yıl Toroslar’da yaşamışlar. Ovada tehlike baş gösterdiğinde de kaçıp Toroslar’a sığınmışlar, kentler kurmuşlar. Nice kayıp kent var ki kültürel birikimi ağız uçuklatır.
Edebiyatta da Çukurova’nın gerisinde anıldı Toroslar. Bu da bir etkendi benim için. Oldum olası hep Toroslar’ı anlatmak istemem de bir etken sanırım. Bir gün İbrahim abinin o söz konusu romanını okuyan bir dostumun, romanda işlenen temaya esin kaynağı olan ormancı cinayetinin doğup büyüdüğüm ilçede, Kozan’da işlendiğini söylemesi de bir etken oldu, ne yalan söylemeli.
Bir gün, bunları anlattığım bir yazar dostum ‘Daha ne bekliyorsun bu romanı yazmak için’ dedi. Bu da bir etkendi.
İlkin, dağ gibi görünen yazınsal sorun/sorunların altından polisiye yazarak kalkabileceğimi düşündüm. Polisiyeyi küçüksediğim, kolay bulduğum düşünülmesin sakın. Çok polisiye okumamın, bundan tad almamın etkisi oldu belki bu yönelimimde. Zaten romandaki polisiye temalar da bu yaklaşımın ürünüdür biraz. Ama, roman bildiğiniz gibi başka noktalara doğru yürüdü.
‘Anlam/anlatım zenginliği’ nitelemenize teşekkür ederim. Bu konuda öncelikle söyleyebileceğim bu coğrafyanın bir parçası olmamdır. Çocukluğumun yazları hep Toroslar’da geçti. Bir Süleyman dedemiz vardı, aksakalları göbeğine dek uzamış. Gözleri görmezdi, ama bize görürmüş gibi gelirdi. Zamanla öğrendim bunun gönül gözüyle bakmak olduğunu. Hemen her gece bir toprak damın üstüne minderini atar, köşe yastığını yanına çeker, çevresine bizim oturmamız için de savanlar serdirir ve yıldızların altında masallar, halk hikâyeleri anlatırdı. Kuşların, hayvanların seslerini, ormanın uğultusunun nedenlerini, hangi poyrazın yağmur, hangisinin pus getireceğini anlatır, öğretirdi.
O zamanlar, insanın belleğinde farkına varmadan iz bırakan bu yaşanmışlıklar demek ki zenginlik gibi yansıyor zamanla.
*Bölgesel romanın zenginliğini, edebiyata taşıyıcılığını yadsıyamayız. Bu anlamda şunu sormak istiyorum; çıkış noktanızda bugünün romanıyla gelinen yerin taşıyıcı öğelerini alarak yöreselliği katmansal kılarak anlatıyorsunuz. Bir değişim, bir kırılma noktasıdır bölgesel roman için. Yerelin/yöreselin kapalı yanını açıp gösterdiklerinizi kurarken sizde etkileyici/yönlendirici olan neydi?
Yiğenoğlu-Bu romanda yapmak istediğim tam da buydu. Yerel seslerle evrensel anlamlara ulaşmak…
Ben, ‘Çin’de bir kelebek kanat çırparsa okyanusta dalgalara yol açar’ atasözüne inananlardanım. 2000’de Adana’da düzenlenen ve sizin de konuk olduğunuz Adana Sanat Günleri’nin savsözü “yerelden ulusala, ulusaldan evrensele”ydi, hatırlayacaksınız. İşte, o savsöz de bu bakış açımın ürünüydü.
*Romanın sonunda yer alan “sözlükçe” önemli bir zenginlik, birikimin taşınması. Yazarın yaşadığı yere/yöreye bakmasının getirebileceği birikim. Belki de edebiyatı/romanı taşra tanımından çıkarıp “bölge edebiyatı/romanı” gerçekliğine taşımak gerek! Ne dersiniz?
Yiğenoğlu- Yukarda da değindiğim gibi evrenselliğe inanan bir bakış açısına sahibim. Elbette, yerel ya da bölgesel unsurlar, evrensel yapının içinde kılcal damarlar, mikroorganizmalar gibidir. Bir sanat eserinin yerel ya da bölgesel motiflerle oluşturulması nedeniyle onun evrensel anlamda ele alınması gereken nesnel değerini yok sayacak kategorilendirmelere pek katılamıyorum doğrusu.
*Günümüzün yazarı “merkez güç”ün etkisinden kurtularak yazmaya yönelebildiğinde ancak dönüp yaşadığı yere/coğrafyaya bakabiliyor. Kendinizi bu anlamda nerede/nasıl görüyorsunuz?
Yiğenoğlu-Yaşadığım dünyada metropolde yaşayanların çoğunun kaynağı kendilerinde olmayan bir gücü görece geri, ilkel ve en azından daha az gelişmiş saydığı merkez dışını mekan edinmişlere Bizantinist diyebileceğim bir bakış açısıyla baktıklarını biliyorum. Bu bakış açısının maalesef, üstünde köylülük tozan birinin daha otobüsten ineli yirmi dört saat geçmeden oluşmaya başladığının da pek çok örneğine tanığım.
Bu megalomaniyi bu coğrafyada yaşayanların da hiç yargılamadan kabullenmesi besliyor, ne yazık ki… “Ah! Ben şimdi Ankara’da/İstanbul’da olsaydım” türünden pek çok yakınmalara da tanık oluyoruz günümüzde. Ben, güce peşinen boyun eğen bu tipleri Nietzche’nin sürü insanına benzetiyorum.
Hani iletişim olanakları? Bilişim çağı nerede? Birkaç tuşla dünyanın her yerine ulaşabilme olanağı, eskiden çok etkili olabilen merkezi gücün etkisini ortadan kaldırmaya gücü yetmedi mi yoksa? Acaba hâlâ her sektörün metropoldeki merkezinde oluşmuş kastların etkisinden mi söz ediyoruz burada…
Ben, beyin protezlerinin ya da beyne takılacak CD’lerin henüz icad edilmediği için metropolde yaşayan bir taşralının (taşralılığı, köylülüğü kendinden menkullerin) akılsal düzlemde evriminin yine o bildik manuel yöntemlerle gerçekleşebileceğini düşünüyorum; yeter ki bu konuda biraz çaba göstersinler.
Benim şu anda kendimi nerede hissettiğime gelince… Şu anda kimsenin sarsıp epritemeyeceği bir ruh yapısıyla dünyanın merkezine ayak bastığımı söyleyebilirim pekâlâ…
*Peki, çok öteye gitmeden yaşanılan coğrafyadan bakarak roman kurmak nasıl bir duygu?
Yiğenoğlu-Sizden başka kimsenin dokunamayacağı bir periskop ya da teleskopa sahip olmak gibi bir şey…
*Bu anlamda yazarlığınızın önünde engeller oldu mu?
Yiğenoğlu-Bildiğiniz gibi edebiyat dünyasına girişte ritüelin bir parçasıdır bu. Sürüden ayrılırsanız, geride kaldığını düşünen türdeşleriniz ya çelme atar, ya paçanızdan çekmeye çalışır, ardından yetiştiğinizi ve kendisini geçebileceğinizi düşünen ve önde olduklarına inandıkları için de yerlerini kaybedecekleri korkusuna kapılanlar da yolunuza inanılmaz tuzaklar kurarlar. Oysa bilenler çok iyi bilir ki, hiç kimsenin bir yere gittiği yok. Herkesin kendi adasını, kendi mekanını kurmaktan, kendi zamanını yaşamaktan başka yaptığı bir şey de yok. Küpündeki kadar harçla barınacağın binayı yaparsın; sonunda bu kulübe de olur, saray da. Saray yaldızıyla boyamakla bir kulübe saray gibi gösterilemez…
*Bu romanınızla “Anadolu romanı” kavramını açımlayan bir bakış, örnekleme getiriyorsunuz. Sizin roman yolunuzda biçimleyici olan yazarlar kimlerdir?
Yiğenoğlu-Bizim buralarda yetişenlerden başlarsakOrhan Kemal, Yaşar Kemal ve Demirtaş Ceyhun’u başta sayarım. Bir Reşat Enis’i, bir (can abim) Yılmaz Güney’i, bir Muzaffer İzgü’yü, yine Çukurova’da tanıdığım Fransızca öğretmenim İrfan Yalçın’ı okumadan nasıl yazılır roman? Ama, yazın serüvenimde Adalet Ağaoğlu’nun etkisi başkadır.
*Kimlerdir sizin yazarlarınız, kimlerle sürer yazı yolculuğunuz?
Yiğenoğlu- Yine Adalet Ağaoğlu’nu başta sayarım. Doğum yıllarına bakarak akran saydığım Hasan Ali Toptaş favorim, Kaan Arslanoğlu, Nedim Gürsel de beğendiğim yazarlar. Dünya romanında G. G. Marquez’in yeri tartışılmaz. J.M. Coetzee de farklı bir renk…
*Yazı/roman gündeminizde neler var?
Yiğenoğlu-Neler yok ki… Proje çok… Aziz Nesin Usta’nın dediği gibi “Ah! Şu sinekler olmasa…” Şaka bir yana, birkaç roman üzerinde çalışıyorum. Biri yazım aşamasında, diğerleri alan çalışması diyebileceğimiz okuma, bilgi, belge toplama sürecinde… Bir de öyküler var, kitap halinde yayınlamak istediğim. Deneme yazmayı da çok seviyorum… Ama, Usta’nın dediği gibi ah! şu sineklerle şu geçim derdi, çocukların geleceği kaygısı olmasa…
—————————-
—————————-
Dünya Kitap, 24-25 Eylül 2005 s.6-7

Bir yanıt yazın