
BASIN/MEDYA DERKEN…
“Gazetecilik Uygulamaları”nın kapsamı
Bilimsel bulgular, insanoğlunun dünyayı algıladığı andan itibaren birbiriyle iletişim kurmaya, birbirinden haber almaya başladığını gösteriyor. Bu durum, konuşmaya başlamasının da, iki ayağı üzerinde durmayı öğrenmesinin de öncesine gidiyor.
Nasıl mı yapıyor insanoğlu bunu? Birbirine olan yakınlık derecesine göre değişik yöntemlerden yararlanıyor. Eğer yüzyüzeyse mimiklerini, bedenini (mim / pandomim) kullanıyor. Belirli bir uzaklıktaysa sesini, çok daha uzaktaysa davul/tamtam, ateş / duman gibi araçlardan yararlanıyor.
Bu ilkel habercilik, kuşkusuz, kişinin kendini, klan ya da kabilesini ilgilendiren olay ya da olgularla sınırlı.
Gelinen noktada, insanoğlunun bu dünyadaki evrimine koşut gelişme gösteren “haber / habercilik”, çağın toplumsal gereksinimlerinin dayatmasıyla anlam / kavram genişlemesi sürecinde evrimini sürdürdü. Bu evrim süreci, insanoğlu bu dünyada yaşadığı sürece devam edecek… Her zaman daha ileriye, daha hızlı. Haber, habere değgin her şey (Haber göstergeleri, görselleri, ses, yazı, fotoğraf, video/film, resim, karikatür, semboller/trafik levhaları gibi) daha hızlı iletilecek. Buna koşut, insanların algısı da hızlanacak. İnsanoğlu her şeyin çok hızlandığı bir evrende yaşayacak. Zaman sayaçlarına ışık hızı, ışık hızı kavramları eklenecek. İnsanoğlunun bu serüveninde “haber” kavramı her zaman olduğu gibi önemli yerini koruyacak.
Günümüzde (aşağıda belirtilen) türlü kavramlar kullanılsa da, haberleşme / iletişim, toplumsal varlık olarak bir arada yaşamaya zorunlu insanoğlu için bir uzmanlık, bir bilim dalı düzeyine ulaştı.
Bazı kavramlar
Biz de, bu çalışmalarımızda “haberci” kavramını öteleyerek yüzlerce yıldır çok varsıl bir içerik kazanan “gazetecilik” kavramını önceleyeceğiz. Bunun temel amacı, ilk anlamı “ulak” olan “haberci”nin “gazeteci” anlamında kullanıldığında çift anlamlı bir yapıyı taşımadığını göstermektir. Bu nedenle “Haberci”nin “gazeteci”yi neden karşılamadığını anlatacağız. “Gazeteci”ye hangi amaçlarla “haberci” denilmeye başlandığını, gazetecinin kaleminde biçimlenen haberin gücünü anlatırken “Halkın gönüllü avukatı, halkın gözü, halkın kulağı, halkın dili” türünden yaklaşımlarla betimlenen gazeteciliği, gazeteciliğin kamu felsefesini kamu çıkarı açısından irdelemeye çalışacağız.
Türlü çıkar odaklarına hizmet eden güdümlü medya tarafından, daha önce hayatın öznesi olan insanların şifre kodları, kod anahtarları deşifre edilerek günümüzde nasıl hayatın nesnesi derekesine düşürüldüğünü, bunun yollarını, yöntemlerini interaktif /karşılıklı, çoklu katılım yöntemiyle, deneysel çalışmalarla anlatacağız.
Özcesi, dersini anlatıp derslikten çıkan klasik öğretmen davranışının ötesinde öğrencilerle –gazetecilik mesleğinin de gerektirdiği– geliştirilecek diyaloglarla haberi sezmenin, habere erişimin, doğru, güzel haber yazmanın, düşünmenin, yorum yapmanın yollarını yöntemlerini, türlü gazetecilik uygulamalarını söz konusu deneysel çalışmalarda arayacağız.
Sonraki derslerimizde türlü yöntemlerle haber yazma pratikleri yapacağız. Nitelikli gazetecilerin yönettiği “ombudsmen” sayfalarını inceleyerek gazetecilik adına yapılan yanlış davranışları görüp doğrusunun ne olduğunu sergileyeceğiz.
Bu ara, habere erişimle haber yazmanın “gazetecilik uygulamaları”nın uzmanlık alanlarına göre geliştirilmiş yöntemlerini bilimsel bulguların ışığında, kişisel deneyimlerimize dayanarak –her ders bir konuyu– irdeleyeceğiz. Ayrıca çalışmamızın sonunda, daha önce kaleme aldığımız yaşanmış, gazeteci deneyimlerine ilişkin yer yer dramatik, yer yer tirajikomik öyküleri paylaşacağız. Böylece, gazetecilik mesleğinin felsefesi, etik, ahlak, deontolojik uygulamaları, kuralları üzerinde de duracağız.
Bu buluşmada gazetecilik mesleğiyle ilgili bazı kavramları konuşup tartışacağız; iletişim, enformasyon, telekomünikasyon, medya, sosyalmedya, internet gazeteciliği, basın, gazete, gazetecilik, gazeteci-haberci, muhabir, haber, röportaj, haber-röportaj, makale, fıkra, editör, koordinatör, haber koordinatörü, yayın koordinatörü, foto editörü, sayfa sekreteri, haber havuzları, halkla ilişkiler, propaganda, reklam vb.
Gelecek üç buluşmamızda basın mesleğinin, gazeteciliğin dünyadaki, ülkemizdeki tarihsel serüvenini anlatacağız.
Söz konusu kavramlarla anlamları şöyle:
Basında perspektif: (*)
Gazeteci kamu çıkarı felsefesiyle hareket eder. İşte bundan dolayı demokrasiyle yönetilen ülkelerde basın/medya ,yasama, yürütme, yargının ardından dördüncü güç sayılır; Basın-yayın araçlarına da (gazetelere, radyolara, televizyonlara) yukarıda değinildiği gibi “halkın gözü, halkın kulağı, halkın dili”, gazetecilere “halkın gönüllü avukatı, sözcüsü” denilir.
Basın: Gazete, dergi, televizyon, radyo, internet gazetesi, internet portalı, basın yayın araçlarının tümü.
Birim koordinatörü: Teknolojik olanaklarla büyük bir gelişim gösteren basın-yayın kuruluşlarında birim içi yapılanmalar eşgüdümü (koordinasyon) zorunlu kıldı. Bu iş düzenli yapılabileceği gibi konuya göre geçici görevlendirmeyle de birim içinden yetkilendirilen biri tarafından yapılmaya başlandı.
Düzeltmen: Eskiden “musahhih (Ar)” denilirdi. Gazetelerde yayınlanacak bir yazıyı (haber, röportaj, makale) dil ve yazın açısından yazım kurallarına uygun biçimde düzelten görevli/yetkili.
Editör: Yayımcı. Bir basın-yayın kuruluşunda ya da yayınevinde bir yayımın (kitap, gazete, dergi, gazetede, dergide yazı, röportaj, dizi yazı, öykü, roman) yayım sürecinde diline (dil ya da yazım yanlışlarına,biçemine –üslubuna-), bakan, gerekli düzeltmeleri yapan, sayfadaki (radyoda, televizyonda,internet portalında, gazetesinde) içeriğine, mizampajına, görünümüne (grafik tasarım) yön veren yetkin yetkili.
Enformasyon:a. Fr. 1 haberleşme (haberleşmek eylemi. Karşılıklı olarak haber alıp vermek,birbirine bildirmek,birbirine haber iletmek, vermek.) 2 bilgilendirme. 3 danışma.
Fıkra: a. Ar. 1 güldürücü ve güldürürken düşündürücü, şakalı öykücük. Ör. Nasrettin Hoca’dan birkaç fıkra anlattı. 2 yaz. gazetelerin belli sütunlarında ve sürekli aynı başlık altında, güncel olayları, konuları bir görüş ve düşünceye bağlayarak yorumlayan, “köşe yazısı” olarak da adlandırılan, yoğun anlatımlı yazı türü.
Fotoğraf editörü: Bir basın-yayın kuruluşunda bir “gösterge”nin, bir gösterge olarak fotoğrafın/videonun teknik özelliklerine, sanatsal düzeyine, “gösteren”in kimliğine, “gösterilen”in (kişinin, kitlenin) algı düzeyine göre değerlendirmesini yapan yetkili/editör. Genel yayın müdürü, yazı işleri müdürü, haber müdürü ya da sayfa sekreterleriyle eşgüdüm içinde çalışır; onlara yardımcı olur, onları yönlendirir.
Gazete: belirli boyda, sınırlı sayfada günlük olaylarla ilgili haberlerin, fotoğrafların, fıkraların, makalelerin, karikatürlerin, ilanların, reklamların yayınlandığı, belirli bir ücret ya da ilgi yönlendirme (reklam karşılığı e gazeteye bakma) yöntemiyle/karşılığında, kağıda basılmış ya da elektronik ortamda ulaşılan yayın organıdır.
Günümüzdeki anlamıyla “gazetecilik” matbaanın bulunuşundan sonra gelişim olanağı buldu, sürekli evrim geçirerek çağa ayak uydurdu.
Gazetecilik: Haberleşme insanoğlunun bu dünyadaki varlığına koşut bir evrim süreci izledi. Özel ulaklardan, mektupla haberleşmeye, mektup yazıcılığından (epistolielik) yazıcılığından gazeteciliğe, sürekli bir evrim süreci yaşadı/yaşıyor.
Günümüzdeki anlamda 1600’lerin başında yayınlanan gazete, Batı Avrupa’da 1789’dan sonra günlük yayınlanmaya başladı. Almanaklar (yıllıklar)la süren bu serüven gitgide daha sık aralarla yayınlanma biçimine dönüştü. Uzun aralıklarla haftalık, on beş günlük, aylık,üç aylık yayınlara dergi/mecmua denildi. 17. ,18. yüzyılda görülen bu ayrışma içerik, yayın politikasının yanı sıra tür açısından da meydana geldi. Ekonomi gazeteciliği, spor gazeteciliği, magazin gazeteciliği, mizah basını, polis-adliye muhabirliği, savaş gazeteciliği vb, geliştikçe gelişti, gelişerek dönüştü, yeni biçimler, yeni içerikler kazandı.
Gazeteci:Bir gazete, dergi, radyo, televizyon, internet portalı/gazetesi, blogu için haberin izini süren, toplumu ilgilendiren konularda öğrendiği bilgileri mensubu olduğu yayın kuruluşu için yayınlanacak düzeyde kaleme alan, çektiği fotoğrafları, videoları yayına hazırlayan, izlenimler, notlar, röportajlar, inceleme-araştırma yazıları, fıkralar, makaleler yazan, bu işten geçimliğini çıkaran kişiye “gazeteci” denilir.
Genel yayın yönetmeni: Yayın kurulunca belirlenen yönelimleri, yayın politikalarını yasalara, meslek ahlakı, ilkelerine uygun biçimde uygulayarak yayım yapılmasını sağlar.
Haber:a. Ar. …….ülkede ve dünyada son gün ya da günlerde yer alan olaylarla ilgili olarak basın, yayın ve iletişim organlarıyla kamuya iletilen her türlü bilgi. ….. haber atlamak: başka gazetede (basında, televizyonda, radyoda vs.) yer alan bir haberi zamanında elde edip o gazeteyle aynı günde yayımlayamamak.
Haber ajansı: a. Ar. Yurt ve dünya olaylarını derleyip ilgililere, iletişim organlarına ulaştıran kuruluş.
Haberci: a. Ar. 1 haber getiren kimse, haber taşıyıcısı. 2 mec. bir olayın, bir durumun belirtisi. Ör. Bu gazetenin haberciliği iyidir.
Habercilik: a. Ar. 1 “haberci” olma durumu. 2 (basında) haber toplama ve yöntemince yayımlama, haberlere ağırlık verme işi, bol ve doğru haber verme. Ör. Bu gazetenin haberciliği iyidir.
Haber müdürü: Basın-yayın kuruluşlarında eskiden istihbarat şeflerinin yaptığı işiyapan, yeni düzende istihbarat şeflerinin, haber editörlerinin görev-yetki-sorumluluk açısından bağlı olduğu yetkili.
Haber havuzu:Basın-yayın/medya kurumlarında bütün muhabirler tarafından yazılmış haberlerin, ayrıca ajanslardan gelen haberlerin yöneticilerle birlikte her gazetecinin görebildiği bilgisayar ortamı.
Haber koordinatörü: Basın-yayın kuruluşlarında haber merkezine ulaşan haberlerin uzmanlık alanına göre sayfalara, eklere (dergiler, magazin eki, güncel bir konuyla ilgili ya da kültür sanat içerikli verilecek ekler; TV’lerde, radyolarda ilgili programlar) dağıtılmasını sağlayan, yayın koordinatörüyle birlikte çalışan uzman.
Haber-röportaj: Gerek yazım biçemi/üslubu, gerekse oylumsal açıdan “haber” tanımını aşan, “röportaj” tanımını da tam karşılamayan yazı, yayın, görüşme.
Halkla ilişkiler: Bir tanıma, tanıtma faaliyetidir. Bir kurumun, bir şirketin, bir örgütün hedef kitle olarak benimsediği çevrelerdeki kişilerle iletişim kurma çalışmasıdır. Reklamla, propagandayla benzer tekniklerden, yöntemlerden yararlansa da ikisinden de ayrılır. Yalnızca hedef kitle mensuplarını tanıma, kendilerini tanıtma amaçlı çalışılır. Propaganda gibi kitleleri çok amaçlı etkileme, reklam gibi son aşamada satışı artırma, akçalı getiri beklentisi olmaz. Halkla ilişkilerin önemli, farklı bir başka yönü ise hedef kitleye iletilmek istenen mesaj denli, hedef kitledeki aktörlerin ne düşündüğünü farklı yoruma yol açmayacak biçimde doğru olarak öğrenmektir.
İletişim: a. 1 kişiler arasında, duygu, düşünce, bilgi, haber alışverişi; duygu, düşünce, bilgi ve haberlerin, akla gelebilecek her türlü biçim ve yolla kişiden kişiye karşılıklı olarak aktarılması. 2 kişilerin birbirlerini anlaması. 3 telefon, telgraf, radyo televizyon, gazete, dergi vb benzeri araçlardan yararlanarak yürütülen bilgi alışverişi.
İnternet gazeteciliği: “Elektronik ya da dijital gazete” diye de tanımlanan internet gazeteciliği yeni bir medya, basın-yayın türüdür. Siber hukuk sistemi tam olarak oluşturulamadığı için bu gazetecilik türünün haber kaynağı olarak güvenilirliği tartışmalıdır.
İstihbarat şefi: Basın-yayın kuruluşlarında haber izleme, haber alma servisinin yöneticisi. Eskiden bu bölümün tek yetkilisiydi. Teknolojik olanaklarla birlikte basın yayın kuruluşlarında uzmanlık alanları oluşmaya başlayınca her birim için bir “bölüm şefi/editörü/yöneticisi” görevlendirilmeye, yetkili kılınmaya başlandı.
Komünikasyon:İletişim.
Makale:a. Ar. Yaz. alanında uzman bir kimsece yazılan, herhangi bir konuda bilgi vermek amacını güden, bir görüşü desteklemek, bir savı öne sürüp bunu kanıtlamak ereğinde olan ve bir gazete ya da dergide yayımlanan, belli uzunlukta, başlıklı ve genellikle imzalı yazı.
Medya: a. İng. Yığınlarla iletişimi sağlayan radyo, televizyon, gazete ve dergi gibi basın yayın organlarının tümünü kapsayan ortak ad, kitle iletişim araçları.
Mesmedya: a. İng.( mess media) Sözlüklerde genel olarak “yaygın medya” anlamında kullanılır.
Ancak, bize göre belirli bir düşünceye hizmet eden ve olanaklarını “beyin yıkama” için kullanan basın kuruluşları grubuna “mesmedia” denir.
…Gazeteciler kamu adına, kamusal çıkar için haber kovalarken karşısında iki güç bulunur. Biri siyasal iktidar, öbürü para.
Mevkute:a.Ar. Süreli yayın; gazete dergi gibi. Genellikle gazete için kullanılır.
Muhabir: “a. Ar. gazetelerde, haber ajanslarında çalışan ve haber toplayıp bunlara ulaştıran, haberleri bildiren, yazan kimse. Eş.yeni bildirmen” (Ali Püsküllüoğlu, Türkçe Sözlük)
Muharrir: a. Ar. Yazar. Başmuharrir: a. Ar. Başyazar.
Propaganda: a. İt. bir öğretiyi, düşünceyi, inancı,siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek, yaymak ereğiyle sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.
Reklam:a Fr. 1 bir şeyi geniş yığınlara tanıtmak, beğendirmek ve böylece o şeyin daha çok istenmesini, alınmasını, satılmasını sağlamak için söz, yazı ve benzeri araçlarla yapılan her türlü tanıtma çabası. 2 bu amaçla kullanılan yazı, resim, film vb. / reklam etmek arg. (bir kişinin, bir şeyin) bir özelliğini belirgin bir biçimde öne çıkarmak. reklam yapmak bir şeyin sürümünü sağlamak için onu her türlü yolla tanıtmak.
Röportaj: a. Fr. 1 bir yazarın, bir konuyu inceleyip araştırarak ve kendi görüşlerini, yorumlarını da ekleyerek oluşturduğu gazete yazısı. 2 bir gazetecinin bir yayın organı (gazete, dergi, radyo, TV) için bir konuyu inceleyip araştırarak ve kendi görüşlerini, yorumlarını da ekleyerek hazırladığı yazı ya da bir kimseyle görüşme biçiminde sunduğu program.
Röportajcı: Röportaj yazan ya da yapan kimse.
Sayfa sekreteri: Gazetelerle dergilerde, internet gazetelerinde, portallarda haberlerin, röportajların, makalelerin, fotoğrafların, karikatürlerin, ilanların, reklamların belirli bir estetik düzeyde yayımlanması için teknik düzenlemeyi (mizampajı)yapmaya yetkili editör. Sayfa sekreterinin yaptığı işe “sayfa bağlamak” denilir. Sayfa bağlamak; basımevinde, dizilen yazıları sayfa durumuna getirmektir. Sayfa sekreterleri yazı işleri müdürünün yardımcısı konumundadır. Günümüzün göstergeler dünyasında sayfa mizampajı yayın organının yayın politikasına uygun biçimde güzel görünmesini sağlayan çok önemli teknik uzmanlık isteyen bir iştir. Başlık başlıkla, fotoğraf fotoğrafla yan yana gelmez, en önemli haber sayfanın en üstünde yer alır gibisinden temel kuralları vardır.
Sosyalmedya: İnternetin bulunuşuyla birlikte insanların, grupların siber ortamda dünyanın herhangi bir yerinden gerek dolaylı, gerekse yüzyüze iletişim kurma, duyuru yapma olanağı bulduğu bir medya alanı, bir iletişim, yayım ortamıdır
Telekomünikasyon:a. Fr. Resim, yazı, simge, haber ya da her çeşit bilginin tel, telefon, radyo, optik ya da başka elektromanyetik sistemlerle iletilmesi, yayımı ve alınması.
Yayın koordinatörü: Basın-yayın kuruluşlarındagenel yayın müdürüne karşı sorumlu, yazı işleri müdürü, haber müdürü ya da birim şefleri arasında uyumu, düzeni sağlayan yetkili.
Yayın kurulu: Nitelikli, halka karşı sorumluluk bilinciyle yayın yapan her basın-yayın kuruluşunda bir yayın kurulu bulunur. Yayın kurulu, yayın kuruluşunun (gazete, TV, radyo vs) yayın politikasını, dönemsel gündemini belirler. Genellikle genel yayın müdürlerinin asıl üye olduğu kurula, öbür müdürlerle şefler, editörler zaman zaman görüş bildirmek üzere katılır. (Yazı işleri müdürleri de asıl üye olmalıdır)
Yazı işleri müdürü: Gazete, dergi, TV, radyo, vs., herhangi bir yayın organında yapılan yayınların yasalara, meslek ahlakına, ilkelerine uygunluğunu sağlayan yetkili. Yazı İşleri Müdürü, temsil ettiği kurum açısından yargı karşısında tek sorumludur. Öbür yetkililerin hiçbirinin bu bağlamda bir sorumluluğu bulunmaz. Yargı önünde eserin sahibiyle Yazı İşleri Müdürü ortak sorumluluk sahibidir.
………………………..
(*) Ali Püsküllüoğlu, Türkçe Sözlük, YKY 1. Baskı, 1995 (büyük oranda)
“ULAK”TAN GAZETECİYE (*)
Basın tarihimize bakıldığında, dünyada birçok güzel gelişme olurken, bizim avanta, vurgun, talan peşinde koşan Osmanlı megalomanisinin etkisiyle ümmetlikten ulusluğa, kulluktan yurttaşlığa aşama yapamadığımız görülür… Kuşkusuz, bunda “önce tanrının inayetiyle” ulu padişahın mülkiyetindeki topraklar üzerinde bir lokma ekmek, bir hırka yelekle bu dünyadaki haklarımızdan tevekkülle vazgeçerek öbür dünya düşüyle gün geçirmeye çalışmamızın rolü büyüktür…
Osmanlı devlet adamları, birçok şeyi ıskalamamızda özgür basından yoksunluğun etmen olduğunu anladıklarında iş işten geçmişti. Bugünkü “Resmi Gazete”nin büyük babası ya da büyük annesi sayılması gereken Takvim-i Vekayi, Padişah İkinci Mahmut’un buyruğuyla 1831 yılında yayın yaşamına başladığında, çözülüp dağılma sürecini yaşamaya başlayan Osmanlı’nın içine düştüğü anaforda boğulurken batıda gelişimini hızla tamamlayan basın, bugünkü çağdaş yaşamın temellerini halkıyla birlikte atmakla meşguldü. Neyse…
Yaklaşık yüz yıl “Resmi Ceride” diye yayınlanan Takvim-i Vekayi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan bir süre sonra “Resmi Gazete” adını alarak yayınını sürdürmeye başladı. Ancak, Türk gazeteciler Takvim-i Vekayi’yi devletin resmi yayın organı olduğu, özgür yayın yapamadığı, işlevsel açıdan kamuoyunun özgürce oluşumuna katkıda bulunacak bir yapıda olmadığı için ilk gazete saymazlar. Onlara göre Tercüman-ı Ahval ilk gazetedir.
Buna karşın, Takvim-i Vekayi’den de önce Türkiye’de gazeteler yayınlandığını burada belirtmekte yarar var… Bu gazeteler yabancı dilde basılıyordu… Ne yazık ki, bu garipliğin altında Osmanlı’nın matbaada olduğu gibi gazeteyi de kendi halkından esirgemesi yatıyordu…
Bilindiği gibi Gütenberg, matbaayı 1450 yılında buldu. Ne var ki, matbaa Türkiye’ye 43 yıllık gecikmeyle geldi… Bunu getirip kullananlar da Türkler değildi… Türkiye’de ilk matbaa, 1493’te İspanya’dan İstanbul’a göçen Museviler tarafından açıldı. Bunu Ermeniler’in, ardından Rumlar’ın açtığı matbaalar izledi. Osmanlı, azınlıklara verdiği bu hakkı kendi “ümmeti”ne tam iki yüz otuz üç yıl, yani matbaanın bulunuşundan iki yüz yetmiş yedi yıl sonra (1727) verdi. Gazete konusunda da aynı tutumunu sürdürdü. Takvim-i Vekayi’den çok önce Gazette Française de Constantinople (1795-İstanbul), Smyrneen (1824-İzmir), Spectateur Oriental (1825), Courrier de Smyrneen adlı Fransızca gazeteler yayınlandı Türkiye’de…
Türk insanının matbaayla, gazeteyle geç tanışmasını sağlayan kafa, her dönemde cahil kalması, gelişmemesi için elinden geleni yaptı. Dün matbaaya, gazeteye izin vermeyenler Ulu Önder Atatürk’ün yaptıklarını eline fırsat geçer geçmez yok saymaya başladı, halkın okumaması, geri kalması için elinden geleni yaptı. Cami yapmak için teşvik, vergi iadesi, imamının ücreti gibi kolaylıklar sağlarken gerek kitap, gerekse gazete olsun, okuma alanında gerekeni yapmadı. Tam tersini yaptı, ağır vergiler (KDV) koydu. Üstelik, kitapla silahın yan yana fotoğrafını çektirip televizyonlarda göstererek olumsuz propaganda yapmaktan çekinmedi. Bu, bilinçli icraatla kitabın, okuma ediminin silah kullanmak denli zararlı, tehlikeli olduğu düşüncesini sığ beyinlere kazıyarak zaten okumayan insanların kitaptan, gazeteden iyice uzaklaşmalarını sağladı. Çünkü,onlara kafası çalışan, yurdundaki, dünyadaki olaylarla yakından ilgilenen bilinçli, birey olduğunun ayrımına varmış, çağdaş insanların gereği yoktu. Ne de olsa böyle insanları yönetmek, kalıplanmış kafa yapılarıyla sürüleşmiş bir toplumu yönetmekten zordur. En azından, bu tür çapsız yöneticilerin harcı değildir. Gelişmiş bir toplumu yönetmek için daha gelişmiş beyinler gerekir… Neyse…
Gelinen noktada Türkiye’deki gazetelerin toplam tirajı 3 milyon 200 bin dolayında. Bu rakam 1970’lerde de böyleydi. Sonra 5 milyonu aştı. 21. yy.ın başında iletişim alanındaki teknolojik gelişmelerin de (internet, e gazete vb) etkisiyle gazetelerin bayi satışı bu noktaya geriledi.
Kazayla gazete
Kimi yaklaşımlara göre 1800’lerle öncesinde, başka dillerde yayınlanan gazeteler Türkçe olmadıkları için Türkiye’de yayınlanmış ya da milli/ulusal yayın sayılmaz. Türkçe yayınlanan ilk gazete Ceride-i Havadis de yayıncısı bir İngiliz olduğu için, Türkçe yayınlanan ilk bağımsız, siyasi, günlük gazete kabul edilmez…
Buna karşın, gerçek şu ki, Türkiye’de William Churchill adlı İngiliz tarafından Türkçe yayınlanan ilk gazete olan Ceride-i Havadis, günümüzün liberal özlemlerine bile yanıt verecek nitelikte, özel, üstelik yabancı sermaye tarafından kurulmuş ilk gazetedir.
İngilizlerin ünlü başbakanlarından Sir Winston Churchill ile söz konusu gazeteyi yayınlayan William Churchill arasında bir akrabalık, kan bağı var mı bilmem, ama 1836 yılında bir av kazası olmasaydı Ceride-i Havadis’in asla yayınlanma şansı bulamayacağına inanırım.
Bir av kazasının yol açtığı bunalım, ancak şark tipi bir kafa yapısına özgü angutluğun ürünü politikayla çözümlenince kendi insanına çok görülen hoşgörü bir İngiliz’e gösterilerek ilk Türkçe gazeteyi (Ceride-i Havadis) yayınlamanın yolu açıldı.
O yıllarda, İstanbul’daki yabancılar Kadıköy ya da Moda’daki yazlıklarında dilediklerince yaşayamazlardı. Yazlıklardan ancak koşullu olarak yararlanabilirlerdi. Bunun da tek nedeni, söz konusu semtlerde oturan müslüman halkın yabancıların (gayrımüslim, gavur, kafir, kefere) bazı davranışlarından rahatsız olmasıydı. Böyle bir durum meydana geldiğinde çevre sakinlerinin yakınması üzerine Üsküdar Karakolu devreye girerek yakınılan yabancıya Beyoğlu’na dönmesini bildirirdi.
Anadolu yakasındaki yazlıklarda daha çok ava düşkün yabancılar kalırdı. 1836 yazında birkaç ay süreyle Kadıköy’de oturma izni alarak avlananlardan biri de İngiliz Yurttaşı William Churchill’di.
Churchill, bir gün avlanırken kuzularını otlatan bir çocuğun kazayla yaralanmasına yol açtı. Daha önce de yabancıların avlanmasından yakınan çevre sakinleri bu olay üzerine coşkun gösteriler düzenledi. Halkın tansiyonunu düşürmek için yakalanan Churchill birkaç gün gözaltında tutuldu. Ne ki, Churchill’in gözaltına alınması Osmanlı yönetimiyle İngiliz Büyükelçiliği arasında diplomatik soruna yol açtı. Çünkü damarlarında mavi kan dolaşan bir İngiliz yurttaşı, padişahın “kulları”nca nasıl gözaltına alınabilirdi? Böyle bir cüret gösterildiyse bunun faturası ödenmeliydi.
Gözaltı olayı üzerine devreye giren İngiliz Büyükelçiliği yetkilileri Churchill’in gözaltına alınmasında sorumlulukları olanların cezalandırılmalarını istedi. Bunun üzerine Hariciye Nazırı Akif Paşa görevinden alındı…
Akif Paşa bir süre sonra Dahiliye Nazırlığı’na atandı. Bu atama yaşamın tuhaf ironilerinden birini kurgulamaya yetti…
Bu ara, İngiliz Churchill’e de ödün ya da tazminat olarak zeytinyağı ticareti yapma, yanı sıra bir de gazete yayınlama fermanı verildi. Zeytinyağı fermanını kısa sürede büyük kârla satan Churchill, Ceride-i Havadis’i yayınlamak için dört yıl beklemek zorunda kaldı. Çünkü, bu süre içinde Dahiliye Nazırlığı’nı Akif Paşa yürütüyordu.
Hep daha hızlı
Bizde ilk Türkçe gazete bu “Üsküdar kazası” sonucu yayınlanmaya başlarken batı basın dünyasında atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmişti. Batı basınıyla kapatılamayan aramızdaki farkla birlikte günümüzü de derinden etkileyen sorunların nedenini irdelerken basın tarihine şöyle bir göz atmakta yarar var…
İnsanoğlunun yaşam serüveninde basın-yayının gelişimini başlangıcından günümüze beş aşamada incelemek doğru olur sanırım. Başlangıçtan 1450’ye (matbaanın bulunuşuna) ilk çağ, 1450’den 1815’e dek geçen süre doğuş-gelişme çağı, 1815-1914 arası basının evrimi, 1914’den bu yana modern çağ, bundan sonrası da süper çağ diye tanımlanmalıdır, bana göre…
Önümüzdeki dönemin ya da süper çağın ne denli uzun olacağı konusunda şimdiden bir öngörüde bulunmanın olanağı görünmüyor. Her şey böyle hızlı gelişmeye başladıktan sonra, gelecekteki süper çağın süresi hakkında isabetli öngörüde bulunmak elbette olanaksız. Ama, oluşumundan bu yana insanoğlunun olanı-biteni öğrenmek, haberleşmek için koşulları zorlayarak, çağına göre her zaman çok ilginç yöntemler geliştirdiğinin altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor. İnsanoğlunun bu konuda hiç elindekiyle yetinmediğini, hep daha çoğunu, daha hızlısını, daha kapsamlısını isteye isteye bugünlere geldiğini belirtmekte yarar var.
Bilindiği gibi yazının bulunuşundan öncesinde haberleşme doğrudan doğruya yapılıyordu. Bir kişi ancak bir kişiyle, ya da karşısındaki bir grupla doğrudan doğruya (aracısız) iletişim kurabilme olanağına sahipti. Pantomim yöntemi insanoğlunun haberleşme konusundaki ilk çabası, ilk başarısıdır. Tarih kitapları, sessiz haberleşmenin ardından sesli, görüntülü haberleşme yöntemlerinin kullanılmaya başlandığını yazıyor. Bu gelişmenin araçları ise tamtam, düdük, ateş ya da dumandan başka bir şey değil. Av hayvanlarının, düşmanın bulunduğu yeri ya da yer değiştirmesini belirtmek, bildirmek için tamtam, ateş ya da dumandan yararlanılıyordu.
İnsanoğlu zamanla konuşmasını öğrenince iletişim yine yüz yüze, ama bu kez sözlü yapılmaya başlandı. Bu haberleşmenin de olanakları sınırlıydı. Haberin niteliğinin bozulmasını, söylentinin haberin yerini almasını önlemek için olanaklar zorlanarak haberleşme amacıyla sabit nöbet kuleleri, konakları yapıldı, uzman haberciler/ulak (gazeteci değil) yetiştirildi.
(Ulaklık/habercilik risklerle dolu bir işti. Yolda zehirli yılanların, çıyanların, akreplerin sokması, kana susamış haramilerin, eşkıyaların canına kastetmesi de onları bekleyen tehlikelerdi. Bütün bu tehlikeli yolculuğu atlatması durumunda bile taşıdığı haberin önemine göre canı tehdit altında olabilirdi. Çoğu durumda ulak/haberci taşıdığı mektubun aynı zamanda idam fermanı olduğunu bilmeden rahmeti rahmanına kavuşurdu bu nedenle. Söylenti odur ki, Osmanlı’da mektup, ulağın saçları kazıtılmış kafasına yazılırmış. Gizlilik düzeyi çok yüksek olan mektuplar şu dipnotla bitermiş:
“Mektubu okuduktan sonra yırtınız!”)
Haberlerin daha hızlı iletilmesini sağlamak amacıyla uzun süre yaya habercilerden, ulaklardan yararlanıldı. Bu bağlamda, her yıl anısına yarışlar düzenlenen maraton koşucusunu burada anmak gerekiyor herhalde… Sonunda yaşamını verdiği kırk iki kilometrelik koşuyla Atina’ya Yunanlılar’ın Persler’i yendiği haberini getiren bu koşucuda gazetecilik ruhu aramak yanlış mı olur? Dahası o ilk maratoncuyu aynı zamanda “ilk basın şehidi” saymak gerekmez mi?
İnkalar tarafından geliştirilen sözlü haberleşmeyle ilgili yöntemi de –Danikenci yaklaşıma uymasa da– çağının en özgün, en ilginç buluşu olarak saymak gerekir diye düşünüyoruz. Peru’daki merkeziyetçi İnka Krallığı yönetiminin taşrada olan biteni öğrenmek için iki bin dört yüz kilometrelik güzergahta belirli aralıklarla haberci kuleleriyle konakları yaptırmaları gerçekten ilginç bir buluş. Bu kuleler arasında koşarak haber getirmek için iyi koşabilen profesyonel haberciler yetiştirip görevlendirmeleri üst düzey bir birikimin ürünü olarak tarih sahnesindeki yerini almış…
İnkaların bu dahiyane resmi haberleşme sisteminde ülkenin öbür ucundaki taşra kentlerinden haber getirmek için yola çıkan haberciyi yarı yolda (tahminen 5 km) ilk kulenin habercisi karşılarmış. Sonra iki haberci birlikte başlarmış koşmaya… Bu ara, haberi getiren ilk haberci kendini karşılayan ikinci haberciye haberi ezberletinceye dek yinelermiş. İlk haberci ilk konakta dinlenmeye çekilirken ikinci haberci koşmayı sürdürerek kendisinden sonraki haberciye bir an önce ulaşmaya çalışırmış.
Bir koşucunun saatte ortalama on beş kilometre hızla koştuğunu varsayarsak iki bin dört yüz kilometre uzunluktaki bir alana yayılmış ülkenin bir ucundan krallığın merkezine bir haber en erken yüz yirmi dört saatte, yani beş günde ulaşır demektir. Bu da habercinin yolda bir saldırıya uğraması, zehirli yılanın ya da yırtıcı hayvanın saldırısı sonucu ölmesi gibi olağan dışılıkların olmaması durumunda gerçekleşebilirdi, kuşkusuz. Ama yine de bu, çağının en hızlı haberleşme yöntemiydi.
İnkalı habercilerin haber alışverişi sırasında “resmi haber”in dışında bazı “özel haberler”in de iki “meslektaş” arasında değiştirilme olasılığı yüksek görünüyor. Örneğin, kumandanın ya da valinin karısı, kızıyla ilgili özel magazin haberleri insanların en ilkel tutkusu dedikodu gereksinimini tatmin için sanırız renkli malzemeler oluşturmaktaydı…
İnkalı habercimiz haberi cazip hale getirmek için üzerine biraz tuz, baharat atıp limon da sıkmış olamaz mı yani? Böylece asparagasçılığın tohumunu da onlar atmıştır büyük olasılıkla. Bu ara zehirli yılanların, yırtıcı hayvanların saldırılarıyla türlü doğal tehlikelerin yanı sıra aşk gibi çok özel şeyler de yaşamış olabilirler… Sanırız, bu olasılıklar gazeteciliğin yaşarken çalışmak, çalışırken yaşamak diye tanımlanabilecek yanını ta o zamanlardan itibaren biçimlendirmeye başladı.
Atın evcilleştirilmesi birçok alanda –savaşta, tarımda, ulaştırmada– olduğu gibi haberleşmede de çağ değişimi etkisi yaptı. Marco Polo, Moğol İmparatorluğu’nun haberleşme için iki yüz bin atlı haberciden yararlandığını yazar. Tarihe “gezgin” sıfatıyla geçen Marco Polo bana göre döneminin gazetecisidir. Röportajcısı demek daha mı uygun düşer, bilmem… Bu yaklaşımla baktığımızda Polo’nun meslektaşı Evliya Çelebi’yi de çağının gazetecisi saymak gerekmez mi? Marco Polo’yla Evliya Çelebi çağlarının en büyük röportajcıları olur da Homeros, ozanlığıyla tarihçiliği bir yana en büyük savaş muhabiri sayılmaz mı?
Kuşkusuz, yazının bulunması insanlığın en önemli evrimlerinden biri. Yazı, sunduğu olanaklarla haberleşmede de insanoğluna sıçrama yaptıran bir buluş. Pantomimin dar olanaklarıyla haberleşen, ezberinde koşarak haber götüren habercilerden sonra mektupla birlikte haberleşmede aracı yerine araç kullanmanın önemini kavramakta gecikmeyen insanoğlunu bu arayışı koşucu, atlı habercilerden sonra mektup göndermek için güvercinlerden yararlanmaya götürdü. Basın tarihine bakıldığında daha dün denilecek süre önce kurulan haber ajanslarının bile güvercinlerden haberleşme aracı olarak yararlandığı görülür. Sanırım biraz da bu yüzden belleğimize yerleşen “posta güvercini” kavramı haberleşmenin simgesi olarak kullanılır birçok yerde.
Gazeteye doğru…
Yazının bulunmasından sonra mektup, haberleşmeye (habere-haberciliğe/gazeteciliğe) hem ivme, hem boyut kazandırdı. Elle yazılan haber mektupları profesyonel habercilerin ortaya çıkmasını sağladı. Sonra haber almanakları yayınlandı. Yıllık, üç aylık almanak, 16. yüzyılda haftalık gazete derken 18. yüzyılın başında günlük gazeteler ortaya çıktı.
Ne ki, Gütenberg’in buluşu matbaalarda basılan bu gazetelerden çok önceleri de dünyada birçok gazete yayınlanmıştı. Ancak, ilk gazetenin hangisi olduğu yolundaki bilgiler çelişkili. Birçok tarihçi dünyadaki ilk gazete olarak Sezar döneminde Roma’da yayınlanan duvar gazetelerini gösterir. (Oysa bir zamanlar dünyanın ilk duvar gazetesi bizim ortaokulda yayınlanmıştı!)
Jull Sezar, gazete mucidi olarak tarihe geçmek için mi İ.Ö. 48 ile 44 yılları arasında Roma Senatosu tutanaklarının yayımlanmasını sağladı? Sanmıyorum. Ama söz konusu tutanakların yayımlandığı duvar gazetesi Acta Senatus, günümüzün tanımıyla işlevsel açıdan tam bir resmi gazete olsa da bir kilometre taşıdır. Sezar’ın buyruğuyla yayınlanan Acta Diurna Publica Populi Romani için ise “resmi gazete” yorumunu yapmak olanaksız… Bu gazete içerik açısından bugünkü örneklerinin neredeyse tıpatıp benzeri çünkü. Günlük olayların, Roma bayramlarının, orduların utkularına ilişkin haberlerin yer aldığı Acta Diurna’nın bir süre sonra duvar gazetesi kimliğinden çıkarılarak elle çoğaltılıp dağıtılmaya başlanması bu yorumu güçlendiriyor.
Bu dönemde “Epistolier” denilen “mektup yazarları”nın ortaya çıkması boşuna değil. İlk duvar gazetelerinde de görev yapan bu epistolierler haberleri yazmış, makale türü yazılarda övücü ya da yerici yorumlar yaparak sanırım pek de bilmeden gazetecilik mesleğinin temelini örmüşlerdi. Yazılarında nükteler yapan, fıkralar üreten epistolierler o dönemde gazeteciliğin hemen her türünü yaratmış sayılmalı…
Hangi ilk gazete
İlk gazete konusunda bilgiler çelişkili, savlar farklı dedik ya, Voltaire’e göre tarihi saptanamayacak denli eski zamanlarda da gazeteler yayınlanmıştı. Buna göre, örneğin kağıdın ilk kez bulunduğu Çin’de bir Pekin gazetesi olan King-Pao 1300 yıldan daha uzun süre yayın yaşamını sürdürdü.
Bir başka sava göre ilk gazete İ.Ö. 1750 yılında Mısır’da yayınlandı. Eski Mısır tarihi bilginleri, Voltaire’nin kağıttan yola çıktığı gibi papirüsün bulunuşunu kanıt göstererek Mısırlıların o tarihlerde bir resmi gazete yayınladıklarını öne sürdüler. Oysa, Mısır’da bulunan bir belge (tablet) bu tarihten tam üç yüz elli yıl sonra, yani günümüzden üç bin dört yüz yıl önce dünyanın ilk gazetesinin Nil boylarında yayınlandığını gösteriyordu. Papirüsün, kağıdın kullanılmadığı bu gazeteler günümüzde “tablet” diye adlandırılan pişmiş tuğlalardı. Eldeki bilgilere göre Mısırlıların günün önemli olaylarını yazdığı bu tabletler, bu taş levhalar, daha sonra elden ele dolaştırılıyordu. O dönemde kutlu sayılan, halkın “sharabe” ismini verdiği bu taş levha gazeteleri “gelin göbeği” biçiminde yapılıyordu…
Günümüze değin sadece kırk adet bulunan bu tablet gazetelerin üzerinde pek çok güncel haberin olduğu saptandı. Magazin gazeteciliğinde paparazziliğin günümüzde bu denli gelişmesinin nedenlerini araştırmak için Mısırlılar’ın bu tablet gazetelerini şöyle bir incelemek yeterlidir sanırım. İşte size o tablet gazetelerde yayımlanan iki haber başlığı:
“Kraliçe Tija’ya yaptırılan Zaruka büyük havuzu inşaatı bitti.”
“Kral arslan avında çok başarılıydı”
İlk matbaa ve ilk gazeteyle övünebilir miyiz?
Basın tarihini karıştırırken aşağıda aktaracağım tarihsel bilgiyi okuyunca derin bir “oh” çektim. Bu “oh”, halkımın geri kalmışlığının temel nedenlerinden saydığım matbaanın kullanımına iki yüz yetmiş yedi yıl izin verilmemesi, gazetenin batıdan iki yüz yirmi altı yıl geç yayınlanması gibi iki nedenle duyduğum –toplumsal– kompleksi yok ettiği gibi Johannes Gütenberg’in mucit sıfatını elinden almasa da dünyada ilk gazeteyi kim yayınladı tartışmasında Türkler’e övünme hakkı vermesinden kaynaklandı. Bu gerçekliği Mezopotamya’da bulunan Sümerler’den kalma belgeler kanıtlıyordu. Ya Ortaasya’dan gelirken tokuşup sürtündüğümüz ya da Mu anakarasından dünyaya yayılan insanların torunları olduğumuz için bile olsa Mezopotamyalı Sümerlerle akraba sayılırdık… Daha da ötesi, bu akrabalık gerçek de olabilirdi… Dil yapılarımızın benzerliği, dolayısıyla Güneş Dil Teorisi’yle Mu senaryosu bir yana, son yıllardaki arkeolojik bulgular da Sümerler’le akrabalığımız konusunda güçlü kanıtlar öne sürüyor… Bu durumda, doğal olarak akrabalarımızın başarılarıyla, matbaayı ilk kez bulan halk olmalarıyla övünmemiz en doğal hakkımız olsa gerek…
Her şey arkeologların Sümerler’den kalma bir höyüğü açmasıyla ortaya çıkmıştı. Yöre halkının “Emir Kızı” adını verdiği yirmi dokuz metre yüksekliğindeki höyükte birçok tablet bulunmuştu. Arkeolojik verilere göre höyükteki mabedin İ.Ö. 2800 yılında yapıldığı saptandı. Mabedin yanında görenleri şaşkına döndüren o “ilk matbaa” vardı.
Bu basit matbaada hazırlanan gazetelerin biçimi tıpkı bir mühre benziyordu. Üzerine çivi tekniğiyle yazılan yazılar kabarıktı. Mısır’daki örneklere benzeyen, fırınlanarak hazırlanmış bu gazetelerde Sümerler, ülkede meydana gelen önemli olaylarla devletin buyruklarını halka duyuruyordu.
Bu veriler ışığında yaklaştığımızda günümüzdeki gazetelerin ya da benzerlerinin ortaya çıkması –insanlık tarihi düşünüldüğünde– çok yeni diye değerlendirilebilir. Bugünkü anlamda gazeteler Fransızca Nouvelle a la main (elde dolaştırılan haber) denilen küçük gazetelerle birlikte ortaya çıkmaya başladı. 15. yüzyılın sonlarıyla 16. yüzyılın başlarında İtalya’nın seçkinleri yurtta dünyada neler olup bittiğini, ticaret, edebiyat, sanat alanlarındaki gelişmeleri, savaşları, dış olayları öğrenme konusunda çok istekliydiler. Bunu sezen Venedikliler, bunda bir ticaret, bir kazanç yolu olduğunu görünce “Fogli a manno” ya da “Fogli D’avvuzzi” denilen haber bültenlerini yaygınlaştırdılar. O dönemin bu ilk “mevkute”lerinin ederi bir “gazetta” yani bir “metelik”ti. Bugün İtalyancayla, Fransızca’nın yanı sıra Türkçe’deki “Gazete” sözcüğü işte bu “Gazzetta” sözcüğünden türedi. Söz konusu “mevkuteleri” profesyonelce düzenleyip basıp satanlara da “menanti”, “novellanti”, “raportisti”, “gazetianti” deniliyordu.
Venedikliler’in yayınladığı bu ilk gazetelerin aboneleri arasında Alman bankerleri de vardı. Derken Augsbourglu güçlü bankerlerden Fuggerler ülkeleri Almanya’da benzer bir yayın çıkarmaya girişti. Böylece o dönem Almanyasının başlıca ticaret merkezi olan Nurenberg’de gazete anlamına gelen “Zeitungen”ler ortaya çıktı. Bazı kaynaklar günümüzdeki örneklerinin benzeri ilk gazetenin yayınlanma tarihini işte bu yayınlara bakarak 1605 olarak gösterir. Buna Anvers’te Fransızca – Flamanca yayınlanan Wettliyche Tiddinghe’i örnek verirler.
İsveç Kralı Gustav Adolf’un koleksiyonlarına göre dünyada elde bulunan en eski haftalık yayın organı ise “Relation”dur. “Haber” anlamına gelen Relation’u 1609 yılında Strasbourglu basımevi sahibi Johann Carolus yayınlamıştı. Carolus’un gökyüzü deseni üzerine yazdırttığı “Tractaetlein” adlı kitabın Relation’daki ilanı belki de ilk gazete ilanıydı. Aynı kaynağa göre düzenli olarak ilk günlük gazeteyi ise 1660 yılında Leipzigli kitapçı Timotheus Ritcazh yayınlamıştı.
Türk’ün Türkçe gazetesi
Batıda basın yaşamı toplumsal yaşamla karşılıklı etkileşim içinde gelişirken biz çapsız dünyamızın çapulunda debeleniyorduk. “Allahtan” şu Ceride-i Havadis yayınlandı. Eğer, Ceride-i Havadis örneği olmasaydı Tercüman-ı Ahval kimbilir ne zaman çıkardı? Belki de Cumhuriyet’e değin beklemek zorunda kalınırdı…
Kazara yayınlanan Ceride-i Havadis, kurucusu, sahibi yabancı olduğu için hiçbir zaman Türkçe yayın yapan ilk gazete sayılmadığı gibi önemli bir yayın organı olarak da görülmedi.
Bilindiği gibi, kurucusu Türk olan ilk gazete Tercüman-ı Ahval’dir. Çapanzade Agah Efendi tarafından 1860 yılında yayınlanmaya başlanan Tercüman-ı Ahval Türk basınında, eğitim işlerini eleştiren bir yazı yayınladığı için sansür uygulamasıyla cezalandırılarak kapatılan ilk gazetedir aynı zamanda.
Söz ilklerden açılmışken sürdürelim:
Anadolu’da yayınlanan ilk gazete Envar-ı Şarkiyye’dir. 1867’de Erzurum’da yayınlanmaya başlayan Envar-ı Şarkiyye bazı zorunlu duraksamalar dışında 1963’e değin yayın yaşamını sürdürdü.
Basın yaşamı canlanırken
Tercüman-ı Ahval’in yayınlanmaya başlaması üzerine ciddi bir rakiple karşı karşıya kaldığını anlayan Churchill, oğlu adına Ruzname-i Ceride-i Havadis adlı gazeteyi yayınladı. Basın tarihimizde gazeteler arasındaki rekabetin yanı sıra polemik de ilk kez Tercüman-ı Ahval ile Ruzname-i Ceride-i Havadis arasında meydana geldi. Ama sanırım 1990’ların ilk yarısındaki düzeysizliğe Türk Basınında daha önce hiç tanık olunmadı.
Tercüman-ı Ahval’i yayınlarken Agah Efendi’nin en büyük yardımcısı Şinasi’ydi. Ancak, Şinasi bir süre sonra Tercüman-ı Ahval’den ayrılarak Tasvir-i Efkar’ı yayınlamaya başladı. Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahval, Ruzname-i Ceride-i Havadis, Tasvir-i Efkar derken Türkiye’de basın dünyası canlandı.
Atalarımız gazeteciliğe hızlı başladı
Ülkemizde serbest gazeteciliğin geç başlamasına karşın, gazeteciliğimizin öncüleri, 1860’tan sonra basın alanında Batı’yla arayı kapatmak için büyük çaba harcadı. Tercüman-ı Ahval’in yayınlanışı milat kabul edilirse sonraki yıllarda –Osmanlı döneminde– birçok gazetenin yayınlandığı görülür.
Örneğin Şinasi’nin yayınladığı Tasvir-i Efkâr. Sonra Muhbir gazetesi 1866’da 5. Murat’ı tahta geçirmek için yaptığı saray baskınında 7/8 Hasan Paşa tarafından öldürülen Ali Suavi tarafından yayınlandı. Sonra Basiret (1869). Bir km taşı da İbret (1870) gazetesidir. Gazetenin Başyazarlığını Namık Kemal yaptı. Sonra sırasıyla Ahmet Mihat’ın Tercüman-ı Hakikat’ı (1878); 1882’de Sabah. Cumhuriyet’in ilanına değin başta İstanbul, sonra Ankara’da, İzmir’de, Adana’da çok sayıda gazete yayınlandı. Kurtuluş Savaşı sürecinde yayınlanan gazetelerden İrade-i Milliye, Hakimiyet-i Milliye ile Anadolu Ajansı özgün örneklerdir. Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra yayınlanmaya başlayan Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet tarihinin ilk önemli ulusal gazetesi olarak yayın hayatına başlamıştır. Ankara Radyosu Cumhuriyetin ilk radyosu olma özelliğine sahiptir. Bütün bu gelişmelere bakıldığında Cumhuriyet sonrası dönemde, medya yapılarında değişimlerin gerçekleştiği görülmektedir.
İlk Türk gazetecileri, 1860’ta gazetecilik yaşamının başlamasıyla birlikte, yitirilen zamanı kazanmak, Batı basınıyla arayı kapatabilmek için olağanüstü çaba harcadı. Başyazarlık (günümüzde bu gelenek kalmasa da) köşe yazarlığı düşünce dünyasında ufuk açıcı işlevini günümüze değin etkisini sürdürdü.
Türk basını gazeteciliğin gelişimi, türlerin doğuşu açısından değerlendirildiğinde, -Batı’da yaklaşık 200 yıl önce başladı bu süreç- Batı’yla aranın hızla kapatılmaya çalışıldığı. Ne ki, okuma-yazma oranının çeşitli nedenlerle düşük olması, okumayan, yazmayan toplumsal yapı Batı’yla aramızdaki pergelin kapatılmasını engelleyegeldi.
Özellikle iletişim alanındaki çağdaş teknolojik olanakların toplumları/insanlığı dikey biçimde etkisi altına almaya başlamasının etkisi bizde yaygın biçimde 1970’lerden sonra, –önce yavaş, 1980’den sonra hızla– görülmeye başlandı. İlerdeki derslerimizde “Medya Çeşitlenmesi” diye üzerinde duracağımız bu süreçle hazırlıksız buluştu halkımız. Hukuksal altyapı çalışması yapılmadan, dayanağı teknoloji olan bu gelişmelerle halk şaşkına dönerken liberal politikaların dayatmasıyla basın/medya alanında bir paylaşım savaşına tanık olundu. Bazı iletişim organlarının silah, bazı gazetecilerin de tetikçi gibi misyon üstlendiği bu süreçte gazetecilik mesleğinin tam oturmamış geleneksel değerleri yerle bir edildi, toplumsal dokusu epritildi.
Dünya’da gazeteciliğin gelişimi
Günümüzdeki gazeteciliğin başladığı tarih sayılan 17. yy’ın başlarından itibaren gazetecilik dünyanın belli başlı ülkelerinde farklı bir gelişim çizgisi izledi. Gazeteciliğin adını da alarak başladığı İtalya’nın yanı sıra Almanya’da da özgün arayışlara tanık olundu. Fransa’yla eş dönemde, 30 Yıl Savaşları (1618-1648) süresince –savaş haberciliği de olsa– dikkat çekici çalışmalar yapıldı.
Aynı dönemde Fransa’da da gazetecilik alanında köklü çalışmalara tanık olundu. 1631’de yayınlanmaya başlayan La Gazetta bu gelişmeye ilginç bir örnek. La Gazetta’nın yayıncısı Dr. Theopraste Renaudot’un “ilk başyazar” ünvanıyla anılması dolayısıyla tarihe geçti. Fransız basını 1789’dan –Fransız Devrimi– sonra sıçrama yapmakla kalmadı, dünyada gazeteciliğin gelişimini de olumlu etkiledi. Bu gelişmelerden en çok etkilenen ülkelerin başında İngiltere’yle ABD geliyor.
Her ne denli 17. yy’ın başında İngiltere’de de gazeteler yayınlansa bile basın dünyası krallığın (monarşik yapının) büyük baskısı altındaydı. Ağır bir sansür uygulanıyordu. Bir kez, iç haberleri yayımlamak yasaktı. Sonra dış haberler de yasaklandı. Gazeteler, günümüzde “sıcak habercilik” denilen türden cinayet, kaza haberleri yayınlıyordu yalnızca. Bu baskıların da etkisiyle 19. yy’ın başlarında ABD basınında da (Yazar/öykücü Edgar Allan Poe’nun yaptığı gibi) görülen türden “aydan, uzaydan haberler”, hurafe öyküleri, cadılardan, deniz kızlarından söz eden haberler yayımlamak yaygınlaştı.
Bütün bu olumsuzluklar 18. yy’ın sonlarında aşıldı. Tarihe damgasını vuran iki büyük devrim İngiltere’yi –bütün dünyayı– çok etkiledi. Önce Amerikan Devrimi (1775-1783), ardından Fransız Devrimi (1789)’nin etkisiyle İngiltere yönetimi Libel Act’i (“Basın Özgürlüğü Kararları-1791) çıkarmak zorunda kaldı. Bilindiği gibi Fransız devrimini o dönem devrimci niteliğe sahip Fransız burjuvazisinin öncülüğünde yapılmıştı. O sıra, İngiltere yönetiminde de burjuvazi etkindi. Krallık, İngiliz burjuvazisini rahatlatacak Libel Act’ı çıkarmakta sakınca görmedi. Yönetim böyle düşünerek sansür koşullarını gevşetti, basında özgürlüklerin alanını genişletti. Böylece, halkın bilgi edinme özgürlüğünü savunan gazeteciler, bundan yararlanarak gazetelerin toplam tirajda 7-10 milyon sınırlarına ulaşmasını sağladılar. Bizde Kurtuluş Savaşı sonrasında toplam tirajın 2 bin beş yüz olduğu düşünülürse bunun ne anlama geldiği daha güzel anlaşılır.
Basının ABD’deki gelişimi ise Avrupa’ya göre daha geç bir döneme rastlar. ABD halkı devrim sonrasına, yani 18. yy’ın sonlarına değin yaygın biçimde gazeteyle (özgür basın) tanışmadı. Söz konusu sürecin sonunda, Avrupa’dan Amerika’ya kaçan gazetecilerin sayesinde –kuşkusuz, başta ABD devriminin etkisiyle– 18.yy sonlarında basın yaşamı canlandı.
Gazetecilikte uzmanlaşma, türlerin doğuşu
17. yy’ın başlarında başlayan çağdaş gazetecilik, başta matbaa, yanı sıra iletişim araçlarındaki teknolojik gelişmelerle sürekli artan hızda gelişim gösterdi/gösteriyor. Gazetecilik/basın (medya) teknolojik olanaklar açısından ne denli gelişirse gelişsin gazeteciliğin temeli, odak noktası başından beri “habercilik”ti; hâlâ öyle.
Hangi yayın aracında, yayın sisteminde olursa olsun (gazete, radyo, TV, ajans, e gazete) gazeteciliğin nabzı haberde –önemli haberde– ata geldi. Toplumu ilgilendiren her hangi bir olayın, olgunun tüm boyutlarının ortaya çıkartılması, varsa fotoğrafının, filminin çekilmesi, yazılması, arşivlenmesi, köşe yazılarıyla (fıkra, makale) yorumlanması, konuyla ilgili röportajların, araştırmaların/incelemelerin yapılması, dizi yazıların yazılması gibi çalışmaların odak noktasında her zaman bir haber, –önemli bir haber– oldu/olur.
Gazetecilik, süreç içinde haber türlerine göre biçimlenen, ana hatlarıyla temel altyapıdan, ekonomiden, ekonomiyi biçimlendiren siyasetten başlayarak toplumun geleceğini, gönencini ilgilendiren sosyal, hukuksal, bilimsel, eğitimsel, kültürel, sanatsal alana, dinsel, tinsel alanlara, turizmden, sağlığa, doğal olaylara, afetlere, depremlere, günlük beklenmedik gelişmelere, kazalara, yangınlara, polis-adliye olaylarına, savaşa birçok alanda deneyim, uzmanlık gerektiren bir meslek oldu.
Uzmanlık alanı olarak “köşe yazarlığı”
Gazetecilikte ilk uzmanlık alanı muhabirliktir kuşkusuz. Haber peşinde –gerçeğin peşinde– koşan gazeteci, yazdığı somut haberin olan biteni bütün boyutlarıyla yansıtmadığını gördü zamanla. Mesleğin tarihsel gelişim sürecinde de böyle oldu bu; büyük olasılıkla. Haber, sanırız önce röportajla, yorumla, fotoğrafla desteklenerek bütün boyutlarıyla aktarılmaya çalışıldı. Basında ilk örgütlenme de böyle gelişip boyutlandı. Gazete için haber peşinde koşan muhabirin çalışmaları/yazınsal üretimleri, gazetenin merkezinde yeni yapılanma/örgütlenme gereksinimi yarattı. Haberleri yeniden yazan, yayına hazırlayan düzeltmen editörlerin yanı sıra haber masası şefi (istihbarat şefi), yazı işleri müdürü, yardımcıları vb, çalıştırılmaya başlandı… Bunların yanı sıra olayları yorumlayan yetkin kişi olarak gazete yazarlığı (muharrirliği), “gazeteci yazar”lığı (muhabir-muharrir), gitgide köşe yazarlığını, kurumsal olarak başyazarlığı (şeyhülmuharrir) gündeme getirdi.
Kısaca gazete/basın/medya, gazete yazarlığı ya da bugünkü anlamıyla köşe yazarlığı incelenirken çağdaş gazetecilik süreci ayrı bir dönemsel değerlendirmeyi gerektiriyor. Çağdaş gazeteciliğin başlangıcından (1600’lerin başı) telgrafın, fotoğraf makinesinin, telefonun bulunuşuna değin olan dönemi ilk dönem, radyonun, televizyonun bulunuşu, teleksin etkin biçimde kullanıldığı 1980’lere değin geçen 100-150 yılı (savaşlar dönemi) ikinci dönem, YDD (yeni dünya düzeni) de denilen neoliberilazmin baskın biçimde etkisini gösterdiği uyduların, fiberoptikli, internetli, bilgisayarlı akıllı cep telefonlu telekomünikasyon çağını, yani günümüzü de kapsayan dönem, üçüncü dönem olarak değerlendirilmelidir.
Tarihsel veriler ilk köşe yazısını, yayınlandığı yılı, yayın organını göstermekte yetersiz olmakla birlikte, geleneğin 18. yy.ın ilk yarısında başladığı,19. yy.ın sonlarına doğru sıçrama yaparak geliştiği tahmin ediliyor. Özellikle büyük sarsıntıların yaşandığı 1., 2. Paylaşım Savaşlarıyla 1930’lardaki büyük ekonomik bunalımın yol açtığı sorunların insanlar üzerinde yarattığı haberin yanı sıra yorum gereksinimi modern fikir gazeteciliğinin (ciddi gazeteciliğin) temelini oluşturan köşe yazarlığının gelişimini olumlu yönde etkiledi. Başta İngiltere’de Times, ABD’de Newyork Times (1851), Fransa’da Le Monde (çok sonra/1944), Time olmak üzere dünya çapında“opinion/düşünce” türü denilen gazeteciliğin biçimlenmesini sağladı.
Aydın, önder/lider gazeteciler
(ünlü gazeteciler)
Gazetecilik, oluşumundan itibaren aydınların, entelektüellerin (aydınla entelektüel aynı şey değil. Entelektüellerin çoğu aydın olmaz. Benci, bencildirler genellikle. İyi eğitim almışlardır, bir ya da birkaç yabancı dilin yanı sıra çok şey bilirler. Ama bu bilgilerini halkın, toplumun çıkarından çok kendi çıkarı, gönenci için kullanırlar. Aydınların bazıları da entelektüel bilgi donanımına sahip olamayabilir. Aydının aydın olması için entelektüel gibi çok şey bilmek yerine, halkının çıkarını bilmesi, onu etkin savunabilmesi, halkını aydınlatabilmek için icabında kendini yakabilecek yüreğe sahip olması gerekir.), politikacıların, liderlerin, bilim insanlarının ilgisini çekegeldi. Bununla da kalmadı, aşağıda değinileceği gibi bazı döneminin çok güçlü karakterleri, önderleri/liderleri/yöneticileri, bir gazeteyi kurgulayıp kurmakla yetinmedi ya dolaylı olarak yönetti, yönetim üzerinde baskı kurdu (günümüzde de olduğu gibi), bazıları doğrudan kendi ismiyle, bazıları da mahlasla (eski dil: müstear isimle) yazılar yazdı. Basın tarihi irdelendiğinde birçok ünlünün doğrudan ya da dolaylı biçimde gazetecilikle ilgilendiği görülür.
Bunun yanı sıra bir başka önemli konu da gazetecilikle yazarlığın birbirine karıştırılmasıdır. Ne ki, gazetecilikle yazarlık ayrı işlerdir. Ne ki, ikisi de aynı kulvarda yapılan spora benzer. Biri yüz metre koşarsa öbürü on bin metre ya da maraton koşucusu gibidir.
Kimi önce gazeteci olarak girer bu kulvara. Bir yerden sonra yazarlığa soyunur. Daha sonra yazarlık ağır bassa da gazeteci kimliğini hiçbir zaman unutmaz. Kimi de önce yazar olarak pişer. Yazarlığının doruklarında bir şeyler olur, gazetecilik de yapmaya başlar.
Bu yazarlar için böyledir. Politikacıların ilgisi de anlaşılır bir şey. Ya ünlü ressam, müzisyen, şair, ekonomist (Ekonomi konularında yazılar/makaleler yazmak başka, ekonomi gazeteciliği başka şey)ve daha birçok değişik mesleğin ünlüsünün gazeteciliğe ilgisine ne demeli?
İşte, bizde ve dışarda uzmanlık alanlarının yanı sıra gazetecilik de yapan ünlülerin bazıları:
Napolyon Bonapart, Karl Marks, Vladimir İlyiç Lenin, Benito Mussolini, Sir Winston Churchill, Martin Luther, Comte de Mirabeau, Jonathan Swift, Joseph Addison, George Wilhelm Friedrich Hegel, Alexander Puşkin, Honoré de Balzac, Charles Dickens,
Dostoyevski, Henrik İbsen, Leo Tolstoy, Emile Zola, George Bernard Shaw, Maxim Gorki, Andre Gide, Leo Troçki, Yaroslav Haşek, Ernest Hemingway, Albert Camus, Mahatma Gandhi, Théeophraste Renandot , Christian Friedrich Schubert.
Başka sıfatları, yetenekleriyle tarihteki yerlerini alan bu “ünlü gazeteciler”in arasında Federal Almanya’nın ilk cumhurbaşkanı Theodor Heuss’u, eski Almanya Başbakanlarından Otto Von Bismarck’ı, ABD Başkanlarından Harry Truman’ı, Rus Ozan Aleksandr Puşkin’i, Alman Ozan Heinrich Heine’yi, Türkiye’de koleradan ölen Polonyalı Ozan Adam Mickiewicz’i, Alman İktisatçı Friedrich List’i de saymak gerekiyor.
Bunlar yabancılar. Ya bizimkiler… Yazar, politikacı, şair ve daha birçok meslekten gazeteciliğe bulaşmayan ünlü yok gibi. Eski Başbakanlardan Nihat Erim, Bülent Ecevit bunların başında sayılabilir. Eski Cumhurbaşkanlarından İsmet İnönü bile Ulus Gazetesinde yazılar yazdı.
Ya Atatürk’ün gazeteciliğine ne demeli?
İşte, uzmanlıkları, yetenekleriyle başka alanlarda da tanınan bizim “ünlü gazetecilerimiz”den bazıları:
Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Fikret Otyam, Demirtaş Ceyhun, Selim İleri, Nezihe Araz, Bedri Baykam, Zülfü Livaneli, Mümtaz Soysal, Server Tanilli, Refik Halit Karay, Şemseddin Sami, Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Peyami Safa, Kemal Tahir, Onat Kutlar…
Gazeteci Atatürk
Evet, Atatürk de gazetecilik yapmış. Atatürk’ün gazeteciliğini irdeleyen Mehmed Kemal “Haber Peşinde 50 Yıl” adlı kitabında bu konuya ışık tutuyor:
Atatürk, Suriye cephesinden döndükten sonra politikaya atılmak ister. Atatürk’ün gönlünde o sıralarda kurulmak üzere olan Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nazırlığı yatmaktadır. Ne ki, o sıra eski bir arkadaşı Atatürk’e gazete yayınlamayı önerir. Böylece politikada daha etkili olabileceğini söyler. Bir süre düşünen Atatürk, sonunda öneriyi kabul eder. Evdeki hesap çarşıya uymaz, kendisi de, öneriyi getiren arkadaşı da gazeteciliği bilmediklerinden bir süre sonra zarar ederek gazeteyi kapatmak zorunda kalırlar.
Atatürk, bu deneyiminden Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında yararlanır. İkinci adı Hakimiyeti Milliye, daha sonra Ulus olacak gazeteyi Sivas’ta İradeyi Milliye adıyla yayınlar. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Ulus’un gelişip yurt düzeyinde dağıtılan, okunan bir gazete olması için yakından ilgilenir.
Mehmed Kemal’in kitabında Atatürk’ün gazeteciliği hakkında özetle şöyle deniliyor:
“Atatürk’ün bir de makale merakı vardır. Gazetelerde hoşlanmadığı bir yazı çıktı mı, hemen ona bir cevap yazar, yakınlarından birinin imzasıyla gazetesinde yayınlatırdı. Örneğin ‘Kılıç Ali’ imzası ile Akşam gazetesinde bir makale gördünüz mü, bilirdiniz ki, bunu Atatürk kaleme almış ve yayınlatmıştır. Onun için Kılıç Ali’nin makalesine hiçbir yazar cevap vermez, onunla tartışmak cesaretini gösteremezdi.
Ayrıca Atatürk’ün başyazarları da vardı. Yunus Nadi, Asım Us bunlardandı. Kamuoyuna fikirlerini söylemek istediğinde bunlardan birini çağırır, fikirlerini söyler, bu yolla bir yazı isterdi. Daha olmazsa bazı düşüncelerini dikte ettirir, onların imzasıyla yayınlatırdı.
Hatay sorunu döneminde İstanbul’da Asım Us’un yayınladığı Vakit gazetesinde beş makale çıkmıştır. Anılarında, kendi imzasını taşıyan bu beş makalenin Atatürk tarafından yazılmış olduğunu Asım Us açıkça söyler.
Atatürk’ün resmi yazarları arasında Falih Rıfkı Atay, Siirtli Mahmut, İsmail Müştak Mayakon da vardır. Bunlardan bazıları da kişisel düşünceleri olarak yazdıklarını Atatürk’ün fikridir, diye yutturmuşlardır.”
Komutan Gazeteci Napolyon
Evet, ünlü Fransız Komutan, İmparator Napolyon Bonapart da gazeteciydi. Hem de ne gazeteci… Siz Napolyon’un “Bu gazeteci denen güruhu, bu halkın genel fikirlerini zehirleyen, dışarda aleyhimize kötü bir hava yaratan kişileri ne yapıp yapıp susturmalı” demesine bakmayın! O asker olarak ünlenmeden önce kılıcın yanı sıra kalemin de gücünün ayrımına varmıştı. Henüz yirmi sekiz yaşındayken İtalya seferi sırasında Milano’da “Le Courier de 1’armeé de L’İtalie” adlı gazeteyi yayınladı. Bu gazeteyle Parislileri etkilemek için büyük çaba harcadı. Napolyon, Mısır seferi sırasında da iki gazete yayınladı.
On dokuzuncu yüzyılın başında Paris’te on üç gazete vardı. Napolyon’un iktidara gelmesiyle birlikte bunların sayısı dörde indi. Süreç içinde Napolyon tarafından kurulan ve hükümetin sözcüsü durumunda olan Moniteur, o dönem Fransız basınının en etkili gazetesi sayılmaya başlandı.
Figaro Gazetesi’nin yazarlarından Gabriel Robinet’in yaptığı bir incelemeden anlaşıldığına göre Bonapart Moniteur’un her şeyiyle bir genel yayın müdürü gibi ilgilenirdi. Robinet, Napolyon’un gazeteciliğiyle ilgili olarak şunları yazmıştı:
“Moniteur’un kurucusu, yazı işleri müdürü ve yayınlayıcısı olan Bonapart gazeteye girecek tüm haberleri, makaleleri sıkı sıkıya kontrol eder, prova sayısını uzun uzadıya gözden geçirir ve nihayet gazetenin baskısından dağıtımına her şeyiyle bizzat ilgilenirdi. Bonapart, gazetede çalışan redaktörlerin birer ‘des hommes attaches’ olmalarını, yani kendisine körü körüne bağlanmalarını isterdi. İmparator Bonapart’ın kurduğu ‘Propaganda ve İstihbarat Bakanlığı’nın hazırladığı haber ve yorumları yazı işleri müdürü Napolyon Bonapart günü gününe Moniteur’e aktarırdı. Böylece Napolyon’un döneminde hükümet fiilen gazetecilik yapmış oldu.”
Bonapart birçok siyasi, ekonomik, diplomatik sorunun yanı sıra güncel konularda da yazdı. Örneğin, bir sahne sanatçısı kadının cenazesinde dini tören yapmaktan kaçınan Curé de Saint Roch adlı din adamını Moniteur’da sert dille eleştirdi. Onu daha sonra savaş alanına gönderdi.
Savaş Muhabiri Marks
Dünyanın sosyalist ilk günlük gazetesi sayılan Neue Rheinische Zeitung’u kurup yöneten Karl Marks, filozofluğu, kuramcılığı, kısaca düşün adamlığının yanı sıra etkin gazeteciliği ile de tanınırdı.
Marks, yaşamı boyunca yasaklanan ya da iflas ettiği için yayınına son verilen birçok gazete çıkarıp yönetmişti. Avrupa’da bir yandan gazete yayınlarken bir yandan da Newyork Tribune Gazetesi’nin Avrupa muhabirliğini yaptı. Haftada iki yazıyla İngiliz partileri ve Kırım Savaşı üzerindeki görüşlerini yeni dünyaya aktaran Marks, İtalyan Avusturya Savaşı’nı Neue Rheinische Zeitung adına izledi. Gerillaların vur-kaç taktiğiyle savaşlarının düzenli orduları yıprattığını bu savaşta gözlemledi. Denilir ki, Mao ülkesinde kendisini iktidara taşıyacak devrimi gerçekleştirirken Marks’ın bu gözlemlerinden yararlanarak gerilla savaşını etkin biçimde uyguladı.
Oldukça coşkulu bir üslupla kaleme aldığı yazılarının çok etkileyici olduğu belirtilen Marks çetin bir polemikçi, başarılı bir makale yazarı olarak tanınıyordu.
Gazeteci Lenin
Rusya’da 1917’de gerçekleştirilen Ekim Devriminin önderi eski soyadı Ulyanov olan Vladimir İlyiç Lenin’in devrim mücadelesinde de gazetecilik önemli bir yer tutar. Sibirya’da sürgünde bulunduğu 1901’de Sarya adlı dergide “Rus Sosyaldemokratlarının Amacı” adlı makalelerini “Lenin” mahlasıyla yazmıştı. Bundan böyle soyadını Lenin diye kullanan ünlü devrimci, kuramcı, devlet adamı V.İ. Lenin, Iskra, Wperyod, Nowaya Shisn, Proletarii, Swesda ve Pravda gibi gazeteleri yayınlayıp yönetti.
Churchill de Gazeteci
İkinci Paylaşım Savaşında İngiltere’nin ünlü Başbakanı Sir Winston Churchill Marlborough Dükü’nün torunu olarak sadece soylu bir politikacı değil. Yaşama askeri eğitimle başlayan Churchill, iyi politikacı, iyi diplomatlığının yanı sıra iyi de gazeteciydi. Hani, ne yapmışsa iyisini yapmış demek doğru olur Churhill için.
“Subaylığı gazetecilikle değiştirdim” diyen Churhill, 1895’de çiçeği burnunda bir teğmenken ordudan izin alarak Daily Graphic Gazetesi’nin muhabiri olarak Küba’ya savaşı izlemeye gitti. Küba’da savaş alanında yaptığı röportajlarla adını duyurdu.
Daha sonra Hindistan’ın kuzeybatı sınırında Pathanlar’ın başkaldırısını da savaş muhabiri olarak izledi. Yaptığı röportajlar Daily Telegraph ve The Pioneer’da yayımlandı.
Ardından Morning Gazetesi’nin muhabiri olarak önce Sudan seferine katıldı, sonra Güney Afrika’da patlayan Boer Savaşı’nı izledi. Savaşta Boerler’e tutsak olan Churchill bir yolunu bulup kaçınca başına ödül konuldu.
Güçlü gözlem yeteneği ve kıvrak kalemiyle yazdığı röportajlarla iyice ünlenen Churchill’in gazeteciliği subaylığını gölgede bıraktı. Churchill yüzyılın başında önemli gazetecilerden biri sayılıyordu.
Faşist Gazeteci Mussolini
Sosyalist bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen ve kendisi de yirmi beş yaşına dek sosyalist olan Mussolini, adını tarihe “dünyanın en büyük faşistlerinden biri” olarak biraz da gazetecilikteki başarısıyla yazdırdı, denilebilir.
İlk gazeteciliğini doğduğu Predappio kasabasında yapan Mussolini, birçok gazetede çalıştı, yöneticiliğinin yanı sıra başmakaleler de yazdı. Kendinin kurduğu faşist partinin organı ve hükümetin sözcüsü olan Popolo D’italia’da aralıksız yazdığı başmakalelerde zaman zaman siyasi buyruklarını da sütunundan duyurdu.
İtalyan Gazeteci ve Yazar Luigi Barzini, Mussolini’nin gazeteciliğini şöyle anlatıyor:
“Ne denirse densin Mussolini, gerçek bir gazeteci ve kendi çağının belki de en iyi gazetecisiydi. Onun yazı işleri müdürlüğü zamanında Avanti’nin günlük baskısı elli binden iki yüz bine yükseldi. Mussolini, gazeteciliğiyle aklı başında, okumuş azınlığa değil, daha çok ilkel duygularla hareket eden kitleye döndü ve bu dönüş onu halkın sesi ve devlet adamı yaptı. Gazetecilikte gerçeği bildirmeyi, objektifliği, hatta dürüstlüğü bir yana koydu. Hangi biçimde olursa olsun halk kitlelerini sürekli dalgalandırmak ve heyecan içinde tutmak için elinden geleni yaptı. Toplu ızdırap olaylarını kurcalamakta, bunları dramatize ederek gazetesinde göstermekte ustaydı. Eğer İtalyanlar, İngilizler gibi meraklı gazete okuyucusu olsalardı, Mussolini’nin yönetimindeki Avanti’nın günlük baskı sayısı iki ya da üç milyona yükselirdi.”
(*) Çetin Yiğenoğlu, Metelikten Medyaya / Anı-İnceleme-Deneme Çağdaş Yayınları 1996 (Büyük oranda yararlanılan kaynak)
GAZETECİLİĞİMİZİN 21. YÜZYILA YOLCULUĞU (*)
Daha önce de değinildiği gibi Türkiye’de basın yaşamı 19. yüzyılın ikinci yarısında canlandı. Bu görece bir canlılıktı. Daha önce hiç gazetesi, hiç okuru olmayan bir toplumda gazeteler yayınlanıyor, bu gazeteleri –az sayıda da olsa– birileri okuyordu. Bu az okuma Türk Basınının kaderiydi sanki. Ama bu hep yakınılan az okumanın sorumluları nedense hiç aranmadı. Bunun sorumluları arasında politikacılar, devlet adamları, gazete sahipleri başta, yanı sıra halk da olmak üzere herkesi saymak gerekiyor.
Osmanlı dönemiyle Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda tek iletişim organı gazeteler az okunuyordu. Bunun nedeni basit; okuma-yazma bilen insan sayısının azlığından başka bir şey değil. Bunun baş sorumluları ise yüzlerce yıl matbaaya izin vermeyen, halkı okumaya özendirmeyen (okumayı öğretmeyen) devlet yöneticileridir.
Süreç içinde okur-yazar sayısı oransal olarak arttı, artmasına ama bu kez de halkın okumaması için yine elden gelen yapıldı. Böylece, zaten “okuma özürlü” olan toplum her zaman “okumaz” oldu.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, dünyadaki gelişmelere koşut, basında düz baskı makinelerinden rotatiflerle baskı düzenine geçildi. Toplumumuz matbaada olduğu gibi rotatif, tipo baskı tekniğini, ofset tekniğini de Batı’dan aldı. (Hâlâ almaya devam ediyoruz. İnternet, bilgisayar, akıllı telefon vb. Bu “uygarlık-kültür” kavramlarıyla ilgili bir yapılanma. Klasik bir yaklaşıma göre “uygarlık” bilgisayarı yaratmaksa “kültür” yaratılmış aygıtı/aracı (bilgisayar, akıllı telefon, uçak, tren) yöntemince kullanma yetisi, becerisidir. Bu, üretmediğiniz bir şeyin kültürünü yataramazsınız demektir. Eğer, matbaayı, tipo ya da ofset baskı teknolojisini Batı’dan almışsanız, onun kültürüne mahkumsunuz demektir. Gazetecilik, medya, matbaacılık alanında yaygın biçimde yüzlerce yıldır yaşayagelmekte olduğumuz da bu. Batı, emperyalist Batı, bize, bizim gibi ülkelere herhangi bir alanda teknolojik bir araç, gereç, aygıt satmışsa kendisi mutlaka yeni bir modelini üretmiştir.)
Yüz yıl öncesindeki bu yeni teknik, ucuz maliyetinin yan ısıra yüksek tiraj olanağı da sağlıyordu. Söz konusu teknolojiden 1960’lı yılların sonuna dek yararlanıldı. 1970’lere doğru, yanlışların başlangıcı olarak görülmesi gereken, o dönemde Türkiye için oldukça lüks sayılabilecek ofset teknolojisine geçildi.
1970’li yıllarda toplam günlük gazete satışı iki milyonu biraz aşarken günde yirmi milyon baskı yapabilen makineler Babıali’ye getirildi. Bu, yüzde doksanlık atıl kapasite, renkli, kısa haberli, boş içerikli gazetelerin ortaya çıkışına neden oldu. Çok satışa, çok reklama, çok kazanca yönelik bu model, umulan satışı sağlamadığı gibi gazetelerin sayfa sayısının masrafını daha düşük ilan yüzdesiyle karşılama yöntemi gazete gelirlerini düşüren etkenlerin başında geldi. 1970-1990 arasındaki yirmi yıllık dönemde en yüksek tirajlı altı gazetenin sayfa sayısı iki katından fazla artmış, ancak sayfa yüzölçümündeki reklam yüzdesi 33’ten otuza gerilemişti. Oysa yüzyılın başlarında yüzde 19’u aşmayan reklam geliri, ticari modelin geliştiği 1975 yılına dek yüzde 34’e yükselmişti. 1990’a değin teknolojik yeniliklerle daha da renklenen, buna koşut sayfa sayısı artan büyük gazetelerin ortalama reklam yüzdesi 1910’lardakine çok yakın bir düzeye, yüzde 21’e dek inmişti. Yüzyılın başından farklı olarak bu tür ticari gazetelerin böyle bir teknolojiyle üstelik satış rakamları değişmeden yeterli oranda kazanç sağlamaları olanaksızdı. 1970’lerin yanılgısı gazetelere sürekli teknoloji yenileme eğilimi aşılarken içerik aynı oranda gelişememiş, yeni teknolojinin getirdiği çok satma gereksinimi de boş içeriği destekleyince basın teknolojik-ekonomik- içeriksel bir kısır döngünün içine düştü. Reklam gereksinimi çok satışı gerektirmiş, çok satmak için yeni teknoloji getirilmiş, ancak alınan reklam teknolojinin ekonomik yükünü karşılayamamış, içerikte önemli değişiklik olmadığı için satış artmamış, satış artmadığı için de reklam alamamıştı.
1990’larda basın
Böylece 1990’lara gelindi. 1990’ların başında dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’nin gündemi de öyle sık değişiyor, öyle olağanüstü günler peş peşe yaşanıyordu ki, pek çok sorun gibi basının, gazetecilerin sorunları da ister istemez geri planda kaldı.
Türkiye, Körfez Savaşı öncesinde bir değişim sürecinden geçiyordu. Toplumsal geleneklerle görenekler bu süreçte birer birer yok olmaya başladı. Pek çok şeyin erozyona uğradığı toplumda bu gelişmelerden payını alan basın hızla yıpranma sürecine girdi.
“Dördüncü güç” ya da “Denetleme erki” diye tanımlanan “demokratik rejimlerin vazgeçilmez unsuru”, “ülke sorunlarının tartışılmasında önemli araç basın”, kendi sorunlarıyla bunalmıştı.
Bunalım-tekelleşme
Çağdaş, uygar insan çevresinde, dünyada olup bitenlerden haberdar olmak ister. Bu, insanların en temel haklarından biri. Bu hak, 1990’ların başındaki Türkiye’de bilinen çeşitli klasik engellemelerin, baskı grupları tehdidinin yanı sıra büyük sorunların baskısı altına girdi.
Basın/medya sektöründe yaşananlar nedeniyle basın/iletişim özgürlüğü, sansür, özdenetim, saygınlık, güvenilirlik kavramları ilk sırayı “bunalım”la “tekelleşme” kavramlarına bıraktı.
1990’da çirkin yüzünü gösteren, 1991’de yaygınlaşan bunalım, basının demokratikleşme sürecisindeki rolünü sarsacak boyutlara ulaştı. (Kuşkusuz burada hangi demokrasi diye düşünmek gerek) 1990’ların başında bunalımın kamuoyunun haber alma özgürlüğünü engelleyecek boyutlara ulaşmasından, kötü gidiş durdurulmadığında toplumun iyice duyarsızlaşmasından, gitgide kamuoyu bilinci olmayan toplum yaratılmasından korkuluyordu. (Korkulan, 21. yy’ın ilk çeyreğinde gerçekleşti)
Bu dönemin gazeteciler açısından en acı yanlarından biri binlerce gazetecinin işsiz kalmasaydı. İşsiz kalan gazeteciler çaresiz basın dışı işlere yöneldi. O günlerde işsiz gazetecilerin intihar girişimleri, ruh sağlığını yitiren gazetecilerin hastanelerde tedavi altına alınmaları gazetelerde günlük olağan haberler arasında yer alıyordu.
Binlerce gazetecinin işsiz kalmasının yanı sıra, gazeteler birer birer kapanıyor, tekellerin eline geçtiği için kapanmayan gazete işyerleri ise sendikasızlaştırılıyordu.
Medya çeşitlenmesi
Teknolojik gelişmelere koşut iletişim araçlarının da çeşitlendiği, kimi çevrelerce “medya çeşitlenmesi” diye tanımlanan bu süreçte özel radyolarla televizyonların hukuksal altyapısı olmadan yıllarca çalışmasına izin veriliyor, buna devlet yönetimindeki güçlerce de göz yumuluyordu.
Özel radyolarla televizyonlar hukuksal kuralların dışında olmanın getirdiği rahatlık içinde yayın yaparken kendi kurallarını kendileri yaratmışlardı. O dönemde, kişilik haklarının zedelendiği, Türkçe’nin “en iyi biçimde” bozularak sunulduğu programlar en çok izlenilen –rating yapan– yayın olarak övülmeye, kabul edilmeye başlandı. Saçma sapan bir “özgürlük anlayışı” adına yapılan saldırılar toplumun değişik kesimlerinde rahatsızlıklar yaratınca Anayasa’nın 133. maddesi değiştirildi. Daha sonra 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa çıkarıldı. Böylece özel radyolarla televizyonların kurulmaları, yayın yapmalarıyla ilgili anayasal, yasal engeller ortadan kaldırılmış oldu.
Yasal düzenlemelerden sonra Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) oluşturuldu. Yasal yetkilerinin sınırları olabildiğince geniş tutulan RTÜK, radyolara, televizyonlara yayın izni, lisans verme, frekans tahsis etme yetkileriyle donatıldı. Daha da önemlisi, RTÜK’e izin koşullarının ihlali ya da yayın ilkelerine uyulmaması durumunda radyoların, televizyonların yayınlarını durdurmadan daha kötüsü yayın kuruluşunun iznini iptal etme yetkisinin verilmesiydi.
Bunun yanı sıra, RTÜK üyelerinin Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin adaylarından seçilmesi, büyük yetkilerle donatılması “tarafsızlık” ilkesi açısından her zaman tartışma konusu olacaktı. Çünkü, 3984 sayılı yasa çıkarılırken acele edilmişti. Basın Yasası ile ilişkileri dikkate alınmamıştı. RTÜK’e yayın durdurma, lisans iptal yetkisi verildiği göz önüne alınırsa Ceza Yasası bakımından doğabilecek sonuçların düşünülmediği anlaşılır. Ne yazık ki, “Ne olursa olsun, bir an önce yasa çıksın” mantığıyla hazırlanan yasa TBMM’den geçirilmişti.
İletişim dünyamızdaki tüm olumsuz gelişmeleri, yaşanılan bunalımı, yalnızca ekonomik nedenlere bağlamanın, serbest piyasa ekonomisinin doğal sonucu saymanın olanağı yok. Bu noktaya gelinmesinin pek çok nedeni var. Eski siyasi iktidarların “Basını Denetleme” gerekçesiyle baskıcı, müdahaleci yaklaşımı, bazı basın holdinglerinin gazetecilikle ilgisi olmayan yarışı, yanlış yatırım, yanlış pazarlama, yanlış yayın politikaları bunalımın temel etmenleriydi.
Kişi başına düşen gazete bakımından Türkiye, Avrupa’ya göre “yine” en geri ülkeydi. Türkiye’nin nüfusu İngiltere’nin nüfusuna ulaşmıştı. Ancak, İngiltere’de gazetelerin günlük tirajı otuz milyon olmasına karşın Türkiye’de iki ile üç milyon arasında değişiyordu.
Basındaki bunalımın nedenlerini iyi kavrayıp doğru çözümler üretebilmek için 1960’ların sonlarına bakmak gerekir. Daha önce de değinildiği gibi söz konusu yıllarda Türk Basını “savurganlık” diye nitelenebilecek yatırımlarla “ofset” denilen dünyanın en modern, en pahalı teknolojisini getirmişti. Türk Basını, bir kısır döngü içine girmesine yol açan bu teknoloji yarışını 1990’larda yaşanan tekelleşme, yanı sıra bunalım sürecinde de sürdürdü; hâlâ sürdürüyor. Oysa her gün altmış milyon gazetenin satıldığı, teknolojik yönden dünyada önder konumdaki Japonya’da basın, Türkiye’ye göre en gelişmiş teknolojiyi kullanıyor olmalıydı. Ama, üzülerek belirtelim ki bu böyle değil.
1960’lı yılların sonlarındaki yanılgının getirdiği çok satma gereksinimiyle gelen hırs, doğal olarak basını lotarya-promosyon açmazına düşürdü. Maliyet artışına koşut, gazete fiyatları da arttı. Serbest pazar ekonomisi koşullarının egemen olduğu ülkede, gazete satışının düşük kalmasında arz-talep yasası da etkili oldu. Dar gelirli halkın büyük bölümü için gazete fiyatları çok pahalıydı.
Lotarya-promosyon sefilliğimiz
Türkiye’de ilk promosyon denemesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1929) Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilirken uygulamaya konulmuştu. Latin harfleriyle okuma bilenlerin sayısının azlığı nedeniyle gazeteler büyük tiraj kaybına uğramıştı. Yeni okuyucu kazanma yöntemleri ararken “-ucuzluk kuponu- dahice buluşu”yla promosyon tuzağına düşüldü. 1960’dan sonra ise daha çok satmak, yapılan gereksiz yatırım harcanan kaynağı bir an önce geri döndürmek için masum armağan çekilişleriyle başladı lotarya (çekiliş-piyango), promosyon (armağan) çılgınlığı. Oysa gazetelerin “gazetecilik” amacıyla piyasaya sunulduğu 1950-1970 arasında birkaç lotarya girişimi kamuoyunda benimsenmemişti. Ne ki, basının altyapısında pahalı yatırıma yönelim lotaryayla promosyonu zorunlu bir satış politikası olarak dayattı. Böylece, gazetecilik yerine esnaflık yeğlendi. Gittikçe okur yerine taksitle mal satışı yapılan pazarda müşteri olabilecek sabit ya da dar gelirli kitleye yönelindi. Önce bir gazete belirli merkezlerde açtığı mağazalardan alışveriş yapmak koşuluyla karşılığında mutfak araç-gereçleri verdiği pay kuponları dağıttı. Daha sonra lotarya-promosyon yarışının kıran kırana sürdüğü yıllarda “pay kuponu” uygulaması bütün mağazalarda kredi kartı gibi geçen “indirim çeki”ne dönüştürüldü.
Gazeteler zamanla akla gelen, gelmeyen, okuyucuya gerekli, gereksiz, her şeyi verdi. Verilen armağanlardan bazıları şöyle:
Bayram şekeri, yağ, tuz, çay, çay şekeri, kibrit, deterjan, traş makinesi, walkman, plastik oyuncak maketleri, karton oyuncaklar derken radyo, bisiklet, televizyon, video, örgü makinesi, kat kaloriferi, tarla, daire, villa, yalı, kaplıca evleri, devre mülk evler, Boğaz Köprüsü’nün açılış törenine katılma (Anadolu’dan geliş-gidiş uçakla), züccaciye çeşitleri. (Gazeteler bu yüzden züccaciye dükkanlarına benzetildi)
Yarış kızıştıkça armağanlar büyüdü. Örneğin, gazetelerden biri “Yalı vereceğim” diyorsa rakibi, sözünü yerine getirip getiremeyeceğini düşünmeden “Uçak vereceğini” açıklıyordu. Olaya “Benim gazetem seninkini döver” ruh haliyle yaklaşılıyordu. Biri makarna vermişse öbürü makarna nasıl pişirilir kitabı, biri diş macunu vermişse öbürü diş fırçası, biri müzik kaseti vermişse öbürü vaaz ya da mevlid kasedi veriyordu. Biri yemek yapma kitabıyla sürdürmüşse yarışı, öbürü yemek yapma kartlarıyla karşılık veriyordu. “Hamle” sırası gelen gazete bu kez mantımatik (mantı yapan aygıt) veriyordu okurlarına. Bir gazete okurlarına bornoz vermişse rakip gazete hemen “çocuklara bornoz” kampanyasını başlatıyordu. Bazıları ise kefen, mezar yeri veriyordu.
Sahibi büyük tekeller olan bu gazeteler arasındaki yarışa bazı yörelerdeki yerel gazeteler de bütçelerinin elverdiğince katılıyordu. Örneğin, bir gazete “Peyniri bizden, simidini sen al” sloganıyla gazetenin yanında bir parça eritme peynir verdi.
Promosyon politikası, basın dünyasına işleviyle hiç ilgisi olmayan, olmaması gereken “Çekilişsiz-kurasız”, “Süper kupon”, “Mega kupon”, “Altın kupon”, “Mega Kral Kupon” gibi sloganlarla kavramları da getirdi.
Bir ara promosyon gerilerken lotaryanın gücü keşfedildi. Yedili ganyan, bingo, yirmi bir, kazı kazan; tombala!
Sonunda öyle bir noktaya gelindi ki lotarya-promosyon gazeteciliğiyle tefeci-bezirgan çığırtkanlığı yapmaya başlayan medya dünyasında her şey birbirine karıştı.
“Pezevenk gazete”
Gelinen noktada lotaryanın yanı sıra promosyonun yine aynı coşkuyla sürdürülmesinde yarar görüldü. Bir gazete 1970’lerde yaptığı bir kampanyada kupon biriktirerek katılınacak çekilişte kazanacak şanslı okura dönemin üç vamp kadınından (Feri Cansel, Figen Han, Melek Görgün) biriyle akşam yemeği yedireceğini açıkladı. Gazetenin adı Babıali kulislerinde “pezevenk gazete”ye çıkınca yayın, program sona erdirildi. Bu olaydan yaklaşık on beş yıl sonra bir gazete, prezervatif dağıtınca yayınına daha sonra son verilen bir bulvar gazetesinin son sayısında (özünde çılgın yarışı yermek için) bir kadının fotoğrafı yayımlanarak şu promosyon anonsu yapıldı:
“Otuz kupon getiren bu kadınla bir gece geçirecek!”
Liderler figüran olunca
O dönem, sık sık promosyon dampinglerinin yapıldığı sektörde çılgınlık “Kültür promosyonu”yla sürdürülünce kelimenin tam anlamıyla kıyamet koptu. Çılgın yarışın “Ansiklopedi savaşı”na dönmesine bir gazetenin Nobel ödüllü kitapları vermesi yol açtı. Meydan Larousse, Ana Britannica, Grolier, Temel Britannica, Memo Larousse, Cinsel Bilimler Ansiklopedisi, Sağlık Ansiklopedisi, Osmanlı Tarihi, Türk Tarihi Ansiklopedileri, Spor Ansiklopedisi derken Türkiye “Ansiklopedi Cenneti”ne dönüştü.
Ömürlerinde tek kitap okumamış insanlar evlerinin salonundaki büfeye biblo alır gibi bir süs unsuru olarak ansiklopedi alma yarışına girdi. Evdeki kütüphane raflarına kitapçılardan metreyle kitap alma bu dönemde alışkanlığa dönüştü.
Ne ki, insanlar yine de aldıkları gazeteyi okumuyordu. Reklamların etkisiyle ansiklopedi sahibi olmak için parasını ödedikleri gazete de okunmuyordu. Çoğu insan, ansiklopedi sahibi olmak için parasını ödeyip aldığı gazeteyi kuponu kestikten sonra gazete bayiinde bırakıyordu. İşte, bu yaklaşımın etkisiyle promosyon programı biter bitmez gazete tirajları eski düzeyine düşüyordu. Gazete yöneticileri bu nedenle tirajı düşürmemek için promosyon programlarını peşpeşe uygulamaya koyuyordu.
Böylece sonunda bir kavgaya, bir savaşa dönüştü lotarya-promosyon rekâbeti. Reklam filmlerinde siyasi parti liderlerinin figüranlık yaptığı bu kavga, basını, halkın bilgilendirilmesi, aydınlatılması, kamuoyu oluşumunun serbestçe sağlanması gibi temel işlevini yerine getiremez duruma getirdi. Ayrıca, milyonlarca ansiklopedi basımının yarattığı aşırı talep, gazete kağıdı fiyatının artmasına yol açtı. Bu ara gözardı edilen bir başka gerçek de yüzde altmışı işsiz basın emekçilerinin durumuydu. Bir yandan sendikasızlaştırma çalışmaları sürdürülen sektörde “patronun vicdanına kalmış” ücret politikaları uygulanırken bir yandan promosyonla, lotaryayla milyarlar savruluyordu.
Bu sorumsuz uygulamalarla insana yatırım yapılmadığı için sektörün geleceği başka açıdan da tehlikeye düşürülüyordu.
Devletin payı
Bu kavganın, bu savaşın daha da keskinleşip sürmesinde ulusal kültür açısından önlem alması gerekirken tersini yaparak gazeteleri destekleyen devletin de payı büyüktü. 1995 Temmuz’unda Promosyon Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle gazeteler armağan (promosyon) için verdikleri teminat yükünden kurtuldu. Bu onlara söz verdikleri armağanları bir yıl gecikmeyle verme olanağı sağladı. Değişiklikle promosyon için yapılan tüm harcamalar “gazete satışını artırmaya yönelik” kabul edildiği için yasa gereği mali kayıtlara gider diye kaydedilerek reklam giderleri gibi vergi matrahından düşülmeye başlandı.
Yönetmelik değiştirilmeden önce “Şahsi/kişisel teminat” zorunluluğuyla bir gazetenin promosyonda söz verdiği herhangi bir eşyanın en az toplam değeri kadar banka teminat mektubu ya da gayrımenkul ipoteği göstermesini hükme bağlıyordu. Yönetmelikte yapılan değişiklikle geniş anlamda maliyet toplumun diğer kesimlerine –yani doğrudan doğruya halkın sırtına– yüklendi.
Böylece gazeteler promosyondan kazanç elde etmeye başladı.
Mahmutpaşa yasaları
Kavganın büyümesine koşut, gazetelerde promosyon müdürlükleri genel yayın müdürlüklerinin önüne geçti. Sektörde Mahmutpaşa işportacılığından medyanın lotarya-promosyon tezgahlarına “mayna yapan” (atlayan/geçen) satıcıların borusu ötmeye başladı.
Lotarya-promosyon savaşının görünür yüzü “pazar kavgası”ydı. Ama bu, bildiğimiz “okur pazarı” değildi. Ardında gazetelerin, televizyonların, radyoların sahibi olan tekellerin otomotivden beyaz eşyaya, züccaciyeye, emlaktan inşaat sektörüne değin hemen hemen ekonomik yaşamın tüm alanlarına yönelik pazar kavgası vardı. Elde kalmış ürünleri depolarda çürümeye terketmek yerine medya promosyonculuğuyla gerdeğe sokmak gibi bir şeydi bu.
Aynı zamanda, gazetelerin gazetecilik işlevini yerine getirmek ya da satışını artırmak için rüşvet olarak armağan vermesi değil de bir başka anlatımla taksitle ürün satmak amacıyla gazetelerin tanıtım kataloğu gibi tüketicilere ulaştırılması demekti. Büyük üretici ya da dışalım yapan şirket yöneticileri kimbilir, belki de Anadolu’daki şubelerle acentaların hantallığı karşısında “medya”nın dinamik, atak yapısından yararlanmak istemişti. Nedeni ne olursa olsun bu durum Anadolu’daki esnafı, bir başka deyişle küçük ticaret burjuvazisini oldukça olumsuz etkiledi. Gelişmelerden çok huzursuz olan esnafın “iflas ediyoruz” türünden çığlıkları duyuluyor, ama ellerinden pek bir şey gelmiyordu.
Sonunda tiraj patladı
Promosyon çılgınlığı bir gazetenin televizyon vermeye kalkışmasıyla doruk noktasına ulaştı. Tiraj ibresinin bir anda tavanı vurması üzerine başka bir gazete televizyon vermeye kalkınca, öbür rakipler de promosyonda yeni bir alicengiz oyunu üretti. Türk basın tarihinde ilk kez Ağustos 1995’de “tiraj patlaması”na tanık olundu. Toplam tiraj altı milyonu aştı. “Medya tekelleri” bu “başarı”yla övünürken tiraj artışının asıl nedeni sonradan anlaşıldı. Promosyon müşterileri daha çok sayıda armağan almak, mutfaktaki eksiğini tamamlamak için taksitle mal alır gibi ödeyeceği taksit miktarını artırırcasına aynı gazeteden birden fazla almaya başlamıştı. Birden çok seçenekle değişik armağanlar verdiğini ilan eden bir gazete her ürün için ayrı kupon istiyordu. Bu, promosyon müşterilerilerinin aynı gün yayınlanan gazeteden armağan sayısı kadar gazete alması demekti. İşte, ağustosta tiraj patlamasının gizi buradaydı.
Kendi çapında rant peşinde koşan promosyon müşterileri de daha önce yaşanan “bankerlik, bankaların batışı” gibi üçkağıtlardan dilleri yandığından promosyonla televizyon, buzdolabı kampanyasına karşı da kaygılıydılar. Sorun gazetenin bu kadar televizyonu hak sahiplerine veremeyeceği noktası üzerinde odaklanıyordu. Deniliyordu ki “Bu adamlar bu işten kaçmanın bir yolunu bulur. Örneğin, tek kupon eksik olsa televizyon alınamayacağına göre son bir haftada gazeteyi iki yüz bin eksik basabilirler. Sonuçta piyasada gazete bulunamayacağı için kuponlar eksik kalır. Bu da gazete yönetimini televizyon verme yükümlülüğünden kurtarır. Halk da bir yıl süreyle söğüşlendiğiyle kalmış olur.”
Sonuçta ise her basın tekelinin sonu “PA” ile biten pazarlama şirketlerince denenmişi deneme şapşallığıyla sürdürülen lotarya-promosyon oyunundaki açmazı gördükçe sinirden insanın içindeki gizli kahkahaların makarası boşanmaya başladı.
Savaşın nedeni
Savaşın nedeni, “kökü derinlerde” olan bir çıkar çatışmasıydı. Bu çatışma çoğu zaman siyasi çıkarlardan da kaynaklanabiliyordu. İşte bu yüzden, kavga şiddetli geçtiği için “savaş” diye tanımlanıyordu. Gazetelerin sayfalarında zaman zaman adeta “meydan savaşları” yapılıyordu. Kamuoyunun gözü önünde “medyanın devleri” ellerindeki güçlerini, silahlarını toplum çıkarı uğruna yüce bir işlev için kullanmak yerine, birbirlerinin “kirli çamaşırları”nı ortaya dökerek kendilerinin cüce çıkarları için kullanıyordu. Bu durum, birbirlerini karalayıcı, sahtekârlıkla suçlayıcı yayınlarıyla zaten tartışılır durumdaki “güvenilirlik” kavramını ciddi biçimde sarsıyordu. Gelişen olaylar, tarihinin en büyük bunalımını yaşayan basını sonunda bütün mesleki değerlerin yitirilmesi noktasına getirdi.
Bu çapul ortamı geçmişin cılız birikimlerini geleceğe taşıyacak, geleceğin açılımlarının olgunlaşmasını sağlayacak geleneklerle görenekleri tahrip ederken genç gazeteci kuşağının geleceğiyle birlikte bu konudaki iyimser düşleri de kirletiyordu…
Neler yitirildi neler?
1990’ların başında başlayan kaos ortamında basın emekçilerinin kağıt üzerinde görülen –yasal– haklarının hemen hemen tamamı, güçlü “medya tekelleri”nin bunalımı gerekçe gösteren baskıcı, zorlayıcı tutumları karşısında kullanılamaz duruma geldi. Cumhuriyet Gazetesi ile Anadolu Ajansı dışındaki basın kuruluşlarında çalışanların tümü sendikadan (TGS-Türkiye Gazeteciler Sendikası) istifaya zorlandı.
1961’den sonra gazetecilerin en büyük düşü, beklentisi, tutkusu kadroya alınmaktı. 1990’larda ortaya çıkan yozlaşmadan önce 212 sayılı yasa kapsamında sözleşme yapmak bir gazeteci için iş güvencesinden öte “rüştünü, liyakatini kanıtlamak”, itibar kazanmak gibi kavramlarla tanımlanabilecek bir başarıydı. 1990’larda 212’yi bir kenara bırakın, sendikasızlaştırmayla birlikte basın emekçilerinin büyük bölümü işlerini yitirdi. Kalanların bazılarıyla işe yeni başlayanların büyük bölümü 212 sayılı yasanın ayrıcalıklı korumasından uzak, 1475 sayılı genel iş yasasına uygun konumda çalıştırılmaya başlandı.
Bu gelişmeler karşısında birçok gazetecinin “gıkı” çıkmadı. Kendileri sendikalaşmayı becerememiş bu gazetecilerin içinde bulundukları ikileme bakmadan sendikalaşma konusunda yazılar yazıp programlar hazırlayarak yaptıkları çığırtkanlıklar ise şaşkınlıkla izlendi.
1990’lı yıllarda sesi çıkmayan bu gazetecilerin tutumu karşısında 1908’le1961’deki onurlu mücadeleleriyle birçok çağdaş olanağı kendilerinden sonraki kuşaklara altın tepsi içinde sunan gazetecilerin emeklerinin boşa gittiğini düşünmek bile sağduyulu gazetecilerin içini sızlattı.
Beceriksizliğin adı
O günlerde, Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulunda basınla basın mensupları üzerinde yapılan bir araştırmada gazetecilerin mesleki örgütlenme, haklarına sahip çıkma konusundaki tutumları şöyle yorumlandı:
“Gazeteciler kendi mesleki çaba ve hakları söz konusu olduğunda hiç kendilerinden beklenmeyecek kadar beceriksiz ve zavallıdırlar. Gazeteciler her şeyi bilen, her şeyi öğreten, yönlendiren insanlar, çok büyük problemlerle gün boyu uğraşır ve ülkeyi yönetenlerle iç içe yaşarken çok basit kendi mesleki sorunlarını çözmede inanılmayacak kadar beceriksiz, örgütsüz ve güçsüzdür. Toplumun aynası olarak kabul edilen ve toplumun her türlü sorununu dikkatlere sunan basın, kendisinin çok hayati sorunlarına karşı umarsız, duyarsız ve seyirci konumundadır.”
“Haklı söze hacı emmin ne desin” diye bir söz var. Yukarıdaki sözler 1961’de kazanılan mevzileri bir kurşun bile atmadan 1990’larda terkeden gazetecilere “ithaf” olunur.
1990’ların ilk yarısında gelinen noktada bir basın mensubu olarak gazeteciler neredeyse sokağa çıkamaz duruma gelmiş. En azından yaralarını (basındaki kirlenmeyi) soranlardan usanmışlardı. Yaralarını kaşımak isteyenlere bıyık altından gülerek yine de yanıt veriyor, örneğin şöyle diyorlardı:
“Ünlü Ozan Özdemir Asaf’ın, ‘Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu,/ Birinciliği beyaza verdiler, dediği gibi -Türkiye’de bütün meslekler kirleniyordu, birinciliği basın aldı-‘”
Basın meslek örgütleri
Bu gelişmeler üzerine o günlerde şöyle yazmıştım:
“Biz, yeri geldiğinde birey olarak haksız saldırılara karşı durmaya çalışıyor, dilimizin döndüğünce savunmamızı yapıyoruz ama meslek onurunu savunacak güçlü bir meslek örgütünden yoksun olduğumuzdan bu cılız, bireysel çabaların yetersizliği hemen sırıtıyor.
Biz gazetecilerin örgütlenme konusunda zavallı, o ölçüde de umarsız beceriksizliğinin bir başka meslek grubunda örneğinin bulunduğunu sanmıyorum. Meslek örgütü olarak avukatların barosu, mühendislerin, doktorların, hatta değişik zenaat sahibi esnafın yasal düzenlemelerle mesleki niteliklerine uygun kurulmuş meslek odaları var ama biz, kanarya sevenler gibi hobilerin tatmini ya da herhangi bir konuda sivil toplum örgütlenmesine olanak sağlayan Dernekler Yasasına göre örgütlenmeye mahkum edilmiş bulunmaktayız. Aslında böyle bir örgütlenmeye mahkum olmayı da haketmişiz.
Gündeme getirilen her örgütlenme modeline ya çok bilmiş ukalalığımızla karşı koymuşuz ya da uyuşuk tembelliğimizle omuz vermediğimiz için güçlenmesinde yarar olabilecek girişimleri çökmeye mahkum etmişiz. Kimi zaman da örgütlenme biçimi ve işlevi, çıkarlarına dokunduğu için bazı kişilerin savaş açmasına seyirci kalarak örgütün çökertilmesi günahına dolaylı da olsa katılmışız.”
Basında ilk örgütlenme olan 1908’deki Matbuat-ı Osmaniye Cemiyeti’nin kuruluş girişimi de bu yapımız sonucu uzun yıllar savsaklanmıştı. Kongrenin bir türlü toplanamaması nedeniyle derneğin kuruluşu gerçekleşememişti. 1917’de Alman Basın Derneğinin daveti üzerine gazeteler bu tür çağrılara karşılık verebilmek için örgütlenmenin zorunlu olduğunu düşünerek Osmanlı Matbuat Cemiyeti’ni ilk girişimden dokuz yıl sonra kurmayı ancak becerebildi. Sonra, birçok kez adı değiştirildi bu cemiyetin. Sırasıyla Türk Matbuat Cemiyeti, İstanbul Matbuat Cemiyeti, Basın Kurumu derken İstanbul Gazeteciler Cemiyeti adını taşıdı uzun yıllar. En sonunda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti adı uygun görüldü. Cemiyet adının başına “Türkiye”yi alınca başta Ankara’daki Gazeteciler Cemiyeti olmak üzere birçok cemiyetten sesler çıkmaya başladı. Buna ilk tepkiyi gösteren Ankara’daki Gazeteciler Cemiyeti öncülüğünde cemiyetleri federasyon çatısı altında bir araya getirme girişimi başlatıldı. Bunun ilk temeli Adana’da atıldı. Başkanlığını yaptığım dönemde Çukurova Gazeteciler Cemiyeti tarafından düzenlenen Türkiye’nin ilk bağımsız (devletten) basın kurultayı olan “Yerel Basın Kurultayı” bugünkü adıyla “Gazeteciler Federasyonu” düşüncesinin konuşulduğu ortamı yarattı. Anadolu’daki gazeteciler bu girişimi sıcak karşıladı.
Bunun yanı sıra, gazetecilerin sendikalaşmasına karşı patronların saldırısı bir süre sonra sonuç verdi, bu satırlar yazılırken (2017-Mart) basın/medya işyerleri büyük ölçüde sendikasızlaştırılmıştı.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra belirli bir düzeye gelmiş gazetecilerin çoğu, yöresindeki cemiyetin dışında hem İstanbul, hem de Ankara’daki gazeteciler cemiyetinin üyesi olmuştu. Gazeteci derneklerinin (cemiyetleri) dışında sendika başta TGS (Türkiye Gazeteciler Sendikası) , Basın İş vb. farklı bir örgütlenmeyi gerektiriyordu. Bu yapı, örgütlenme konusundaki bu yaklaşım, devlet eliyle kurulan Basın Birliği uygulamasının dışında hep baskı altında tutuldu. 1939’da dönemin İçişleri Bakanlığı’nın öncülüğünde kurulan Basın Birliği, 2. Dünya Savaşı sonrasında yine hükümet tarafından dağıtılmıştı. 1960’da Basın Şeref Divanı’nı gazeteciler kurmuştu ama yaşatmayı bir türlü beceremediler. Bu beceriksizliklerin sonucudur ki basında mesleksel örgütlenme bugün başarısızlığının yanı sıra çok başlı durumda. Gazeteciler cemiyetlerinin önemli gelir kaynağı Bayram Gazetesi yayınlama ayrıcalığının yitirilmesini de, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın şu anda içine düştüğü zaafın temel nedenini de gazetecilerin beceriksizliğinde, duyarsızlığında aramak gerekir.
Gazetecilik yaşamı kucaklayan, kucaklaması gereken bir meslek. Örgütlenme modeli de bu nedenle bir yanda gazetecinin özlük hakları, bir yanda mesleksel haklarını korurken bir yandan da sorunları çözüme kavuşturan, öte yanda topluma karşı sorumluluğun gereği deontolojik, etik, ahlak konusunu (özdenetim) düzenleyen bir yapılanma içinde olmalıdır. Şu anda bütün bu gereksinimleri karşılamak amacıyla değişik örgütler bulunmaktadır basın yaşamımızda. Her birisi örgütlü olduğu kentte özerk gazeteciler cemiyetleri, farklı bir örgütlenme modeli olan Çağdaş Gazeteciler Derneği, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Basın Konseyi gibi örgütler basınımızda mesleksel örgütlenmenin dağınıklığı konusunda fikir verecek durumdadır. Yalnız,şu unutulmamalıdır ki, çok sayıda basın meslek örgütünün olması bir demokrasi gereğidir!
Basının, –ortalama ömrü 43.5 yıl olan– basın mensuplarının sorunlarını bütün boyutlarıyla kucaklayan bir örgütlenme modeli geliştirilemediğine göre mevcut yapının bir arada, ortak hareketini sağlamanın yollarını araştırmak daha doğru olmaz mı?
Yanlışın boyutları
Kimbilir, lotarya-promosyon açmazına (yoksa tuzağına mı?) düşülmese, doğru politikalar üretilip uygulanabilseydi, büyük tiraj artışlarının sağlanabileceği 1970-1990 arasında, yaşanılan çağın gereği toplum görsel kültür aygıtlarından bu denli etkilenip yazılı yayın organlarından böyle uzaklaşmazdı,belki de. Böylece yeni iletişim araçlarıyla birdenbire karşı karşıya kalan insanlarımızla hazırcılığa çabuk alışan (özünde hazırı seven), düşünmeyen, okumayan bir toplum oluşmazdı. Gazetelerin, dergilerin tiraj artışını engelleyen bu olumsuz gelişmeler olmasaydı dergi-gazete sevmeyen, düzenli okuma alışkanlığı olmayan toplum da böyle ağır yaralar almazdı.
Buna karşın, bütün bu olumsuz gelişmelerden, tirajın artmamasından basının her kademesindekilerle birlikte hemen herkes yakındı/yakınıyor. Ne ki, bu konuda yapılması gerekenleri başta basın yöneticileri yapmadı. Üçüncü bin yıla birkaç yıl kala bile birçok köye hâlâ gazete gitmezken dünyada “iletişim devrimi” dev adımlarla ilerliyordu.
Arabesk manzaralar
Bizde medya çeşitlenmesi devlet tekelinde geçirmişti emekleme dönemini. Elektriğin hemen hemen tüm yerleşim birimlerine dek yaygınlaşması sonucu –siyah-beyaz da olsa– “kolay iletişim aygıtı” diye tanımlanan televizyonla tanışan insanımız ucuz yerli yapımlarla ıskartaya çıkmış Hollywood yapımı ucuz macera filmleri, daha sonra pembe dizilerle kültürsüzleştirme bombardımanına tutuldu.
Aradan yirmi yıl geçtikten sonra illegal yapılanmayla televizyonla radyoda devlet tekelinin kırılması, toplumda birçok değerin altüst olduğu, “arabesk manzaralar”ın sıkça görüldüğü döneme rastladı. Bu dönemde kırsal kesim insanı adeta kültür şokuna uğradı. Kentlerde yaşayan, ne kentli ne de köylü olabilen yığınların durumu ise tek kelimeyle trajikti.
Bırakınız köyde yayınlananı, köylüler için yayınlanan, köylülere dağıtılan bir gazetenin hiçbir zaman olmadığı Türkiye’de, televizyon köylere, kentlerdeki köy kökenlilerin evlerine kolaylıkla giriverdi. O sıra, köyden, köylüden gittikçe uzaklaşan gazeteler ise yarıdan çoğu köylü bir toplumda prestijini lotarya-promosyon aldatmasıyla (ya da aldanması) koruduğunu sanıyordu.
Kimbilir, belki de basın 1940’lı yıllarda köye yönelik bir projenin başarısızlığından çok etkilendi. O dönemde Ulus Gazetesi “Karagöz” ekiyle köylere ulaşmaya çalışmıştı. Karagöz’de haberler basite indirgenmiş, Türkiye’yle dünyadaki önemli gelişmeler ünlü gölge ustaları Hacivat’la Karagöz’ün ağzıyla hedef kitle “çarıklı erkan”a aktarılmaya çalışılmıştı.
1990’ların başında altmış milyon olan nüfusun yaklaşık yirmi üç milyonu köyde yaşıyordu. Bu, neredeyse nüfusun yarısı demekti. Gazeteler bu dönemde köye yöneldiklerinde başlarına nelerin geleceğini biliyorlardı. Neredeyse bir gazete karşılığı parayla geçinen köylüye gazete satmak –bırakınız okuma alışkanlığının olmamasını, ekonomik açıdan da– olanaksızdı. Kentlerde yaşayan ne köylü ne kentli yaklaşık otuz dört milyona bile gazete okutulamazken köydeki köylüye gazete okutmayı düşünmek bu koşullarda ütopyadan öte bir şey değildi.
O günlerde temel neden üzerinde durulmazken okur sayısının artmaması bunalımın temel sorunlarından biri gibi gösteriliyordu. Okur-yazar sayısının artmasına karşın gazete okur sayısının artmaması, bu ara gazete maliyetlerinin, dolayısıyla fiyatlarının artması paradoksal bir olguyu gündeme getirdi.
“Medyadaki tekelleşme”nin iletişim özgürlüğünü tartışmalı noktaya getirdiği 1990’lara zemin hazırlayan 1980’li yıllarda liberal iktidar, basının magazinleşmesini özendirerek depolitize bir basın yaratmaya çalışmıştı. 1990’ların başında gelinen noktada basının içinde bulunduğu bunalıma “yapısal” tanısı konulmuştu. Bu “yapısal bunalım” özünde ekonominin “yapısal sorunları”ndan kaynaklanıyordu. Sorunun çözümü bir anlamda ülke ekonomisindeki sorunların çözümüne bağlıydı.
Bu genel gelişmelerin yanı sıra, basının içinde bulunduğu bunalımın derinleşmesine, üretilen yanlış politikalar sonucu kağıt, mürekkep, film gibi girdilere yapılan aşırı zamların da yol açtığı söylenmeden geçilmemeli. Örneğin, 1980’in başında on bir bin lira olan kağıdın tonu 1990’ların başında iki milyon yedi yüz bin liraya (buradaki milyonluk tanımlar paradaki enflasyonis yapıyla ilgili), 1995’in sonlarında ise otuz milyon liraya fırladı. Yani, basının ana girdisi olan kağıt fiyatlarına on yılda yüzde yirmi yedi bin oranında zam yapıldı. 1990-1995 arası beş yıllık süredeki artış oranı da yüzde bin yüz dolayında oldu. Oysa, devlet bu konuda sübvansiyon yapmadı, ana girdi yüzde yirmi yedi bin artarken gazete fiyatları ancak yüzde dört bin ile beş bin arasında artış gösterebildi. 1990-1995 arasındaki gazete fiyatındaki artışta ise yüzde iki bin beş yüzlük bir oran dikkati çekti. Gazete patronları satışların daha da düşmesinden korktukları için ana girdiye oranla çok düşük zam yaptıkları gazetelerin satışlarını yine de artıramadılar. Çünkü, gazeteler halka o fiyatlarıyla bile çok pahalı geliyordu.
Umarsız yerel basın
Kimine göre “ulusal” kimine göre “yaygın” basın, bu “yapısal” bunalımla bocalarken yerel basın tam anlamıyla öksüz çocuğa benzetiliyordu. Sahipsiz, bir köşede bırakılmış, umarsız öksüz çocuk gibiydi yerel basın.
Yerel basının durumuna geçmeden önce şu “ulusal basın” kavramı üzerinde duralım:
Ulusal, yani “milli” basın… Buradaki ulusal sözcüğü İngilizce’deki “national” sözcüğüne öykünülerek türetilmişti. Ulusal basın denilirken ülkenin her yerine dağıtılma olanağına sahip gazeteler anlatılmaya çalışılıyor, dağıtım olanakları sınırlı gazeteler de yerel basın diye tanımlanıyordu. Buradaki belirleyici niteleme gazetelerin ülke çapında dağıtım yapmalarına yönelikse işin şekli değişir. O zaman uygun sözcük “yaygın” olmalıdır ki bunun da “ulusal”lıkla uzaktan yakından ilgisi yok. Ulusallıkta belirleyici ilke yayındaki içerikse hemen belirtelim öyle yerel gazeteler var ki “ulusal”lık konusunda yaygın basının büyük çoğunluğu ellerine su dökemez.
İletişim çağı olarak adlandırılan 1990’larda yaygın basınla bazı yerel gazeteler dünyadaki en yeni teknolojiyle basılıyordu. Bunların yanı sıra yerel gazetelerin büyük çoğunluğu artık terk edilen teknolojilerle yayın yaşamlarını sürdürme savaşı veriyordu. İçlerinde öyleleri vardı ki en az yüz yıllık makinelerle basılıyor, artık ilkel sayılan elle dizgi yöntemiyle diziliyorlardı.
Yurt çapında yaklaşık dört bin kişinin çalıştığı yerel gazetelerde ortalama tiraj yüz elli ile yirmi bin arasında değişiyordu. 1990’ların başında yapılan belirlemelere göre Türkiye’de toplam dokuz yüz dolayında yerel gazete yayınlanıyordu. Bunlardan yüz on altısı ofset tekniğini kullanıyordu. Teknolojik açıdan çeşitli eski modellerin kullanıldığı yerel gazetelerin büyük bölümü el pedalı diye tanımlanan baskı makinelerinde basılıyordu. Bu gazetelerden yaklaşık üç yüzü az önce sözünü ettiğimiz gibi elle diziliyordu.
(*) “Kronik Bunalımımız”; Çetin Yiğenoğlu, Metelikten Medyaya / Anı-İnceleme-Deneme/ / Çağdaş Yayınları 1996
BASININ/MEDYANIN FELSEFESİ
“Medyanın felsefesi yok” (*)
“Medya” sözcüğü itici geliyor bana. Günümüzde yaşamakta olduğumuz sorunların kaynağı/nedeni gibi görünüyor. Genelde “medya” yerine “basın-yayın” kavramını yeğlemekle birlikte bu çalışma “medya felsefesi” üzerine yapılacağı için ister istemez “medya” sözcüğünü kullanacağız.
Evet, medyanın felsefesi yok… ya da medya, olmayan felsefesini yitirdi, denilebilir. Bunun nedeni/nedenleri “gazetecilik (medya değil) tekniği”yle hemen “flaş”ta şöyle açıklanabilir:
Medyanın felsefesi yok, çünkü medya, siyasetin, kişisel çıkarın, güç odaklarının nesnesi oldu… siyaset, gerek yerel, gerek ulusal, gerekse uluslararası anlamda her şeyin egemeni… kişisel ya da güç odaklarının çıkarı ise hemen her şeyin önüne geçti… insanlar özgür iradelerini, toplumsal kimliklerini yitirdi, yalnızlaştırıldı, George Orwel’in 1984 öngörüsündeki derin paranoit şizofren ruhun etkisiyle, keçenin dört ucunu suya bırakma umarsızlığına teslim etti kendini…
Bu yeni bir olgu kuşkusuz, ama bir sürecin sonucu… her şeye nesne gözüyle bakan, insanı aklına bile getirmeyen, aşırı kârdan, kazançtan başka bir şey düşünmeyen bir kafa yapısının ürünü… medya, olan biten her şeyin sorumlusu ya da her olumsuzluğun sorumluluğundaki payı en yüksek yapılanma…
Günümüzde medyanın geldiği nokta bu işte…
Ya gazetecilik? Gazetecilik de öyle mi ya?
Şöyle de sorulabilir: hangi medya, hangi gazetecilik…
Klasik anlamdaki gazetecilik, bir felsefesi olan gazetecilik çoktan öldü bir kez… Onu medya öldürdü; üstelik yavaş yavaş, zaman içinde, işkence ede ede öldürdü… tetikçiliği ise gazeteciliğin ruhunu, felsefesini anlamamış sözde gazeteciler, “naylon gazeteciler”, “çakma gazeteciler”, “ekran kuşları”, snop medya şarlatanları yaptı… taa ilk günden, mesleğin doğuşundan itibaren yozlaştırma, soysuzlaştırma girişimleriyle getirildi gazetecilik bu noktaya… oldumolası kimi güç sahibi arsızla çeşitli güç odaklarınca öznel çıkarlar için kullanıldı…
Buna karşın, soylu gazeteciler türlü savunma mekanizması geliştirdi… Bu amaçla meslek örgütleri kuruldu… özdenetim sistemleri oluşturuldu… “İletişim özgürlüğü”, “Gazetecilerin hak ve sorumlulukları” gibi kavramlar üretildi… Gitgide bir felsefe yaratıldı… adına da “Gazeteciliğin Kamu Felsefesi” denildi; “Gazeteciler görev yaparken kamu felsefesiyle kamu çıkarına, halkın çıkarına göre hareket eder” ya da “halk için, halkın çıkarı için, toplum için, insanlık için çalışır…” türünden söylemler geliştirildi.
Bugün bu gazetecilik, bu gazetecilik anlayışı, felsefesi öldü, öldürüldü, daha doğrusu.
Bu bilinmeyen, bu yeni bir şey değil kuşkusuz; yeni olan sınır ötesi, global (küresel değil) güçlerin öldürücü darbeyi vurması… global güç odaklarının, finans oligarşinin, ulusal, yerel medya üzerindeki karşı konulamaz egemenliği, baskısı, zorbalığı (tahakkümü)…
Böylece, gazeteciliğin bakış açısındaki paradigma değiştirildi; gazetecilik herhangi bir fabrikadaki kol işçiliğinden, beyaz yakalı emekçilikten farksız duruma getirildi. Düşünmeyen, düşünmesini bilmeyen, yorum yeteneğinden yoksun, verili gündemi kes-yapıştır yöntemiyle sayfaya, ekrana, mikrofona taşıyan medya mensupları toplumsal yaşamda etkin görevlere getirildi… pıtrak gibi türediler…
İnsanlık tarihi düşünüldüğünde, her şeye karşın, gazeteciliğin bu noktaya geleceği tahmin edilemezdi. Çünkü, gerek gazetecilik tarihi, gerekse gazeteciliğin ne zaman, nerede başladığı oldukça tartışmalı bir konu. Gazetecilik, kimine göre Çin’de, Mısır’da, Arjantin’de, Roma’da, kimine göre de İtalya’da başladı. Kimine göre ilk gazeteler Mısır’da kraliçenin güzelliğine övgüler düzen magazin haberciliği yapma, kimine göre Roma’da (Duvar gazeteleri; Acta Senatus, Acta Diurna) halka senato haberlerini duyurma, kimine göre ise eski Arjantin’de devletin haberleşme gereksiniminden doğdu.
Bütün bu gelişmelerin ötesinde, çağdaş gazetecilik mesleğine damgasını vuran “Gazete” sözcüğünün toplumsal yaşama girmesiyle ilgili özgün öykü her zaman sempatiyle karşılandı, anımsandı. “Gazete” sözcüğü, süreç içinde değişime/başkalaşıma uğrayarak öyle bir anlam genişlemesine uğradı ki inanılmaz bir içerik kazandı.
İlk başlarda, eski İtalyanca’da “metelik” anlamına gelen “gazetta” sözcüğünün serüvenini irdeleyen her insanda biraz gülümsemeye yol açtı. Ne de olsa bir gazetta, bir metelik, yani ucuz, basit bir şey, bir “nesne”ydi… Ama işlevi oldukça ciddiydi. Bir gazettaya satın alındığı için gazetta (gazete) adı verilen, adını fiyatından alan 1600’lerin başındaki bu protogazetenin, yayın organının ilk görünümü bülten boyutlarındaydı, ama ekonomi haberlerini duyurmak gibi bir misyonu vardı.
İşte, bu “ucuz” işi yapanlara zamanla “gazeteci” denilmeye başlandı. Gazeteci: bu ucuz, bu metelik değerindeki işi yapan kimse… “gazeteci: yaptığı iş nedeniyle türlü belanın, sövgünün muhatabı olmayı hak eden yaratık”… Türk basınında “Gazetecinin parası pul, karısı dul” sözü sanırız buradan, gazeteciliğin parası az bir iş olmasından gelir. Çalışma ortamları plazalara taşınmadan, çek defteri gazeteciliği, star gazetecilik türü icat edilmeden, yani mürekkep kokmadan önce söylenmiş bir söz bu…
Günümüzde çok etkin biçimde kullanılan Latince kökenli “medya” sözcüğü ise artık unutulmaya yüztutan, unutturulmak istenen “gazeteci” sözcüğünden çok eski kuşkusuz. Ama çağdaş dünyadaki anlamıyla, yüklenen işleviyle gazeteci sözcüğünden etimolojik açıdan olduğu gibi içerik açısından da çok farklı…
İşte bu nedenle, Yeni Dünya Düzeni’nde gazetenin yerine medya, gazetecinin yerine de “haberci” sözcüğü yeğlendi. Bu vesileyle vurgulamak gerekirse kimilerinin diline persenk ettiği bu kavramlar ne rastlantısaldır ne de masum…
Kimi çevrelere göre medya kavramı, klasik gazetenin, hatta radyoyla televizyonun yanında yeni araçların iletişim dünyamıza girmesinin getirdiği bir zorunluluk sonucu kendisini dayattı.
Ne ki, insanoğlunun yaşadığı, tanık olduğu gerçeklik bunu yadsıyor, yalanlıyor. Haber kanalları sayısındaki artış, haberleşme, iletişim olanaklarındaki gelişmeler ilk bakışta insanlarda “her şeyden haberdar oluyorum” türünden bir yanılsamaya yol açıyor, bu doğru… Ama bu öyle yanıltıcı bir algı ki, tanımı zor… Bunun nedeni, bir olayın, olgunun kitlelere iletiminde, sunumunda “haber”in yetersiz kalmasından kaynaklanır. Bir olayın, olgunun en yakın tanığı olmanız da yetmez, gerçekliği tüm boyutlarıyla algılayıp anlamanıza… ne yapsanız gerçeği göremezsiniz, kavrayamazsınız… olanla, olduğu varsayılanla görünen çok farklı bir şey çünkü… bu oyunu, önce gözleriniz, kulaklarınız, duyularınız, algı düzeyiniz, beyniniz, belleğiniz oynar size … Hemen o an meydana gelen olaya ilişkin veriler, size gelen, size gönderilen, sizin tarafınızdan algılandığı düşünülen veriyle (olay / olay anı / görüngü), gönderenle sizin aranızdaki iletim sırasındaki kırılmalar, bilinçli ya da bilinçsiz çarpıtmalar yanıltır sizi öncelikle… Bu nedenle “ben oradaydım, bizzat gözlerimle gördüm” türünden söylemler genellikle sizi haklı çıkarmaz… Birçok nedenin yanı sıra algı düzeyinizin size yaptığı azizlik sonucu meydana gelen sapma ve “sekmeleri” saptamakta çoğu kez yetersiz kalırsınız…
Çünkü… günümüzde, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir bilgi kirliliği (dezenformasyon) yaşanıyor… Ne yazık ki, insanlar bunun farkına bile varamıyor. İster doktor, avukat, mühendis, bilim adamı, ister işçi, memur, mesleği ne olursa olsun sıradan insan, -bir de apolitikse eğer- gazete, dergi, televizyon, internet sitesi gibi yayın organlarınca verilen/sunulan haberlerin, yorumların gerçeğin neresine düştüğünü kolayca kestiremiyor artık. Avustralya’da sele giden bir kediyi kurtaran kahraman itfaiyeciyi izlerken kendi toplumu, kendi ülkesi için, insanlık için yaşamsal önemdeki bir haberin nasıl gözden kaçırıldığının çoğu kez ayrımına varamıyor…
Bütün bunlar, yüreği, ülkesiyle halkı için, insanoğlunun gönenci için atan dünkü gazetecilerin yerini alan habercilerin haberleri, sunucuların (anchorman), yorumcuların (analist), strateji uzmanlarının, programcıların yorumlarıyla gerçekleştiriliyor; insanlar, dikkatlerinin nasıl çelinerek gerçeğin çok uzağına düşürüldüklerini asla anlayamıyor. O habercilerle, anchormanlerle, analistlerle stratejistlerin, yorumcuların asal görevlerinin zaten gerçeği konuşuyor gibi yaparken başta “sıcak haber” tekniği olmak üzere, türlü yöntemlerle halkın dikkatini gerçeğin çok uzağına çekmekten başka bir şey olmadığını düşünmüyor bile. “Medya” kavramının anlamını da sözlüklere geçtiği gibi “İstediği şeyi kabul ettiren, ülkede sözü devletten daha fazla yaygın biçimde dinlenen, verdiği her haberin gerçek olduğuna inanılan kuruluşlar” diye algılıyor.
Bu yapılanmanın bilincindeki medya şarlatanları ise zaten zihinsel kod ve şifrelerini çok iyi bildiği bu insanların oluşturduğu toplumu dikey yönlendirmelerle çekip çevirip yönetebilmek için gerçeğin periferisinde dönenip duruyorlar.
Doğal olarak, yaptıkları işin bir felsefesi var mı, yok mu bilmiyorlar bile… ayrıca, ne öğrenmek istiyorlar ne merak ediyorlar… buna aldırmıyorlar da… Sadece parayı verenin düdüğünü çalıyorlar… bildikleri tek “felsefe” bu…
Oysa “metelik” geleneğinden gelen gazeteciler, zamanla bir felsefe geliştirmişlerdi; bunun tek ilkesi ise kamu çıkarını gözetmekti; halkını, insanını, yurdunu, o yurdun taşını toprağını sevmekti… halkın gözü, kulağı, dili olmak, gitgide tüm insanlığın erince kavuşması için çaba harcamaktı. Bu utku uğrunda emek vermek, gerekirse ölümü göze almaktı. Daha önce birçok gazetecinin öldürüldüğünü, namuslu, ilkeli, meslek ahlakına (felsefesine) uygun çalıştığında kendisinin de öldürüleceğini bile bile medya şarlatanlarına inat, gazetecilik yapmaktı…
Bu dünyadan gitmeden önce, göstergelerin egemen olduğu bir dünyada gerçeğin alıp başını gittiğini söyleyen J. Baudrilard’a bıyık altından gülmekti… “Gerçek ortada olmadığına göre gazeteci neyi yazabilir” diyebilen Baudrilard’ın davulunu çalanlara sırtını dönüp gitmekti…
Çünkü onlar bilirdi ki, gazetecilik söz konusu olduğunda, gerçek her zaman ortadadır, üstelik çırılçıplak… bu gerçek ise toplumsal çıkardır; toplumsal çıkarla egemenlerin çıkarının çatışması… Baudrilard’ın simülasyon felsefesiyle, gösterge kuramıyla tanımladığı hiçbir yapılanmaya ait gücün toplumsal çıkar söz konusu olduğunda gerçeğin üzerini örtmeye yetmeyeceği bilinci… bir felsefe yoksunu medyanın tersine, halkın çıkarına dönük bir perspektifle akıl yürütme yöntemi…
Gazetecinin, gazetenin felsefesi işte bu… Felsefe yoksunu medya mensuplarınca, medya dostlarınca yıkılmak, yok edilmek istenen de bu…
Birkaç not…
( 1-Medyanın neden felsefesi yok?
2-Basında/Medyada gündem saptırma, etik, iletişim özgürlüğü, demokratik yapı üzerine.)
Felsefesi olmadığını ya da felsefesini yitirdiğini söylediğimiz gazeteciliğin (basının/medyanın) dört yüz yıllık geçmişten sonra geldiği noktada çengelleri bir yerlere takılıp kalmış bazı sorular, notlar şöyle:
- “İfade özgürlüğü, ancak önemli başka bir amacın geliştirilmesi yönünde toplumsal bir gereksinimin baskısı varsa sınırlandırılabilir” (AİHS 10. Madde)
- Gelinen nokta aydınlık mı, karanlık mı?
…Gazetecilikte dürüstlüğün sınırları nerede başlar, nereye değin gider?
…Basının kamuoyuna bilgi, haber sağlayan geleneksel rolü günümüzde nerededir?
…Habercilikte nesnel bakışın yaygınlaşması, demokratik duyarlılığın gelişmesi için
neden temel zorunluluktur? Bu, demokratik eylemlerdeki niteliksel sıçramayı,
demokratik tavırların gelişimini, gitgide demokrasi dalgasının büyümesini sağladığı
için midir?
…Demokratik medya yapılandırılmasının gerçekleştirilememesi, sağlıklı işleyen bir
özdenetim mekanizmasının oluşturulamaması, etik-nitelik sorunlarını artırmadan öte,
yozlaşmaya yol açar, neden?
…Demokratik sorumluluk çerçevesinde ele alınması gereken etik değerlerle iletişim özgürlüğü üzerinde neden durulmaz?
… Neden, gazeteciler bazen yasal sonuçlarından çekindikleri için etik açıdan doğru
olan bazı şeylerin haberini yapmaktan çekinir? Örneğin, devlet sırrının sızdırılması
bazen kamu yararına hizmet edebilecekken gazeteci yasalardan çekindiği için
yazamaz? Böylece, yasalara uygun davranmakla etiğe uygun davranmak arasında
neden çelişkiye düşer? (Devlet sırlarını korumak, gazetecinin mi görevidir? Ya da
ulusal, toplumsal çıkarları korumak kimin görevi?)
…Demokrasiye hizmet… halkı/toplumu bilgilendirme ya da halkın/toplumun çıkarı uğruna, ulusal çıkarları korumak amacıyla hükümetin, egemen güçlerin yönlendirmesine neden boyun eğer basın/medya?
(Her zaman güçlü tarafından yapılan hukukun geçerli olmasından mı?)
…Güçlünün hukuku geçerliyse etik kuram ama hangi siyasi disipline göre?
- Etik mi diyorsunuz hâlâ?
…Bir gazeteci, gerçeği ararken yanlı ya da önyargılı davranmaktan, manipüle
edilmekten kaçınmalı ama neden?
…Gazetecilikle dürüstlüğün sınırları nerede başlar, nasıl çizilir?
…Haberi almak için tehdit etmek, yalancılara yalan söyletmek (zorunlu yalan/makul yalan) iletişim ilkelerinin, etiğinin, ahlakının neresine düşer?
…Gazetecinin işi karanlıkları aydınlatmak, toplumun çıkarına ters hiçbir sırrın gizli kalmamasına çalışmak değil midir? Bunu yaparken de bazı dirençlerle karşılaştığında ne yapmalıdır gazeteci? Medya etiğine sığınan suçluların direnci, direnişi, yaygarasıyla nasıl baş etmelidir? Basın Meslek Ahlak ilkeleri/etik/deontoloji kuralları acaba nasıl bir savunma mekanizması yaratıyor?
(Bu noktada, bizde henüz uygulanmayan etik kurallar anımsatılır, umarsızca).
Özel yaşamın ihlal edildiği, en temel insan hakkının çiğnendiği savlanarak mağdur olmuş insanı oynar çoğu haber aktörü.
Arapça bir sözcük olan “mahrem”, “gizli” anlamındadır. “Gizli” başka şey, “kapalı, örtülü, özel” gibi kavramlarla anlatılması gereken şey başka…
Batı’da bu kavramların çerçevesi çoktan çizilmiş. Özel yaşamdaki bir davranış kamusal yaşamla ilgiliyse özel yaşam incelemeye, araştırılmaya açıktır.
…Suçluluk, yolsuzluk gibi yasa dışı (etik dışı) davranışlarda özel yaşamın “örtülü” kısmı, eğer kamu çıkarını gerektiriyorsa irdelenir.
Burada dikkat edilmesi gereken, kendilerini istemeden kamera karşısında bulan sade yurttaşla medyayı daha önce reklam/propaganda amaçlı kullanan sahne sanatçısı ya da politikacı gibi kişilerin istemeyecekleri konumda görünmeleriyle ilgilidir.
İşte o zaman, bu kişiler daha önce reklam için kullandıkları medyayı insan haklarını ihlal etmekle suçlar.
“İnsan yaşamıyla ilgili çirkin bedensel görüntülerin insan onuruyla bağdaşmayacağı gibi, duyulduğunda ilgili kişiyi zor durumda bırakacak bazı “sır”ların da açıklanması “etik”i ilgilendirir.
…Bugün, ülkemizde ender yapılan bir şey varsa o da “sır satmak” ya da “sır satın
almak”tır. Batı’da “Çek defteri gazeteciliği” diye tanımlanan bu yöntem, çok tartışılan
bir “etik” konudur. Biri ya çıkar için başkalarına ait sırları satar ya da kin duygusuyla
ilgili kişiye zarar vermek için bazı sırları açıklar. Sır konusu, “Yaz, istediğini yaz”
diyebilecek kimlikler çoğaldıkça azalır.
- Toplum nasıl medya kölesi yapılıyor?
(Medya haberi nasıl çarpıtıyor ya da felsefesini nasıl yitiriyor?)
“Homojen kitle yaratma çabasını önceleyen ‘halkı tutsak almak, halkı hipnotize etmek, halkı ayartmak’ için piyasa gazeteciliği, yarattığı kitleyi reklam piyasasına pazarlar.
Evleri istila eden medya, bilinçleri zedeleyerek topladığı dikkatleri koşullandırır. Medya, evleri istila eder/işgal eder. Çünkü, toplumu oluşturan, alım gücünden yoksun, üstelik bilinçsiz insanlar gazete okumaz. Kaçacak hiçbir yeri olmayan, elektronik prangalarla evde hapse mahkum edilmiş suçlu gibidirler. Başta TV, internet vs. gibi medya aygıtları bunların prangasıdır. Ekran başında manipüle edilen işte bu çağdaş kölelerin dikkatleri pazarlanır reklam şirketlerine.” (**)
Halk nasıl medya kölesi yapılır, biraz ona bakmalı:
Magazin söylemi: İzleyiciler, okuyucular, dinleyiciler tutsak edilip köleleştirilebilmek için öncelikle sürekli monolog dinlemeye mahkum edilir.
Bu alanda kurgunun ilk aşamasındaki illüzyonun adı “farklı gündem yaratma”dır. Bütün dünyayı saran elektronik ağla sağlanan köleleştirme kurgusunun en önemli teknik altyapısını masa üstü yayıncılık oluşturur. Bu aşamada “Köleleri oyalamak” için genellikle masa üstü yayıncılık teknolojileriyle hazırlanan paket programlar yayımlanır.
İçinde bulunduğumuz “elektronik çağ”ı yapılandıran yeni teknolojik gelişmeler iletişim alanında büyük olanaklar yaratırken büyük sorunlara da yol açtı ne yazık ki. (sosyal medyada kendine denetim dışı alan bulan yalan haber; haber kirliliği vb.ayrı bir konu)
“Farklı gündem yaratma” çok kısa sürede “gündem saptırma yöntemleri” aracılığıyla evrilerek türlü tekniklerle başka amaçlara hizmet etmeye başladı.
“Magazin söylemi” bunların başında geliyor. Bu, en etkili gündem saptırma, toplumu uyutma ya da manipüle etme yöntemidir. Bu yolla toplumda farklı bir “medya sosyolojisi” kurgulanmaya çalışıldığı için “kamu felsefesi” adına eleştirel bakış sahiplerince tuhaf bir yaklaşım olarak karşılanır. (Piyasa felsefesi belirleyici olduğu için “kamu felsefesi” tuhaf gelir.)
“Olay örgüsünü parçalayan, anlık olanı öne çıkaran, olayların/olguların ikincil ögelerini vurgulayan anlatım biçimiyle magazin” söylemi, yaşanılan “an”ı, zaman dizinden soyutlarken bu yolla aktarılan olayları tarihsel akışından koparmakta, ikonografik anlatımın belleksiz, tarihsiz (Toplumsal bir olayda gösterinin içeriğine değinilmeden göstericilerin toplumda tepki alacak görüntülerinin, öykünün ilgisiz boyutunun öne çıkarılması) bir biçemi yüceltir.
…Batıdaki marjinal yaşam biçimlerine ilişkin filmler, haber, eğlence programları az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde sürekli, yaygın biçimde gösterilerek insanlar toplumu çürütecek, kokuşturacak yapılanmalara özendirilir. Oysa o yaşam biçimlerinin alıntılandığı Batı’da, tutucu aile yapısı Türkiye gibi ülkelere göre sanıldığından daha yaygın olduğu için Türkiye’de gösterilen bu tür programlar oralarda gösterilmez ya da yayın sıkı denetim altında (şifreleme, yayın saatleri vb) yapılır.
Buna karşın, Batı’da tatile çıkarken gazete ilanıyla cinsel partner arayan aileler de var, kuşkusuz. Burada yanlış olan, marjinalliğe örnek gösterilebilen bu aile yapısının Batı’da genel geçer bir yapıymışçasına “magazin programı” adı altında görece geri kalmış toplumlara sunulmasıdır. (Bu, tam anlamıyla bir gündem çarpıtma yayınıdır.)
Toplumsal bir olayla ilgili önemli bir haberin magazin boyutuyla verilerek asıl önemli bölümünün gölgede bırakılması da gündem çarpıtmanın etkin örneklerindendir. Bu yaygın çarpıtma yönteminde genellikle haber aktörünün, konuğun (bir de yabancıysa) giyiminden-kuşamından söz edilerek gazetede sayfaların, TV’de ekranın, radyoda zamanın doldurulması yoluna gidilir.
Fuhuştan söz edildiğinde, ahlak unsuru abartılarak verilirken olayın siyasal, sosyal, ekonomik boyutuna değinilmemesi de bu çarpıtma yönteminin özgün özelliğidir.
Bu konuda kitleler üzerinde afyon etkisi yapan eğlence programları (eş bulma, evlenme, surviver vb) en çok uygulanan en etkili çarpıtma yöntemlerinin başında geliyor.
- Haberi küçültme: Geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan deneyimler gazetelerde her sayfanın ya da sayfada her yerin okuyucuda algı yaratma etkisi açısından aynı değerde olmadığını gösterdi. Bu yapı, halkı kandırmak için gerçeğe uygun olmayan ya da yalan haber yazmanın yanı sıra haberi küçük gösterme, dahası gizleyerek çarpıtma konusunda olanak yarattı.
Gazetelerin birinci sayfasının en önemli sayfa olması, öncelikle her haberin –başlığıyla, spotlarıyla– görünmesinden kaynaklanıyor. “Manşet” (Gazetenin adının, kısaca ilkelerinin yazılı olduğu logo), logonun altında verilen en önemli haberdir. “Manşet üstü” (sürmanşet) ise “manşetten daha önemli haber” anlamına gelir. (İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesinde “sürmanşet”ten haber yayımlamazdı. Bunun ancak dünya savaşında ya da ülkenin tümden savaşa girmesi durumunda düşünülebileceğini söylerdi.)Sayfanın en altında yayımlanan haberler de –sayfadakilere göre– en önemsiz haberden sayılır.
Arka kapak önemli olma açısından ikinci sırada gelse de birinci sayfa denli değerli değildir. Bir de sayfaların tek ya da çift numaralı olmaları açısından değerleri var. Basın dünyasında tek numaralı sayfalar 3, 5,7,9 vb. çift numaralı sayfalardan daha önemlidir. Bu sayfalarda da manşetin sağı solundan, –sayfanın– en altının (eteğinin) da sağı solundan değerlidir.
Çift numaralı sayfalar 2, 4, 6, 8 vb. tek numaralı sayfalardan değersizdir. Çift numaralı sayfaların sol altları ise gazetelerin en değersiz yerleridir.
“Yazdık ya abi”. Bu söylem art niyetli gazeteci söyleminin en tipik olanıdır. Gerek çıkar, gerekse başka itkilerle şefinin dalgınlığından yararlanan art niyetli gazeteci, olası bir sorguda, bunu söyler:
“Yazdık ya abi”.
Yazmıştır, doğru ama olması gereken oylumda yazmamış, gösterilmesi gereken önemdeki yerde yayımlamamıştır. Bir kez küçüğrek yazmıştır; yazdığı haberin önemli yerlerini kırptıktan sonra bir de çift numaralı gazetenin sol alt köşesinde yayımlamıştır.
Gazeteyi okumasına karşın, haberi görmeyen, daha sonra bir uyarı sonucu durumdan haberdar olan şefi haberin neden yazılmadığını sorduğunda, bu tür gazeteciler “Yazdık ya abi” diyerek sorumluluktan kaçmaya çalışır.
Bu tür kötü gazetecilik çalışmalarına haber unsularının/belgelerinin farklı olması da örnek gösterilebilir. Olay başkadır habere kanıt gösterilen fotoğraf, film başka olaya aittir. Haberle ilgili çekilen fotoğraf ya da filmle yayımlananın farklı olması da halkı/izleyiciyi kandırmanın etkili bir yöntemidir. Bu yöntem, daha çok TV haberciliğinde uygulanarak halkın/izleyicilerin dikkati çelinir. Oysa gazeteciliğin temel amacı gerçeği (nesnel gerçeği) anlatmaktır.
Bu olumsuz örneklere bakınca “hangi gerçek” sorusu dayatıyor kendini. Olan, olduğu varsayılan, görünen ….. yeni gerçekliklerle üstü örtülen gerçek, sürekli değişen, bir yerden sonra da alıp başını giden gerçek… Böylece haberde nesnellikten uzaklaşılır. Nesnellik, Batı’daki gazetecilikte tartışılan konuların başında geliyor.
Dikkat çelme, çarpıtma, yalan, yanlış haber: Mesleki etik, ahlak ilkeleri açısından hiçbir biçimde savunma dayanağı olmayan yalan haber yayımlamanın yanı sıra bir de yanlış haber aktarma var çarpıtma yöntemleri arasında.
Yasaların çerçevesi içinde de belirli çevrelerin, kişilerin çıkarına hizmet edecek biçimde haber yayımlamak için art niyetli gazeteciler tarafından pek çok hile yapılır. Bunlar arasında gerçeği kısmen ya da basitleştirerek sunma yaygındır. Bir de basit olayları büyüterek yayımlama yöntemi var. Örneğin, basit bir lümpen kavgası “sıcak habercilik” mantığıyla abartılıp, manşete taşınarak verilir. Bu olay kavga eden iki kişinin yanı sıra, yakınlarıyla birlikte 3-5 kişiyi ilgilendirirken yüz binlerin, milyonların çıkarı söz konusu olan bir haber ya verilmez ya eksik ya da çarpıtılarak verilir. Çarpıtmada dramatik unsur, toplumsal içeriğinden soyutlanarak abartılı biçimde öne çıkarılır. Bu da önyargıları biçimlendirmede etkili bir yöntemdir.
Sansasyonel habercilikle sağlanır. (Gazeteciliğin sansasyonelcilik hastalığı var). Bu nedenle “söylenilen”den çok “söyleyen”e bakılarak popüler temalara, kişilere öncelik verilir. Ünlü olmayan kişilerin, popüler olmayan konuların küçültülmesi, günümüzde “star yöntemi” dediğimiz bir yapıyı besler. Popüler olmayan büyük sorunlar önemsizleştirilerek halkın gündemine getirilmez. Bu da “piyasacılığa” bazı kuruluşların, kişilerin çıkarına hizmet eder.
Özetleyecek olursak, “beyin yıkama” teknikleri arasında şunları da saymak gerekiyor:
Toplumsal muhalefeti engellemek, daha da ötesi düşünce denetimini sağlamak için doğrudan sansür, olmadı dolaylı sansür, siyasi gücün kazancını hesap ederek susturucu uyarılar, baskı grupları oluşturma, bu grupları yönlendirici yayın yapma, o tür haberleri büyütme, bu doğrultuda bir bardak suda fırtına koparma, uygulanan hileli yöntemlerdendir.
Bu yüzden, bu güç, egemen gücü elinde bulunduranlarca denetlenir. Bu denetleme, çağımızda küreselleşmiştir. Elektronik ağlarla bütün dünya medyası kullanılarak toplumlar söz konusu güç odaklarınca dikey biçimde denetlenmektedir.
- Medyada küresel kartelleşme/medya tiranları: Medyanın kamusal alanda, kamu çıkarı bağlamında görev yapan sektör olmaktan çıkarılması, beraberinde küresel anlamda kartelleşmeyi gündeme getirdi. Bu da, pay senetleri borsalara kote edilmiş medya şirketlerinin borsalar aracılığıyla dünya çapında 24 saat süreyle aralıksız, ışık hızında satışını/pazarlanmasını sağladı. Medya, bu pay senetleriyle ekonomik alanda kazanç/değer kazanırken halktan, insanlıktan koparak farklı biçimde yapılandı. Bir tür küresel medya kartelleri kuruldu. Kuşkusuz, bu kartellerin tiranları da türedi. Bu medya tiranları, gazeteci değil, kendi çıkarını koruyan basın/medya baronlarını yarattı; gazeteciyi öğüttü.
Mesmedya (Mess media) yapılanması çıktı ortaya. (Genel olarak, belirli bir düşünceye hizmet eden, olanaklarını “beyin yıkama” için kullanan basın kuruluşları grubuna “mesmedya” denir.)
Daha önce de değindiğimiz gibi gazeteciler, kamu adına, kamusal çıkar için haber kovalarken karşısında iki güç bulur. Bunlardan biri siyasal iktidar, öbürü para. İktidarla para… İster yerel yönetimler olsun, ister ülke düzeyinde devlet yapılanması olsun, işbirlikçi “mesmedya” desteğiyle atanmış ya da seçilmişlerce yönetilir. Medya tiranları bu yapılanmanın tepe noktasında bulunur.
Bütün gelişmekte olan ülkeler genellikle bu “basın-iktidar-para” şeytan üçgeninin tuzağına düşürülür.
Bunların egemenliğindeki toplumlarda –yine de– bağımsız gazeteci diye bir şey olur kuşkusuz, olur ama zor yaşama olanağı bulur. Gazetecilik mesleğini güzel, o düzeyde sorumlu, sorunlu, çekici kılan da bu yanıdır, bir bakıma!
Gazetecilik ticari bir alan değildir! Her zaman söyleyegeldiğimiz gibi kamu felsefesi bilinciyle kamu adına hareket eden kamusal meslektir; bir meslek, aynı zamanda yaşam biçimi… Eğer, ticari kuruluş yanı ağır basarsa medya tiranlığına kadar gidecek yol açılır önünde. Buna karşın, insan için haber alma, doğru haberi öğrenme hakkı, beslenme, barınma, sağlık, eğitim gibi en temel haklardan biridir.
Editöryal tiranlıklar: Medya tiranlıkları yaratır editöryal tiranlıkları. “mesmedya” tiranları ulaşılmaz, dokunulmaz düzeydeki sunaklarında yaşarken medya yönetimine kendi çıkarına odaklı, kamu felsefesi bilinci olmayan, biçimsel olarak gazetecilik yöntemlerini bilen, teknik araç, gereçlerini çok iyi kullanma yetisine sahip işbirlikçileri atar yönetici olarak. Onlar eliyle yürütür işlerini.
“Mesmedya”da yetkili kılınan editöryal tiranlar da kastsal, cemaatsal denilebilecek mikro örgütsel yapılanmaya gider. Editöryal gücün halkın aleyhine kullanıldığı bu yapıda bağımsız gazetecilik söz konusu değildir. Bu nedenle basının demokratik toplumdaki rolünü tekelcilik, siyasal nüfuz yapılanmaları belirler.
Bu “mesmedya”oluşumu, medya, mafya, sermaye, devlet ilişkileri yumağında yapılanır. Halk, kimin elinin kimin cebinde olduğunu pek bilemez. Zaman zaman “mesmedya” yapılanmalarının çıkar çatışması nedeniyle başkanların, başbakanların, bakanların, milletvekillerinin, işadamlarının karıştığı video-kaset olayları ortaya çıktığında bazı şeylerden biraz haberdar olabilir ancak. Yenik düşen tiranlardan birinin “Vücut kimyam bozuldu” türünden yakınmaları üzerine halkın gelişmelerden biraz haberi olabilir.
Güç odaklarının çatışması nedeniyle siyasal iktidarlar “mesmedya” yapılanmalarını rahat bırakmaz. Denetiminde tutmak için ilan-reklamı bir tür rüşvet gibi sunarken yeri geldiğinde kesebileceğini, daha da ötesi cezalandırabileceğini göstererek mali konulardaki denetimleriyle tehdit edebilir. Gerekirse cezalandırır da. Ödül-rüşvet-ceza aksında kıskaca aldığı “mesmedya” yönetimine doğrudan kendi adamlarının atanmasını sağlar, beğenmediği adamların işlerine son verdirir. Halkın pek bilmediği yönleriyle devlet yapılanmasının yanı sıra gizli servisler de siyasal iktidarlar gibi bir güç odağı olarak “mesmedya” içinde bulunabilir.
Gazeteciliğin içsel değerleri, moral, uyumlu çalışma, kast/cemaat yönetiminin, dolayısıyla “mesmedya”nın çıkarı söz konusu olduğunda ortadan kalkar. Bu durumda editöryal yapı gazeteciyi dışlar.
Kamu çıkarı bilincinden uzak bir gazetecilik/medya işte bu nedenle halka karşı sorumsuz bir güçtür; dünyada birçok örneği görülen silaha, şantaj aygıtına dönüşmüş bir baskı gücüdür.
Ne yazık, ülkemizdeki medya yapılanmaları üç “kuvvet”i denetleyen dördüncü “kuvvet” olarak kamusal sorumlulukla görev anlayışından uzak bir noktaya götürüldü.
Yerel basının/medyanın durumu: Gelişmemiş ülkelerin mesmedyasındaki yönetişim yapılanması yerel basını/yerel medyası biçimsel olarak tam benzerlik göstermez. Söz konusu güç odaklarınca denetim altında tutulması daha basit uygulamalarla sağlanır. Öncelikle güçsüz bırakılır.
Kaldı ki, genellikle okumayan, az okuyan toplumlarda yerel basının etkinliği çok sınırlıdır. Yerel kamuoyunu yönlendirebilmesi, gündem oluşturabilmesi çoğu zaman kuşkuludur.
Okumayan ya da az okuyan toplumlarda yerel gazetelerin tirajları çok düşüktür. Makineler çağdışıdır. Başta baskı, kağıt, gazetenin temel giderlerini karşılama, nitelikli eleman çalıştıramama gibi sorunlarla baş etmek zorundadır. Çalışan elemanların ekonomik düzeyi düşüktür. Geçim sıkıntısı nedeniyle bazıları güç odaklarıyla akçalı ilişkilere girer. Gerçek gazetecilik yapanlar ise sürekli tehditle, türlü tehlikelerle karşı karşıyadır. Yazdığı bir yazıdan dolayı hedef alınabilir. Kamu çıkarı gözeten yerel basının, medyanın haber kaynakları, haber alma olanakları da kısıtlıdır.
Ekonomik sorunları çözmek için onlar da gazetecilik işlevleri dışında gelir getirici işlere yönelir. Yılda en az bir kez gazetenin/medya organının kuruluş günü ya da herhangi bir adla müzikli yemek düzenleyerek yerel güç odaklarına yüksek fiyatla davetiye satarlar. Bazıları tehdit, şantaj yoluyla para sızdırır. Aralarından bazılarının Basın-Yayın Genel Müdürlüğünce gazeteciye verilen, gazetecilik çalışmaları sırasında ayrıcalık tanıyan “sarı basın kartı”nın birebir kopyasını basarak sattığı görülmüştür.
Halk, zaten “mesmedya” yayın organlarınca yapılan yayınlarla manipüle edilmiş, dikkati çelinmiş, farklı noktalara yönlendirilmiştir. Örneğin, Avustralya’da sele giden kedi, Çin’de öksüz kalmış maymun türünden haberleri bütün boyutlarıyla izleyen insanlar öyle bir yabancılaşma süreci yaşamaya başlar ki, kapısının önünde olan bitenden haberi bile olmaz.
Gerçek gazetecilerin sorumluluğu:
Bu olumsuz yapılanmalar karşısında gerek basını/medyayı nitelikli kimliğine kavuşturacak, gerek halkı medya köleliğinden kurtaracak, büyük çileler çekme pahasına yine gazeteciler olacaktır; gerçek gazeteciler. Basın yayın organlarını özel çıkar labirentinden çıkarmak, hükümet denetiminden korumak, gazeteciliği olması gereken sorumluluk bilinciyle kamu hizmeti anlayışına getirmek, ortalığın toz duman olduğu günlerde ütopya gibi görünse de bu başarılacaktır. Bunu gerçek gazeteciler başaracaktır.
Çıkar sahipleri, ön yargılar, alışkanlıklar, korsan yayıncılar, basını silah olarak kullanan kirli işadamları, işbirlikçi politikacılar tarihin çöplüğüne atılacaktır.
…………………………………………………………………
(*) Bu yazı ÖZNE Felsefe Bilim ve Sanat Yazıları Dergisi 15. Kitap-Güz 2011 sayısında “MEDYANIN FELSEFESİ YOK” başlığıyla yayımlandı.
(**) Haluk Şahin, Yerel Basın ve reklam çıkmazı. s. 17
GAZETECİLİK-EDEBİYAT İLİŞKİSİ
(Gazedep)
“Gazetecilik”le “edebiyat”, aynı kulvardaki iki farklı disiplin olarak yer yer buluşur yer yer temelden ayrışır. Bu ayrışma, farklılaşma, insan beyninin üst düzey, üstyapısal (sanat-edebiyat, bilim, felsefe) üretimiyle ilgili olması, ayrıca her üst yapı ürününün de farklı, kendi alanına özgü disipline göre biçimlendirilmesinden kaynaklanır. Gazeteciliğin sanat-edebiyat ilişkisi dışında bilim dallarıyla (sosyoloji, tıp, ekonomi, tarih, fizik, kimya, hukuk, uzay bilim vb) politika, uluslararası ilişkiler gibi konulurda toplumsal gereksinimin dayatması sonucu nitelikli gazeteciliği vurgulayan düşünce (opinyon/opinion, eski Ar ‘fikir’) gazeteciliği gündeme geldi. Düşünce gazeteciliği, saygın, ağırlığı olan ciddi gazetecilik yapma anlamına gelir. Bu tür yayınlar, (gazete, dergi) içeriği, derinliği, estetik düzeyiyle “bulvar tipi” denilen az yazılı, bol fotoğraflı (tabloit), yazılarında özensiz dil kullanan, alt kültür birikimine sahip kitlelere yönelik yayın yapan gazetelerden, dergilerden ayrılır.
Bu yapılanmalara bakarak bir değerlendirme yapıldığında, gazetecilikle sanat-edebiyatta farklı, bilimde, felsefede farklı dilin kullanıldığı görülür. Gazetecilik alanında –doğrudan anlatımla biçimlenen– haberin/haberciliğin (röportaj, araştırma, inceleme yazıları) diliyle edebiyat parantezi içinde değerlendirilen güzel duyusal yazılardan “fıkra” ile “makale”nin dili farklıdır. Fıkrayla makale her ne denli güzelduyusal özeni dolayısıyla edebiyatla ilişkilendirilerek haber/habercilik dilinden ayrılsa da –dolaylı anlatım-ın temel ilke olduğu edebiyattan/sanattan –bütünüyle– sayılmaz. Melez bir tür olarak değerlendirilir.
Gazetecilikle edebiyatın ilişkilendirilmesi, genelde edebiyat eserlerinin yayın kuruluşlarınca (gazete, dergi, TV, radyo vb) yayımlanması, sanat eserleriyle ilgili tanıtım, değerlendirme, eleştiri yazılarına (hâlâ) yer verilmesinden kaynaklanır.
Düşünce gazeteciliğinin (opinyon türü) konumuzu ilgilendiren boyutu, doğrudan anlatım dilinin en etkili biçimde kullanılması gereken “yayın organı” kimliğiyle ilgilidir. Bu kimlik, her hangi bir siyasi yapılanmanın görüşü doğrultusunda belirlenir/kurgulanır. Dolayısıyla çağsal paradigmatik gelişmelerin itkisiyle biçimlenen siyasi yapılar, bir üst yapı kurumu olarak temel altyapıya (ekonomi) göre biçimlenir. Üst yapı organı olarak ortaya çıkan siyasi partilerin düşünsel yapısı –ayrıntılarda– farklılıklar gösterse de temel altyapıya göre, sosyoekonomik düzlemde benimsenen perspektife göre biçimlenir; siyasi aksın iki kutbundan birine oturur; ya solda ya sağda yer alır.1789 Fransız Devrimiyle siyasi terminolojiye girdiği varsayılan bu yapı, “sağ-sol” kavramları, kurulmuş ya da kurulacak farklı görüşe sahipmiş gibi görünen siyasi partilerin/oluşumların temeli ya sağda olur ya solda; herhangi bir yayın organı, logosunda “siyasi değil” vurgusu yapsa bile toplumsal sınıfların, kitlelerin niteliği açısından ya sağ ya da sol görüşe hizmet eder. Dolayısıyla her siyasi yapı, savunduğu düşüncelerin, görüşlerin toplumda taban bulmasını, yaygınlaşmasını ister. Bu beklenti, siyasi yapılanmaları bir ya da birden fazla yayın organına gereksindirir. Her yayın organı (gazete, dergi, radyo ya da televizyon) doğal olarak hizmet ettiği sınıf ya da kitle açısından bir siyasi görüşün savunucusu konumundadır. Yayımladığı yazılarla o siyasi görüşü yaygınlaştırmaya, yüceltmeye, seslendiği kitleleri bilgilendirmeye, uyarmaya, eğitmeye çalışır. Bu çalışmaları düzeyli biçimde yapan (yalan haber yazmayan, hakaret etmeyen, insanlığın gelişimine uygun) yayın organlarına “düşünce gazetesi” denilir. Bir yayın organına “düşünce” nitemi, savunageldiği temel siyasi disiplinin materyalist ya da metafizik önermelerden hangisine uygun yayın yapıyorsa ona göre yapılan değerlendirmeyle verilir. Daha çok toplumların ileriye yönelik ön açıcı yayınlar yapan basın yayın organları düşünce (opinyon) gazeteciliği kapsamında değerlendirilir.
Gazetelerin farklı siyasi yapılanmaların sözcüsü konumunda olmalarına, Osmanlı döneminden Çapanzade Agah Efendi’nin Tercüman-ı Ahval’i, Şinasi’nin Tasvir-i Efkâr’ı ile Derviş Vahdeti’nin Volkan gazetesi örnek verilebilir. Cumhuriyet sonrasında ise cumhuriyetle aydınlanma devrimini savunan Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazetesiyle karşı görüşü savunan günümüzün Akit gazetesini benzer biçimde değerlendirmek gerekir.
Düşünce gazeteciliği
Türk basın tarihi, daha önce değinildiği gibi bugünkü Resmi Gazete’nin atası ilk Türkçe yayınlanan gazete Takvim-i Vekayi’yle başladı. Resmi konular (yasalar, yasa gücünde kararnameler, hükümet bildirileri) dışında yayım yapmadığı için doğallıkla edebiyat alanında da hiçbir yayım yapmadı. Türkçe yayınlanan gazeteler arasında ilk edebiyat yayını, Türkçe yayınlanan ilk gazete olan İngiliz William Churchill’in kurduğu Ceride-i Havadis’tir. Bu gazete öyküler, eleştiri yazıları yayımlayarak, tiyatro oyunlarını tefrika ederek sayfalarında edebiyat eserlerine yer veren, Türkçe yayın yapan ilk gazetedir. Daha sonra bu konudaki ciddi yayıncılığı (düşünce gazeteciliği) Tercüman-ı Ahval, Şinasi’nin Tasvir-i Efkar’ı sürdürdü, edebiyat alanında çok ciddi çalışmalar yaptı.
Edebiyat uzun yıllar –19. yy’dan 20. yy’ın üçüncü çeyreğine (1970’ler)kadar– gazetelerde yaşam alanı buldu. Öyküler, şiirler yayımlandı, tiyatro oyunları, romanlar tefrika edildi. Edebiyat, süreç içinde –Osmanlı’dan itibaren– kendine dergileri yaşam alanı seçti.
Her ne denli fıkra, makale türü yazılarda güzelduyusal eğilim günümüzde bile korunsa da düşünce gazeteciliği daha çok sosyal, siyasal, ekonomi, diplomasi alanlarındaki gelişmeleri irdelemeye yöneldi.
Buna karşın, edebiyatla sanatla bağlar koparılmadı. Kültür-sanat yayınlarına hemen her yayın organı (gazete, dergi, TV, radyo) sayfalar, bölümler ayırdı. Ayrıca, kitap ekleri yayınlandı/yayınlanıyor. Bu eklerde edebiyattan, müziğe, resimden fotoğrafa sanatın her alanıyla ilgili haber, röportaj, yorum, eleştiri, tanıtım yazıları yayımlandı/yayımlanıyor.
Yazınsal bilinç (*)
İster gazetecilik, ister edebiyat disiplinine uygun yazın, her ikisi de sizden yazmak için düşündüğünüz dile sevgi duymanızı, saygı göstermenizi bekler. Bu yaklaşım “yazınsal bilinç” oluşumunun gereğidir. Konuştuğunuz, düşündüğünüz, yazdığınız dili sevmezseniz, ne gazetelerde güzel, doğru yazılar yazabilirsiniz ne de edebiyat alanında üst düzey nitelikte güzelduyusal eserler yaratabilirsiniz!
Yazınsal bilinç konusuna girmeden önce “yazı-ideoloji-hız” ilişkisi üzerinde durmak gerekiyor… Bu, üzerinde çok konuşulmuş bir konu… Varılan nokta açık: Her metnin bir ideolojisi var. Bir ideolojiye hizmet eder. Bu saptamayla sanat adına varılan bir ortak görüş ise hiçbir kurmaca yazarının “sanatsal gereklilik olmadan” yapıtında slogan atmaması gerektiğidir…
Buna karşın, günümüzde ender dönemlerinden birini yaşayan dünyanın çok politize olduğu gözden kaçırılmamalı!
Böyle bir dünyada piyasacı anlayışın her şeye egemen olma çabası temel belirleyen durumunda. Paranın en yüce değer kılındığı bu yapıda hız, görünmeyen devindirici güç işlevini üstlendi. Özcesi hız, söz konusu politikanın güdümleyicisi, belirleyeni. Temelde tek, görünürde çok merkezli bir dünya kurgusunu erekseyen global ekonomi politikanın utkusu için vazgeçilmez olan hız, bir fenomen. Toplumsal hayatın deviniminde bir başka fenomen olan paranın egemenliğini sürdürmesinde yardımcı konumunda. Bunu bildikleri için işe hızla parayı buluşturmada paradan başladılar. Önce paranın biçimiyle sistemini değiştirdiler.
Global ekonomi politikanın ürünü hız, süreç içinde bütünüyle toplumsal yaşamın her alanında her şeye egemen kılındı; hayatın lokomotifi yapıldı. Piyasanın, siyasi alanın yanı sıra estetiksel, sanatsal, ekinsel alan da hızdan payını aldı.
Kuşkusuz, bu yapılandırmadan en çok etkilenen iletişim alanı, sanat, basın-yayın dünyası oldu. İki anlatı yöntemi –dikey (doğrudan/gazetecilik için), yatay (dolaylı/edebiyat için)-, söz konusu siyasal paradigmayı bu alanlarda etkin kılmada hız araç olarak kullanıldı. Teknolojik buluşlarla gelen hız yetisiyle basın yayın dünyası (habercilik/gazetecilik) hıza olanak veren “sıcak habercilik”e (Adliye, polis, zabıta, yangın, kaza, doğa olayları gibi haberler) yönlendirildi. Daha çok haber –sıcak haber– yayımı yaptırıldı. Örneğin, basit bir yangın, Avusturalya’da sele giden kediyi kurtarma operasyonu neredeyse dünyaya meteor çarpmışçasına abartılarak yayımlandı. Bu ara halkın çıkarına birçok siyasi, ekonomik, sosyolojik içerikli haber gündeme bile getirilmedi. Bu, gerçeği gizlemenin, gündemi değiştirmenin, unutturmanın bir yolu, yöntemi olarak etkin biçimde kullanıldı.
Konunun yazınsal dünyadaki etkilerine geçmeden “doğrudan-dolaylı anlatım” konusunu açmakta yarar var:
Doğrudan anlatım / dolaylı anlatım
Söz konusu “doğrudan” ya da “dikey” anlatımın gazetecilikte tanımlanmış “Haber Türleri”yle genel anlamda bir bağı yok. Bu iki sözcüğü burada çift anlamlı olarak ele alıp değerlendirmek gerekiyor.
Sözü edilen “Doğrudan Anlatım”, genel anlamda gazetecilik yazınını biçimini anlatmak için kullanılır. Haber, röportaj, haber – röportaj vs. bu bağlamda değerlendirilmeli; “Dolaylı Anlatım” ise yazınsal dil/edebiyat dili olarak!
Genelde, gazetecilikle edebiyatı aynı kulvardan beslenen yapılanmalar olarak değerlendirme eğilimi, her iki yapının aktörlerince de benimsenir. Kuşkusuz, bu iki disiplinin ayrıldığı noktaların, kullandığı teknik olanakların, araç – gereçlerin yanı sıra başta dil konusu gelir. Her iki disiplinin farklılığını görmede dil belirleyicidir.
Gazetecilik için genel anlamda kullanılan “Doğrudan Anlatım”ın “Dikey Anlatım” olarak tanımlanması bir başka doğru betimleme biçimi. Bu durumda edebiyat (yazın) için kullanılan “Dolaylı Anlatım” da “Yatay Anlatım” diye betimlenmeli!
Dikey anlatım
Dikey Anlatım, “bir olayı, olguyu edebiyata özgü üst dil oluşturmadan, herhangi bir estetik disiplin tekniğinden yararlanmadan, her okuyanın aynı şeyi anlayacağı biçimde, açıkça, doğrudan, güzel aktarma, yansıtma biçimi,” diye tanımlanabilir. Haber ajanslarının, gazetelerin, dergilerin, televizyonların, radyoların, internet portallarının bir haber, röportaj, haber – röportaj, araştırma, inceleme yazıları bu bağlamda değerlendirilmeli! Dikey anlatımın en temel özelliği yazının omurgasını, ana yapısını “hız”ın belirlemesi. Bu bağlamda yapılan çalışmalarda edebiyatın reddettiği yöntemlerin, disiplinlerin “alıntılama, konuşma parçaları”nı verme, yorum yapma (haber – röportaj, inceleme – araştırma yazıları için) gibi yazıya (habere) hız kazandırıcı tekniklerin tümünde yararlanılır. Bu disiplinde, başlıklar birer “slogan” olarak da değerlendirilebilir; çünkü, başlıklar hız artırıcı özelliğe sahiptir.
Daha önce değinildiği gibi makale, fıkra, röportaj, inceleme – araştırma yazılarında ise aynı kulvarın iki uğraşı olan gazetecilikle edebiyatın yer yer buluşmasından söz edilebilir. Söz konusu çalışmalarda edebiyata özgü yöntemlerden yararlanılmasına genelde dikey olan yazının güzel duyusal etkisini, niteliğini artırıcı olumlamalarla yaklaşılır.
Yatay anlatım
Edebiyatın olmazsa olmazı diyebileceğimiz “dolaylı anlatım” dili “gazetecilik” dilinin tersine “yatay anlatım” diye tanımlanmalıdır, bize göre. Bu anlatımın her şeyden önce edebiyatın (fantastik, sürrealist çalışmaların, basit macera romanlarının dışında) ‘sanatsal gerekliliğin zorlaması’ dışında “hız”ı reddetmesinden kaynaklanır. Edebiyat, gazeteciliğin tersine, yazının “hızı”nı düşürme adına haber yazımında (röportaj vs.) kullanılan birçok şeyi, alıntılamaları, konuşma parçalarını –sanatsal gereklilik olmadığı sürece– kullanmaz. Yorumdan, didaktik anlatıdan özellikle kaçınır. Edebiyatçılar, ne anlatacaklarsa oluşturdukları kendilerine özgü biçeme uygun biçimde, üzerinde çalıştıkları eser için yarattıkları üst dille “hız”dan kaçınarak anlatır. Eksilterek, boşluk bırakarak, şifreleyerek, tekrarlardan kaçınarak, zaman atlamaları yaparak yazarlar eserlerini…
İşte, bu yapısı bir edebiyat eserine “biricik”lik özelliği kazandırır. Aynı olayı izleyen gazetecilerin gazetelerinde yayınlanan haberleri yan yana getirilerek değerlendirildiğinde birbirlerine benzerlikleri/aynılıkları ise haber yazımının çerçevesini çizen disiplinin benzerliğinden kaynaklanır. Bu yönleriyle de yazınsal çalışmaların düzeyinden farklı bir yerde değerlendirilir.
Hız…
İster dikey, ister yatay çalışmalarda olsun hız, işlevsel özelliğiyle ideolojinin kendisi olarak çıkar ortaya. Dikey disiplinle üretilen çalışmalarla gerçeğin/gerçekliğin çarpıtılması, saptırılması, kitlelere unutturulması, yazınsal çalışmalarda farklı yöntemlerle yapılır. Örneğin, bazı çalışmalarda yeraltı edebiyatından yararlanıldı. ABD’de David Mamed’in öncülüğünü yaptığı altkültür dili ‘yüce edebiyat’mışçasına ülkemizde de özendirildi. Ne denli argo sözcük kullanılmışsa, (küfredilmiş, sinkaf edilmiş, diyaloglar edepsiz konuşmalarla sürdürülmüşse) o denli başarılı edebiyat yapılmışçasına yüceltildi. ‘Çok satan’ olması için önü açıldı. Ben anlatı disipliniyle öne çıkartılan ‘kişiselcilik’, ‘bireyleşme/bireyselleşme’ diye tanımlandı. Bu ara, ‘eser’in yazınsal kimliksizliği, içerik yoksunluğu, daha da ötesi ‘hiçliği’ görmezden gelindi. Üzerinde durulmadı bile. Oysa kışkırtılarak yüceltilenin ‘bireyleşme/bireyselleşme’yle hiç ilgisi yoktu. Şişirilen egoyla ilgiliydi daha çok. Asosyal, antitoplumsal kişilik yapıları özendiriliyordu bu çalışmalarda. Özgür birey olmaktan çok, ‘benci, bencil’ karakter yapılarının sivriltilerek yaygınlaştırılmasına çalışıldı. Bir arada iş yapabilmek yerine, sözümona ‘kendi başına var olma’, etik, estetik, ideolojik değerlerin yerini ‘her şey olma’ savındaki ‘hiçleçtirilmiş’ birey, ben, benci, bencil bir kimlik yapısı aldı. Günü yaşayan, çabuk unutan, dünü çoktan unutmuş, anısız (Goethe’nin ‘3 bin yıl öncesini düşünmeyen biri, günlük yaşıyor demektir’ sözüyle betimlediği) bir insan türü çıkartıldı ortaya. Daha doğrusu insan yok sayıldı bu ‘sanat eserleri’nde… İnsansız romanlar, insansız öyküler piyasaya egemen oldu.
Fordist sistemle varlığı çokça duyumsanan insanın toplumsal bir varlık olduğu, (postfordist sistemle sanayide, ticarette, toplumsal alanda) unutturuldu. Fordist sistemin yaygınlaştığı dönemin sanat kuramı modernizmde ‘andaki sonsuzluk’ arayışları temel disiplin olarak bütün kurmacalarda yaygın bir anlayış olarak görülürken globalist piyasacılığın egemen olduğu günümüzün baskın sanat kuramı postmodernizmde ise ‘sonsuzluktaki gelip geçicilik’ bir sanatsal disiplin oldu. Bunun manivelası da ‘hız’la devindirildi.
Hızın her şeyi kimliksizleştirdiği, eprittiği, yok ettiği bir dönemde insanı önceleyen bir sanat anlayışı söz konusuysa eğer, kurmaca yazının temel işlevi asal gerçekliği/gerçeklikleri gösterebilmek için hayatı yavaşlatmak, yavaşlatarak anlatmak olmalıydı/olmalı! İnsansal değerleri yüceltmek, sürekli kılmak, kültürel birikimi gözetmek yazarın (edebiyatçının) temel işlevi olmalı! ‘Edebiyatçı’, adı üstünde, ‘edep’ten geliyor; dolayısıyla ‘edep’li insanların işi olmalı, edepsizlik bile sözünü edegeldiğimiz üst dilin edebiyle, adabıyla anlatılmalı! Çünkü, insanı yücelten, geliştiren yazma tutkusunun tutkuların en soylusu olması bu yapısından kaynaklanır.
Yazınsal bilinç dediğimiz dil, insan, halk, yurt sevgisi aksı üzerinde biçimlenir. Dil bilinci bunların en başında gelir. Bir sanatsal kuram olarak postmodernist disiplinin böyle olmaması gereken yazım olanaklarından yararlanarak önce dile saldırılması bilinçli bir yazınerinin duruş sergilemesi gerekir. Örneğin, ‘azınlık’ diye bir sözcük varken postmodernizm adına kimi uçuk yazarcıkların yaptığı gibi ‘ekalliyet’ sözcüğü kullanılmamalı!
“Yazınsal bilinç” konusuna dil bilinci, sevgisi, saygısı, ortak dilimiz Türkçe açısından da bakmakta yarar var:
Dilinden utanmak (**)
“Ben” dedi bir dostum, “kendimi çok şanslı sayıyorum, çünkü iki dilli insan olarak yetiştim… Annemden Zazaca’yı öğrendim, bir parçası olduğum ulusumun olanaklarıyla da Türkçe’yi… Türkçe okuyor, yazıyor, düşünüyorum. Eğitimde, edebiyatta, kültürde Türkçe’yle kucaklıyorum dünyayı… Zazaca ise benim farklı bir zenginliğim”.
Anadil… ana dili… ulus dili… resmi dil… ülkede iki resmi dil istenmesi gibi saymakla bitmeyecek başlık altında yapılan tartışmaların artık kabak tadı verdiği ülkemizde, bir öğretmen, şair dostun yukarıdaki sözleri beni şaşırttı; daha doğrusu, ortak dilimiz Türkçe’yi farklı bir bakış açısıyla yücelten yaklaşımı dil tartışmalarının ortalığı toza dumana kattığı günümüzde çok anlamlı geldi…
Ne ki, çoğu kimse için bunun bir anlamı yoktu. Çünkü, dil tartışmaları kimi çevrelerce Türkiye’de siyasal gündemi yönlendirmek için yapılıyordu… Türkçe’yi epritmeyi, egemenliğini kırmayı erekseyen çevrelerce yaratılan sorun, tam anlamıyla siyasaldı, ama yaklaşımların kimi etnik, kimi dinsel, kimi özenti, kimi de tecimsel beklenti kökenliydi…
Ülkemizde, Türkçe üzerinde yaratılan yapay sorunun dışında dil tartışması, dünyanın birçok yerinde de başat konumdaydı… Uygulanan politikalar nedeniyle iki elin parmakları denli az yayılmacı (emperyalist) devletin ulusal dili dışında, dünyadaki tüm diller şu ya da bu biçimde saldırı altındaydı.
Günümüzde, kimi belirlemelere göre dünyada konuşulan 6.500 dilden yarıdan çoğu ya yok olmuş ya da yok olmakla karşı karşıyaydı. Bazı araştırmalara göre şu anda konuşulan dillerin yüzde 95’i bu yüzyılın sonunda yok olacaktı…
Kimi çevreler tersi görüntü verse de, bu öngörüyü pek ciddiye alan yoktu… Oysa diller, insanoğlunun kültür bahçesini süsleyen çiçeklerdi…bir çiçek eksik olsa o bahçe güzelliğinden çok şey yitirirdi… O çiçeklerin her biri iletişim aracı olarak yalnızca bir dil değil, sesti seslerdi, yazıydı yazılardı, resimdi resimlerdi, renkti renklerdi, imlerdi, türlü göstergelerle anlamlandırılan imgelerdi, bütünüyle kültürdü kültürlerdi, bir toplumu toplum yapan, etnik kimliği de, ulusal kimliği de kucaklayan, koruyan kültürel kimliklerdi, şemsiyeydi; şemsiyelerdi türlü renklerde…
Bu duyarlılıkların ötelenmesinin nedeni, insanoğlunun bir yeni tek dil serüvenine iteklenmesiydi… Dünyada tek dil-çok dil konusunda birçok mitolojik öykü var, ama sanırız bunlardan en ilginci Kafkaslarla ilgili olanı… Bilindiği gibi Kafkaslar’da 300 dolayında dil konuşuluyor… Bu denli çok dil konuşulmasının nedeni söz konusu öyküyle sözümona açıklanırken, gerçekte insanoğlunun tek dil saplantısına karşı ironik bir yaklaşımla Tanrı’nın tepkisi anlatılıyor… Öyküye göre Tanrı, -sanırız, Babil Kulesi’ni yıktıktan sonra- her ulusa ayrı bir dil vermiş… Bu dili nereye, hangi bölgeye, hangi halka verecekse o bölgeye dönüp bir kez tükürmesi yetiyormuş… Sıra Kafkaslar’a gelince Tanrı nezle olmuş, hapşırmak zorunda kalmış…
Kuşkusuz, insanoğlunun dil serüveni yeryüzünde var olma serüvenine koşuttur, o ölçüde de renkli… Ancak, kutsal kitaplarda kutsal anlamlar yüklenen Babil Kulesi’yle ilgili mitsel öykü, dünyada ortak bir dil, tek dil arayışının sembolü niteliğinde… İnsanoğlunun en üst katı tapınaklı birçok kattan oluşan bir kule yapması, Tanrı tarafından kendisine “şirk koşma”, gökyüzüne egemen olma istemi, kendini beğenmişliğin dışavurumu biçiminde yorumlanır. Doğal olarak buna tepki gösteren Tanrı, bu saygısızlığı bağışlamaz, kuleyi yıkar, insanoğlunu cezalandırarak dünyanın her yerine dağıtır, böylece yeryüzünde birçok dil konuşulmaya başlanır.
Buna karşın, insanoğlu dünyada tek dil arayışını sürdürmekten asla vazgeçmez… Dünden bugüne birçok ortak dil üretme girişiminde bulunur; bunlardan en bilineni Esperanto… Bu çabalar, masum kültürel girişimler olarak değerlendirilse de, günümüzde “küreselleşme” diye pazarlanan “neoliberal globalist, emperyalist” süreçte dünya egemeni süper gücün kendi dilini, İngilizce’yi tek dil olarak ‘dayatması’ dikkat çekici. Yalnızca bu nedenle bile ekonomik globalizmin, neoemperyalizmin tüm dünya dillerini tehdit ettiği söylenebilir, rahatlıkla… İngilizce’yi Esperanto gibi dünya dili yapma politikasının bir dilin geliştirilip yaygınlaştırılmak istenmesi gibi masum bir çabayla hiç ilgisi yok. Bu küresel dayatma, çok kapsamlı emperyalist bir projedir; sömürü çarkını rahatça döndürmek için ulus devletleri yıkmak, parçalamak, ulusal dilleri yok etmek, bunların yerine dilinin gelişimi yüzlerce yıl sürecek cılız, kendini savunmaktan yoksun, küçük küçük yeni, çok sayıda sözde ulus devlet kurma gibi globalist neoliberalizmin dünyaya kayıtsız, koşulsuz egemen olma istemiyle doğrudan ilgili…
İşte bu nedenle emperyalizm, bir ulusa saldıracağı zaman şah damarına, doğrudan diline saldırıyor. Çünkü, bir toplumda dil, özellikle ulusal demokratik devrim aşamasındaki toplumda, tarihsel gelişim içinde yalnızca iletişim aracı değil, o toplumun tarihiyle kültürünün yarınlara taşıyıcısıdır aynı zamanda; ulusal birliğin, dirliğin olmazsa olmaz öğesidir; kültür birliğiyle, ortak tarihle birlikte ulus olmanın üç koşulundan ilkidir dil. Bu iki öğe ulusal duygu konusunda dilden aldığı güçle çok güçlü bir bağ oluşumunu sağlar.
Emperyalizm, her zaman işte bu bağı koparmaya çalışır, Türkçe’yle Türkiye konusunda yaptığı gibi.
Konfüçyüs’le ilişkilendirilen şu diyalog bu bağlamda anlam kazanıyor:
Konfüçyüs’e, “Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu”, diye sormuşlar…
Büyük düşünür şöyle yanıtlamış soruyu:
“Hiç şüphesiz, dili gözden geçirmekle başlardım işe. Dil kusurlu olursa sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa töreyle kültür bozulur.Töreyle kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Türkiye’de yaşanılanlara bakınca Konfüçyüs’ü, söylediklerini anımsamamak olanaksız…
Güzel Türkçemizin günümüzde çok yönlü, çok büyük bir saldırı altında olması, daha pek çok şeyi anımsatıyor insana… Örneğin, dilimizin bin yılı aşkın süredir saldırıya uğradığını, baskı altında tutulduğunu…
Bu saldırıları anlamak için Türkçe’nin serüvenini 4 tarihsel dönemde ele alarak incelemek gerekiyor:
1923 öncesi, 1923-1938 arası, 1938-2002 arası, 2002 sonrası…
1923 öncesi 1400 yıllık bir süreyi (doğal olarak öncesini de) kapsar, Türklerin İslamiyet’in baskılarıyla karşılaştığı dönemlere dek gider… Bu döneme bakıldığında, yaygın biçimde bilinenin tersine, Türk, Türkçe düşmanlığının Osmanlılardan, Selçuklulardan çok öncelere dayandığı görülür…
İslamiyetin ilk döneminde, Türkçe üzerindeki baskıların, yasakçı politikaların ilk örnekleri Emeviler döneminde çıkar karşımıza. Bu dönemde Müslümanlaştırılmış halklara Arapça zorla resmi dil olarak kabul ettirilmiştir. Bu nedenle, Müslümanlığı kabul ettikten sonra kurulan Türk devletlerinde resmi dillerin İslamileştirilmiş Arapça olmasında Emevilerin payı büyüktür.
Türkçe’nin baskı altına alınması, ötelenmesi, yasaklanması bir yana, Türk düşmanlığının tarihi Hz. Muhammed’e, daha da öncesine uzanır… Kimi kaynaklara göre Hazreti Muhammed’in bir hadisinde “Türkler size dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayınız” dediği savlanır.
O tarihlerden günümüze bazı halklar, uluslar, popüler kimlikler için Türk düşmanlığı önyargılı bir bakış açısı, yaklaşım biçimidir… İngilizce konuşulan ülkelerde yaşayan üstün insan megalomanisinin etkisindeki bazı insanlar “karakafalarına” bakarak Türklere “turkey” (hindi) diyebilmektedir.
Bazı Almanların hâlâ “Türklerin kokusuna tahammülü yoktur.”
Dahası, Avrupalıların köpeklerinin bile Türklerden hoşlanmadığı söylenebilmektedir.
Siyasal iktidar sahiplerimizin kapılarında salyasümük eteklendiği o Avrupalı efendilerin gözünde Türklerin bazılarının “Beyaz Türk”, bazılarının “kara kafalı” diye tanımlanması boşuna değil. Onlara göre Türkler “barbar”, “köpek kafalı barbar”, “haydut”, “deccalin ön habercisi”, “barışta melek, savaşta ifrit”tir…
Her ağacın kurdu kendi bedeninden ürermiş, diye bir söz var… Hani, Türk’ün Türk’e ettiğine, düşmanlığına bakınca Avrupalı’ya, Amerikalı’ya ne tepki göstereceğini şaşırıyor insan… Bazı Türklerin yaklaşımına, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın Türklere yaptığına bakınca Türk’ün başka düşmana gereksinimi yok, demekten başka şey gelmiyor elden…
Günümüzden bin yıl önce “Sart” diye tanımlanan yerleşik, kentli, tüccar, çiftçi Türklerin göçebe Türkleri “kafir” ilan etmesi bu yaklaşımı haklı çıkartacak türdendir. Kaşgarlı Mahmut gibi çağının aydını, Türkçe’ye tanımı zor büyüklükte emeği geçmiş bir Türk bile, ünlü kitabı Divan-ı Lügatit Türk’te savaşçı göçebe Türklerden “kafir” diye söz edebilmiş, dahası, bir parçası olduğu ulusu aşağılayabilmiş:
“Yok olası kafirler, göğe de Tanrı derler. Büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi görünen her nesneye Tanrı derler”…
Kaşgarlı Mahmut, aynı eserin bir başka yerinde Muhammed’in Türklerle ilgili bir hadisinin bulunduğunu belirterek şöyle yazabilmiş:
“Yüce Tanrı der ki, benim bir ordum var, adını Türk koydum. Onu doğuda oturttum; bir ulusa kızdığım vakit onu üzerine saldırtırım.”
Bu örneklere bakınca Osmanlılara söyleyecek söz kalmıyor; onlara göre Türkler zaten “Etrakı biidrak”tir (akıldan yoksun). Ne ki, Osmanlıların Türk düşmanlığı bununla sınırlı olmadığı gibi yenilir yutulur türden de değil. Örneğin 15. yüzyılda Sultan 2. Murad’ın Sadrazamı Lala Yörgüç Paşa, ülkenin her yerine tellal göndererek “Kendisine bir Türk kellesi getirene, bir Osmanlı kaftanı armağan edeceğini” ilan ettirecek denli Türk düşmanıdır…
Kuyucu Murat paşaların, Şeyhülislam Ebusuud Efendilerin Türk düşmanlıkları ise önceki düşmanlıkların üzerine tüy dikecek türdendir, kelimenin tam anlamıyla… Murat Paşa, “Kuyucu” sanını, kuyuları Türkmen kellesiyle doldurarak, Ebusuud Efendinin fetvalarıyla Türkmen kellesinden minareler yaparak hak etmiştir…
Böylesine bir Türk düşmanından Türkçeye sempati beklenemez herhalde… Türkçe Divan Şiiri’nin ilk büyük ustası Nesimi’nin Halep’te derisinin yüzülerek öldürülmesi, bu kafaların ürünüdür, çünkü…
İnsanın tüylerini diken diken eden bu düşmanlıklara karşın, Osmanlı saraylarında Türkçe’yi yasaklayan yazılı belge bulunamamıştır, ne tuhaf… Selçuklular ise resmen Türkçe’yi yasaklamış, resmi devlet dili olarak Farsçayla Arapça’yı seçmiş, kendilerini de “Rumi” ya da “İslam” diye tanıtmıştır… Alparslan’dan sonra, Melikşah döneminden itibaren saraylarda isimler bile Arapçalaştırılmıştır…
Ancak, Selçukluların bu uygulamaları, sarayda Türkçe konuşulmasını yasaklaması halkın büyük tepkisine yol açmıştır… Karamanoğlu Mehmet Bey’in Konya’yı alır almaz, “Bundan böyle hiç kimse divanda, dergâhta, bargâhta, meydanda Türkçeden başka dil kullanmasın!” diye ferman yayımlaması bu tepkinin dışa vurumudur.
Selçuklulardan sonra Anadolu’ya egemen olan Osmanlılar, egemenlik sürdüğü 500 yıl boyunca Türk sözcüğünü ağzına bile almamıştır. Okullarda Osmanlı Tarihi yerine İslam Tarihi okutulmuş, bu derslerde Türklerden hiç söz edilmemiştir…
Fatih’in İstanbul’u aldıktan sonra kendi adına kurdurttuğu medreselerde de eğitim tümüyle Arapça yapılmıştır.
Türkçe konuşmayı, eğitimi bir yana bırakınız, Osmanlılarda 19. yüzyılın ortalarına dek Türk Müslüman halkın Batı dillerini öğrenmeleri bile yasaklanmıştır… Bugünkü siyasal iktidarın büyük özlemle andığı Osmanlı’da yasak, yalnızca dille sınırlı tutulmamış, yaşama değgin her şeye skolastik bakış açısı egemen kılınmış; her şey ulemaların şeriata uygunluk fetvasına göre biçimlendirilmeye çalışılmıştır.
Bütün bunlar yapay Osmanlıcayla, Osmanlıcanın yetersiz kaldığı durumlarda İslamileştirilmiş Arapça kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Birinci Meşrutiyet’e dek (1876) Osmanlılar tarafından resmi belgelerde ‘Türkçe’ sözcüğü bile kullanılmamıştır. 1876’da kabul edilen Kanun-u Esasi’nin (Anayasa) 18 maddesiyle Osmanlı Devletinin resmi dili “Türkçe” olarak kabul edilmiş, ama bu sözde kalmıştır.
Bütün bu gelişmelere karşın, 1923 öncesine bakıldığında başta feodal, birçok temelde parçalanmış Anadolu’da kimi etnik gruplar farklı dil, lehçe konuşsa da halkın ezici çoğunluğunun Türkçe konuştuğu görülür.
Yüzlerce yıllık baskı dönemlerinin ardından Türkçe’ye olumlu yaklaşımların örneklerine ancak Tanzimat sonrasında rastlanır. Ne ki, bugünkü bakış açısıyla tuhaf gelebilecek örneklerdir bunlar… İlk Türkçe gazeteyi bir İngiliz, Türkler hakkında Türkiye’de yayınlanan ilk Türkçe kitabı bir Polonyalı yayınlamıştır, ne yazık ki…
“1869’da yayınlanarak Sultan Abdülaziz’e ithaf edilen ‘Eski ve Yeni Türkler’ adlı söz konusu ilk kitabın yazarı Konstanty Borzecki isimli bir Polonyalıdır. Nâzım Hikmet’in anne tarafından dedesi olan Borzecki daha sonra Mustafa Celaleddin Paşa adıyla Osmanlı tarihindeki yerini almıştır.” (***)
Yine tuhaf gelecek, ama Türkiye’de çağdaş anlamdaki ilk Türkçe gazeteyi de bir Türk değil, bir İngiliz yayınladı…
Osmanlı, Anadolu’da birçok azınlığa matbaanın icadıyla birlikte matbaa kurma, gazete çıkarma izni verirken bu çağdaş olanakları kendi halkından esirgedi… Türklere matbaa kurma iznini tam 277 yıl, gazete çıkarma iznini de 226 yıl sonra verdi. Bugünkü Resmi Gazete’nin atası Takvim-i Vekayi (1830) sayılmazsa eğer, Türkiye’de çağdaş anlamdaki ilk Türkçe gazeteyi bir İngiliz, William Churchill (1833) yayınladı. Osmanlı, Churchill’e söz konusu ayrıcalığı bir dizi dramatik olay sonrasında özür dilemek ereğiyle adeta dizlerinin üzerinde sürünerek vermek zorunda kaldı… Bu hakkı kendi halkına neden sonra, Churchill’den yaklaşık 27 yıl sonra tanıdı…
Osmanlı’nın ağır baskısına karşın, 19. yüzyılda Türkçe’den söz eden ilk Türk bir edebiyatçıydı, Şinasi’ydi. Bu nedenle Osmanlıca’nın yalınlaştırılması girişimlerinin o dönemde Şinasi ile başladığı kabul edilir… Bu girişim, Jön Türk hareketiyle yaşam olanağı bulan, 20. yüzyılın başlarında Genç Kalemler Dergisi’nce başlatılan Yeni Lisan Hareketiyle sürdürülür. Yeni Lisan Hareketi, Tanzimat döneminde başlayan dilde ulusalcılık akımının devamı biçiminde değerlendirilir.
Yüzlerce yıllık baskı döneminden sonra 1860’lardan itibaren bir avuç genç edebiyatçının çabasıyla geliştirilmeğe çalışılan Türkçe’nin edebiyatı da, doğal olarak ne çağdaş örneklerin düzeyine ulaşabildi, ne bu konuda halkta gereksinim yarattı ne de duyulan gereksinimlere yanıt verebildi, doğal olarak Dil Devrimi’ne dek sınırlı kaldı…
Halkın dünyadan böylesine yalıtılması nedeniyle okur-yazar sayısı öyle azdı ki, Cumhuriyet’ten önce toplam gazete tirajı yalnızca birkaç bindi… Bugün nüfusu 70 milyonu aşan Türkiye’de toplam gazete tirajının hâlâ 5 milyon (benzer nüfusa sahip İngiltere, Japonya gibi ülkelerde 40 milyona yakın) dolayında kalmasının başat nedeni Cumhuriyet öncesi, Dil Devrimi öncesi politikalardır…
1923 öncesindeki yüzlerce yılda Türk halkının ancak yüzde onu okuma yazma öğrenirken Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yılında okuma yazma bilenlerin oranının yüzde 90’ı geçmesindeki ‘kerameti’ Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleştirilen Dil Devrimi’nden başka yerde aramamak gerekir, herhalde…
Türkçe’nin önünde yüzlerce yıldır birikmiş engeller, ancak bir devrimle kaldırılabilirdi, kaldırıldı… Üstelik çok kısa sürede, baskılarla geçirilen her 100-150 yıl bir yıla, bir tek yıla sığdırılarak on yılda gerçekleştirildi o büyük devrim.
Bilindiği gibi Atatürk, Türk ulusunun olduğu gibi Türkçe’nin de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtulması buyruğunu verirken aynı zamanda okuma yazmanın kolaylaştırılacağının bilinciyle 1928 yılı başında Dil Encümeni’nin kuruluşunu gerçekleştirdi. Böylece, 1932 yılında Türk Dil Tetkik Cemiyeti kuruldu, aynı yılın eylül ayında ise Birinci Türk Dil Kurultayı Mustafa Kemal’in başkanlığında toplandı… Dolmabahçe sarayındaki toplantıya birçok yabancı dilbilimci katıldı.
O güne dek, Osmanlı’nın son dönemlerinde bile Türkçe, Türklük gibi aşağılanıp horlanmıştı… Birçok ünlü yazar Türkçe konuşup, okuyup yazıyor olmayı ilkelliğin, kabalığın, cahilliğin (bilgisizliğin) göstergesi saymıştı… Dilinden, ana dilinden, Türkçesinden utanmıştı Osmanlı entelektüelleri… dilinden utanmak… ne utanç verici…
Mustafa Kemal, Aydınlanma Devrimi’ni örgütlerken ulusun birliğini, dirliğini, bütünlüğünü sağlayan en önemli yapılanmanın, aracın dil olduğunu biliyordu. Her ulus dilini bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda geliştirmek isterdi, bundan doğal ne olabilirdi?
Osmanlı’da olduğu gibi her imparatorlukta/ülkede çeşitli dil, lehçe, ağızlar konuşulurdu, ancak bir ulus devlet örgütlenmesinde bu dillerden büyük çoğunluğun kullandığı dil, ülkenin içsel dışsal iletişiminde ortak dil olurdu… Bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda, diplomaside, resmi yazışmalarda bu gelişmiş dil kullanılırdı. Öbür dillerin ise süreç içinde gelişimine çalışılırdı… demokrasinin gereğiydi bu…
Atatürk, Batı’da Rönesans’la Aydınlanma sürecinde Batılı ulusların dil konusunda Latince’ye karşı verdiği savaşımı çok iyi biliyordu. Bu nedenle, çağdaşlaşmak için ulusal dili başka dillerin egemenliğinden kurtarmanın yetmeyeceğini, yanı sıra yabancı sözcüklerden de arındırmak gerektiğinin bilincindeydi…
Programını bizzat kendisinin yönettiği, gelişimini izleyip yönlendirdiği Dil Devrimi, kimi çevrelerin görmek istediği gibi sadece Arap abc’sinin yerine Latin abc’sini koymak değildi… Türkçe’yi yabancı etkisinden kurtarmak, Arapça, Farsça başta, yabancı dillerden girmiş sözcüklerden arındırmaktı, bir bakıma…
Atatürk, Latince’nin Batılı ulusal diller de yol açtığı olumsuzluklar neyse Arapça’nın da Türkçe için benzer işleve sahip olduğunu ta başından görmüştü… Bu nedenle, Arap abc’si yerine Latince abc’nin kabul edilmesinden hemen sonra en büyük savaşımı Türkçe’yi İslamileştirilmiş din dili Arapça sözcüklerden arındırmak için verdi… Böylece, dilin sadeleştirilmesini sağlarken Türkçe’yle birlikte toplumu da dinsel etkilerden kurtarmayı ereksiyordu, sanırız… Çünkü, Dil Devrimi’nin en büyük özelliği insanların kul, toplumun ümmet olmaktan kurtarılarak uluslaşmasını sağlamadaki rolüydü. Dil Devrimi sürecinde Türkçe, Arapça sözcüklerden arındırılırken Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesi, ibadet dilinin, ezanın Türkçeleştirilmesi söz konusu yaklaşımların ürünleriydi.
Doğrusu, Atatürk’ün dil konusunda yaptıkları Dil Devrimi’ni aşan bir içeriğe sahipti… Arapça konusundaki yaptıklarıyla Arapça’nın toplum üzerindeki ideolojik egemenliğini kırarken “bir yönetim biçimi olarak laikliğin” (sekülerizmin değil) de temellerini atıyordu.
Mustafa Kemal, daha Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında Türk Aydınlanma Devrimi’nin iskeletini oluşturacak önemli bir karar alarak, bin yıldır ilk kez Anadolu topraklarında ezici çoğunlukla yaşayan halkın dilini, Türkçe’yi devletin ana dili yapması, dil konusunda yapacaklarının habercisiydi… Böylece Türkçe’yi eğitim, bilim, kültür, edebiyat dili haline getirerek Dil Devrimi’yle tasarladığı çemberi tamamladı.
Atatürk’ün Dil Devrimi’nin Türkçesi, ayrıca Batı’ya yön veren devrimlerden, özellikle Fransız Devrimi’nden etkilenen Tanzimat edebiyatına, sonrasında onu kısa sürede aşan çağdaş Türk edebiyatına büyük sıçramalar yapma olanağı verdi. Dil Devrimi’nin edebiyat-sanat alanında büyük olanaklar kazandırdığı Türkçe ile bu toplum, eğitim, bilim, kültür alanında Osmanlı’nın yüzlerce yılda yapamadığını 15-20 yıl gibi kısa bir sürede başardı; yetkin bir eğitim dili, bilim dili, kültür dili, sanat-edebiyat dili sahibi oldu.
1923 öncesindeki çağdışı kalmışlığa karşın, 1923 sonrasındaki tansıksal sıçramanın nedeni çok basitti: Osmanlı’nın kısa sürede bir imparatorluk olmasını sağlayan kültürün temelini skolastik dünya görüşü oluştururken Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline Rönesans’ın İngiliz, Amerikan, Fransız devrimlerinin, bütünüyle Batı’nın Aydınlanma Devrimi’nin harcı konulmuştu…
Ne var ki, Atatürk’ün zamansız ölümü üzerine, yalnızca Dil Devrimi değil, bütünüyle Türk Aydınlanma Devrimi önce bir duraklama dönemine girdi, girdirildi daha doğrusu… Sonraki süreçte ise halka sezdirilmemeye özen gösterilen usta manevralarla yavaşça Aydınlanma Devrimi’nin yönü değiştirildi…
Ne yazık ki, bu süreçte Atatürk’ün silah arkadaşlarının, en yakınındakilerin bile onu hiçbir biçimde anlamadıkları görüldü… Çoğu pasif, edilgen, teslimiyetçi, devrim algısını içselleştirecek bilinçten, birikimden, siyasal öngörüden, özdeşleyimden (empati) yoksun, devrimden sonra bile mandacılığa olan inancını koruyan bu kişiliklerin yanlış tutumları sonucu “46 (1946) Ruhu” ismiyle anılan bir siyasi kadro iktidarı ele geçirdi. İşte bu kadro, 46 Ruhu, iktidarı sonsuza dek elinde tutacağını sanarak pragmatik / makyavelist bir tutumla karşıdevrimin sancaktarlığına soyundu. Atatürk’ün önderliğinde kısa sürede elde edilmiş tüm haklar halkın elinden alındı… Halkevleri, Köy Enstitüleri kapatıldı… Dil Devrimi ötelendi, gündem dışına çıkartıldı… El altından, usul usul alay konusu edildi… Toplumda “Bilmesinlercilik” politikası egemen kılındı. Halkı bilgisizleştirme, cahilleştirme programları uygulamaya konuldu, birer birer. Çünkü, bilmeyen insan kolayca kullaştırılırdı… Bu düşünceyle dine ağırlık verildi… Ezan tekrar Arapçalaştırıldı, imam-hatip okulları açıldı… Din bütünüyle siyasete alet edildi… Kitabın silahla eşdeğerde suç aygıtı kabul edildiği 12 Eylül’de ise Anadolu’nun güneşi iyice karartıldı…
Böylece gelindi bugünlere…
Şimdi, dikensiz gül bahçesindeymişçesine dolaşan siyasal iktidar sahipleri, dayatılan Batı merkezli politikalarla biçilen, biçimlendirilen “Ilımlı İslam” projesini güzelim Türkiye’ye giydirmeye çalışıyor… Bu nedenle ulus devletin bütün kazanımlarını ulusun elinden aldı. Yeni, yadırgı bir yönetsel devlet sisteminin altyapısını kurdu… Mescitten, camiden geçilmeyen, Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerinde bile görülmeyen İslamik imgelerle ülkenin fotoğrafını baştan sona değiştirdi. Bu ara dile, Türkçe’ye, Türkçe eğitime, edebiyata, sanata da el attı.
“Dindar nesiller yetiştirme” gerekçesiyle ilköğretimde halkın pek anlamadığı, “4+4+4” diye tanıtılan uygulamayla öğretim birliğini bozdu.
Dil Devrimi’nin kazanımlarını hiçe sayarak Arapça’ya tekrar itibar kazandırma girişimlerini etkinleştirdi…
İlkokul 4. sınıftan sonra okutulan din kültürü/ahlak bilgisi gibi derslerin yanı sıra 1. sınıftan itibaren dinsel içerikli ahlak eğitimi, değer-karakter eğitimi gibi uygulamalı dersler eklemenin hazırlığına başladı. İmam-hatip mezunlarına bu okullarda eğitmenlik olanağı sağladı. Böylece, ilköğretim okullarını imam-hatip okullarına dönüştürerek yurdun her karış toprağında bir imam-hatip okulu açma politikasının önünü açtı.
Önceki yıllarda sessizce, derinden eylemlerle hedefe ulaşmaya çalışırlarken artık açıktan açığa Türkçe’ye, Dil Devrimi’nin kazanımlarına, laik rejime darbe üstüne darbe indirilmeye başlandı.
Bu yazının kaleme alındığı günlerde okullarda hafta tatilinin Cuma günleri olması konusunda çalışmalara başlandığı öğrenildi. Bu girişim anne-babalar cumartesi, pazar günleri çocuklarını okula gönderip kendileri tatil yapamayacağına göre hafta tatillerini, şeriata, İslam ülkelerindekine uygun biçime dönüştürmenin habercisi gibi göründü… Saat ayarının bile Batı sisteminden çıkartılarak İslam ülkelerininkine uydurulmak istenmesi, söz konusu yapılanmanın bir başka göstergesi…
Gelinen noktada, Türkçe’nin, Türkiye’nin aleyhinde, temelleri Özal döneminde atılan kimi yanlış politik yatırımlar/uygulamalar günümüzde meyvesini vermeye başladı. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan, halk sindire sindire eğitilerek hazırlanmadan toplum yaşamına girdirilen medya çeşitlenmesinin yaşanılan büyük yozlaşmanın temel etmenlerinden biri olduğu anlaşıldı… Altyapısı kurulmadan başlatılan yayıncılıktaki bu denetimsiz, zamansız yapılandırma nedeniyle dili, anlatımı düzgün, diline özenli habercilik, tutarlı yayıncılık adeta ışık hızında yok oldu… Dil bilincinden, sevgisinden yoksun kimi lafazanların, “lügat paralayıp malumatfuruşluk” taslayanların, “ekran kuşları”nın ukalalıklarından geçilmez oldu TV’lerde… Artık, onların ağız dalaşları tartışma programı gibi sunuluyor… Eski, çarpık yapıya özlem, o lafazanlar, malumatfuruşluk yapanlar tarafından dile getiriliyor… Gazetelerin, kimi edebiyat dergilerinin yayıncılığı da bunlardan geri kalmıyor…
2. Cumhuriyet’in kuruluşunun ilan edilmek üzere olduğu şu günlerde, Dil Devrimi’ne karşılık, “Lügat İnkılâbı” diye tanımlanması gereken saçma (absürd) bir kampanya toplumu, Türkçe’yi adeta boğmaya başladı… Günümüzde, televizyonlarda, edebiyat eserlerinde, gazete yazılarında Arapça, Farsça sözcüklerden geçilmez oldu; bir Osmanlıca kampanyası toplumu viral hızda etkiledi. Bu etkiyle olmalı, yazına gönül vermiş gencecik insanlar övünülesi bir iş yapıyormuş gibi Arapça, Farsça sözcükleri kullanmaktan büyük bir tad alıyor görüntüsü veriyor…
Kimsenin kuşkusu olmasın, bütün bu olan bitenin adı “karşıdevrim”dir; yapılanlar ise siyasal iktidarın toplumu, düşünceyi denetlemek amacıyla dili denetim altına alma, Türkiye’yi laik, demokratik hukuk devleti kimliğinden uzaklaştırıp şeriatla ezilerek yönetilen bir İslam devletine döndürme politikasının ürünüdür; karşıdevrimin ürünü…
Yaşamak zorunda bırakıldığımız neoliberal global saldırıyı gerçekleştirenler hemen her eyleme “ulus devletin zamanı geçti” söylemiyle ulusal değerler üzerinden başlarken Türkçe’nin, Dil Devrimi’nin yanı sıra Türk ulusunun imgesel, ulusal değerlerine de saldırdılar… Açtıkları, açtırdıkları davalara Türk ulusunun dayandırılmak istendiği imgesel söylencenin adını vermekten çekinmediler: “Ergenekon”… Oysa dünyada hemen her ulusun bir söylencesi (efsanesi, mitsel öyküsü) vardı, bunu göz ardı ettiler; gözleri öylesine kararmış ki…
Dil Devrimi’ne saldırırken de aynı açıdan yaklaşarak Güneş-Dil Teorisi’ne saldırıp damgayı vurdular: “Bilimsellikten uzak…”
Ne tuhaf, bu yargıda bulunanların gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda bütün yayın organlarında Türkçe karşıtı, Dil Devrimi karşıtı kampanyayı yürütenlerin büyük çoğunluğunun bilimsel kimliğinden söz edilemezdi… Tek sözcükle şarlatandı bunlar, malumatfuruşluk yapan değildi, lafazan hiç değil…
Bu noktada, Güneş-Dil Teorisi konusunda pek bilinmeyen bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor…
Bir kez, bu Güneş-Dil Teorisi sanıldığı/savlandığı gibi Atatürk’ün yakınındakiler, kimi Türk dilciler, Türk bilim adamları tarafından geliştirilmedi… “Teori”, bütünüyle yabancı dilcilerin ürünü. Avusturyalı Filolog Dr. Herman F. Kvergiç, Dil Devrimi sürecinin yaşandığı 1935 yılında Mustafa Kemal’e gönderdiği 40 sayfalık Fransızca bir kitapçıkla yeni bir teori “Güneş –Dil Teorisi”ni ortaya atınca büyük coşkuya yol açtı. Çünkü, bu yeni teoriye göre Türkçe’nin öteki dillerle akraba olup olmadığı şöyle dursun, Türk dilinin ‘taş ve maden devrinde, kültür sözcüklerini göç yoluyla yeryüzündeki bütün dillere yayan eski, büyük kültür dili”. (Günümüzdeki İngilizce’den daha etkin, Babil Kulesi örneğine yakın) olduğu savlanmaktaydı. 24-31 Ağustos 1936 yılları arasında toplanan, 13 yabancı dil bilgininin de katıldığı 3. Türk Dil Kurultayı’ndaki tartışmaların konusu doğallıkla Güneş-Dil Teorisi oldu. (****)
Sonraki yıllarda, yakın zamanlardaki arkeolojik, antropolojik bulgular, Güneş-Dil Teorisi’ni olmasa da, Türkçe’nin Anadolu’da, Mezopotamya’da, Sümerler’de, Amerika’da kimi Kızılderililerin, Maya uygarlığında konuşulan dillerdeki ortak sözcüklerin varlığı şaşırtıcı biçimde gündeme getirildi…
Buna karşın, bugünkü iktidarla öncüllerinin Güneş-Dil Teorisi üzerinden yaptığı saldırılar yine de şu ya da bu düzeyde etkili olmuş olabilir, ama Türkçe’ye öldürücü darbeyi 12 Eylül yönetiminin vurduğu unutulmamalı! Faşist Cunta, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nu kapatarak bütün malvarlığına el koydu.
Gerek bugünkü iktidarın işbaşına gelmesinden, yani bu yüzyılın başından itibaren yoğunlaştırılan, gerekse 60 yıl öncesinden bu yana Türkçe’nin karşı karşıya kaldığı saldırılar, Arapça’yla Farsça’dan girmiş sözcüklerin büyük bölümünün Dil Devrimi sürecinde dilimizden atılması üzerinden yapıldı… Bu konudaki yıkıcı propagandalar kapsamında Türkçe’ye yeni sözcük kazandırma savıyla pek çok ‘uydurma’ (gökkonuksal avrat-tütünsel somurgaç gibi) sözcüğün zorla sokulduğu öne sürüldü… Dil Devrimi karşıtlarına göre, saçma bir kutsallık yüklenmiş Arapça, Farsça sözcükler, Türkçe’ye anlatım olanakları açısından büyük varsıllık sağlıyordu; bu sözcüklerin dilden çıkartılması nedeniyle Türkçe, gelişimi önlenerek kısırlaştırılmıştı. Onlara göre dilde özleşme “ ‘Arı, saf dil ancak kabile toplumlarında olur’du; bu nedenle yeni kuşaklar Baki, Fuzuli, Nedim, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin” gibi şairleri, yazarları anlamıyorlardı…
Oysa adı geçen şairlerle yazarların yapıtları Türkçe’nin yeni olanaklarıyla yetişen dil uzmanları, edebiyatçılar, bilim adamları tarafından daha anlaşılır, ulaşılır, elde edilir duruma getirilmiştir. Bugün, Osmanlıca yazılmış arşivler bile çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin olanaklarıyla yetişmiş uzmanlar tarafından kültür kalıtı olarak halkımıza, insanlığa kazandırılmış durumdadır.
Karşı devrimcilerin bilmediği, görmek istemediği bir şey varsa o da Dil Devrimi’nin halkımız tarafından benimsendiği gerçeğidir. Dilimizin her türlü saldırıya, kirletme girişimine karşı çok büyük bir direniş, bir gelişim içinde olmasının başka açıklaması olamaz!
Bilindiği gibi diller de canlı bir organizma gibidir, sürekli evrim geçirir…Türkçe, bu açıdan eşsiz niteliklere sahiptir. Söz konusu gelişim sürecinde sözvarlığı açısından özelliklerini, kurallarını kendi koşullarına uygun biçimde oluşturur. Bu süreçte, halk da dilinin kimi kurallarını korur, kimini değiştirir, kimini bütünüyle kullanım dışı bırakır. Dil Devrimi’yle Türkçe’ye bir müdahale yapılmışsa ki yapılmıştır, yapılan devrimdir çünkü… Ancak, söz konusu müdahaleyi yapan dilbilimciler Türkçe’nin yapısını, koşullarını, dilsel gelişim sürecini göz ardı ederek yapmamıştır, ne yapmışsa… Tam tersine, yüzlerce yıldır uzman olmayanlarca yapılan, türlü kültürel, iletişimsel soruna yol açan müdahalelerin dilsel, yapısal zararlı etkilerini ortadan kaldırarak Türkçe’yi kendi yatağına akıtmak için yapmışlardır.
Unutulmamalı ki Türkçe, binlerce yıllık birikimiyle insanlık tarihi içinde bir akarsudur… Bir biçimde yatağına giren çerçöpü, kirli maddeleri alır, götürür bir yerlere atar… Selçuklu’yla Osmanlı’nın bin yıllık çabasını bile Türkçe’nin bu yapısı boşa çıkarmıştır… Yaklaşık 400 bin dolayındaki sözcük dağarcığıyla, varsıl anlatım olanaklarıyla yeni sözcük üretme özelliğiyle günümüzdeki cılız saldırılarla da baş edecek güçtedir.
Buna karşın, günümüzde Türkçe’de bir kirlenmeden çok, ciddi bir kirletme çabasından söz edilebilir… Ancak, dilde kirlenmenin daha çok, siyasal erkin buyruğundaki kimi satılmış entelektüelin (aydının değil; aydın dilini satmaz çünkü) beyninde olduğu unutulmamalıdır!
Kuşkusuz, kimi esnafın satış kaygısıyla işyerine İngilizce, Fransızca “kebapcenter”, “baklavaland”,“restaurant”, “hotel”, “cafe”, “market”, “export” türünden isimler vermesi, pek hoş görüntü sergilemiyor… Ancak, bir özenti kültürünün ürünü bunlar, özenli eğitim çalışmalarıyla önü alınabilecek geçici (moda) girişimler…
Bir başka tehlike var, çok önemli… Kimi çocuklar gençler, şimdilerde bilgisunar (internet) görüşmelerinde (“chat”leşmelerde) şu türden sorulara yanıt arıyorlar:
“Adem’le Ad kavminin insanları 60 metre boyunda mıydı?”, “Peygamber attı elini Ay’ı ortadan nasıl ikiye böldü?”, “Peygamberin ana rahmine düştüğü gece kaç rekat kılınır?”
Kimi gençler ise işi gırgıra alıp iki dille şöyle şaka iletileri gönderiyor birbirine:
“Just at beginning-BİSMİLLAH
Before beginning something-İNŞALLAH
When surprised-ALLAH ALLAH
Give up-İLLALLAH
When gave up-EYVALLAH Succeeded-MAŞALLAH”
Kuşkusuz, bunlar şaka, ama her şakanın altında bir gerçek olur, diye bir sözümüz var… Bilgisunarın olumsuz etkisi altında bocalayan, bunalıma sürüklenen, birkaç yüz sözcükle konuşan gençlerimizden, çocuklarımızdan bazıları bilgisunar yazışmalarında olduğu gibi günlük konuşmalarında da artık, kısaca “by”, “hay” diyor, “tsk” ediyor…
Asıl üzerinde durulması gereken bu gençlere “evrim”le “yaratılışçılık” arasındaki farkı anlatmak, dilleriyle dalga geçmemelerini, dillerini küçümsememelerini, hafife almamalarını, dillerinden utanmamalarını, Türkçe’nin güzelliğini, müziğini öğretebilmek, okuma alışkanlığı edindirmektir… Bunun için de yalnızca öğrenim, öğretim değil, o körpe beyinleri aydınlatabilmek için kapsamlı bir eğitim gerekir… Bu öncelikle zaman ister; devletin programlı desteğinin yanı sıra, bilinçli bir ilgi, uzun erimli çaba ister… Bunun yolu ise siyasal iktidarı aydınlık kişiliklerin ele almasından geçer…
Yazıda gerçeklik, yazınsal gerçeklik
(‘Gerçek’ denilen bilinmez)
Yazınsal edim söz konusu olduğunda “gerçek, gerçeklik” kavramları birçok kişi tarafından bilinemez, kolay kavranamaz biçimde gündeme geliyor. Yazıda gerçeklik, yazınsal gerçeklik konusunu aralamadan “hakikât”la “gerçek” kavramlarının sözlüklerdeki anlamlarını, konuya bakışımızla birlikte değerlendirmemiz gerekiyor:
“-Hakikât-, ‘(Ar.) Bir işin doğrusu, gerçek, gerçeklik.’
İlahi içeriğe sahiptir. Bu yapısı nedeniyle ‘mutlak’tır, ‘değiştirilemez’.
–Gerçek-, el ile tutulup göz ile görülecek biçimde tam anlamıyla var olan, varlığı hiçbir biçimde yadsınamayan, bir durum, bir olgu, bir nesne ya da bir nitelik olarak var olan.
Kendisi gibi olan, aslına uygun bulunan, yapay olmayan.
Doğadaki gibi olan, doğayı, var olanı olduğu gibi veren, yansıtan.
Başlıca, ana, temel, asıl.
Doğru olan, yalan olmayan şey.
Gerçek durum, var olan şeylerin tümü, gerçeklik.
fels. Bilinçten bağımsız olarak var olan.
topb. Nesnel olan ve olanağın yerine gelmesi sonucunda ortaya çıkan (durum, koşul, nesne) eş. esk. hakiki / sahici / realite.”
Görüldüğü gibi, sözlüklerde bulunabilecek bu tanımlarda, günlük yaşamın karmaşası içindeki sanatla ilgisiz insanların algıladığı türden bir gerçeklik betimlemesi yapılıyor.
Gazetecilikte bir üçgenle anlattığımız gerçeklik anlayışı ise dikey/doğrudan anlatı dediğimiz –gazetecilikteki– anlatı biçimini imliyor:
Olan ile olduğu varsayılan, görünen aynı şey değildir!
Olan
Görünen Olduğu varsayılan
Bu, dikey anlatıda bile olsa gerçeğin değişkenliğini vurguluyor.
Gündeme edebiyat/yazın geldiğinde ise gerçek/gerçeklik kavramı farklı bir uzamda boyutlanıyor, anlam kazanıyor. Edebiyatın ilgi alanına giren en önemli kavramların başında ‘gerçek, gerçeklik, gerçekçilik’ gelmesi biraz da bundandır.
‘Gerçek’, gazeteciliğin eylemsel anlamda çalışma uzamıyla ilgili bir kavram, diye de betimlenebilir. Kısaca ‘uzam’ diye tanımlayabileceğimiz, –geniş bakış açısıyla– uzayda/evrende, dünyada, çevremizde meydana gelen olayları, olguları, bir hacmi, kütlesi, ağırlığı, ismi olan-olmayan nesneleri, bunların birbiriyle girdiği ilişkileri, kodlamaları içerir.
Edebiyat içinse ‘gerçek’ kavramı tam bir fenomendir. Bir yanıyla (olanla olduğu varsayılanın görünenle aynı olmadığı açısından) gazeteciliği bir yere kadar ilgilendirmesine karşın, edebiyatta derinlikli, farklı bir boyut kazanır. Bu durum, edebiyat için som gerçek diye bir şeyden söz edilemezken gazetecilik için –en azından 24 saatliğine ( ‘günümüzde tersi kanıtlanana değin’)- bir gerçekliğin söz konusu olmasından kaynaklanır.
Bu açıdan bakıldığında, ‘gerçek’, gazetecinin peşine düştüğü şeydir. Gerçek/gerçeklik, öyle bir yapıya sahiptir ki, edebiyatta sürekli değişir. Saptandığı (yapıldığı) anda yıkılır, yenisi yeni varoluşuyla çıkar ortaya. Diyalektiğin ‘tez-antitez-sentez’ yapılanmasındaki gibi bir özelliğe sahiptir. Şu anda ‘gerçeklik bu’ denildiğinde ‘sentez’in yeni bir ‘tez’ olduğu gibi gerçeklik de, çağrışımlarıyla yeni gerçeklikleri sezdirir, bir an sonra ise başka bir gerçekliğe bırakır kendini. Bu bağlamda sürekli devinen, değişen, dönüşen bir gerçekliktir söz konusu olan. Fransız Sosyolog Jean Baudrillard’ın gerçeklikle ilgili çözümlemeleri (simülakr / simülasyon) bu bağlamda incelenmeyi gerekli kılar.”
Ne ki, kurmaca metinler gerçeklikle sınırlı kalmaz. Birçok şey girer metne. Yazarın bildiği şeylerin yanı sıra kurmaca metnin çağrısı, yol göstericiliğiyle kurulan alt metinlerle, anlam katmanlarıyla yazarın tasarımını çok aşan yapılanmalara dönüşür. Brecht’in deyimiyle ‘Gerçek, gerçeküstü bir şeydir. Gerçeküstülüğü sağlayan ise gerçeğin ve gerçekliğin geçiciliğidir.’ ”
Bütün bu yaklaşımlara, açıklamalara bakarak, sanata ilgisiz büyük çoğunluğun algıladığı, sözlüklerde betimlendiği gibi “gerçeklik diye bir şey yok” denilse pek yanlış olmaz.
Yazınsal gerçeklik için böyledir bu; ta başından değişimin sinyalini barındırır içinde. Yazınsal gerçeklikte algılanan gerçekliğin herhangi bir unsuru, nesnesi, hatta öznesi, alışılmış betimlemelerdeki kimliğini aşan yönleriyle yapılandırılır. Ezber betimlemelere yer verilmez. Bilinen sözcüklerle bilinmeyen şeylerin söylendiği üst dille sıradan algıya göre biçimlenmiş gerçekliğin, aşkın, bilinmeyen yönleri çıkar ortaya. Bu, gerçekliğin yeni bir boyutudur. İşte bu boyuttur yazarın çalışma alanını oluşturan. Bu boyutu yazar kurgular –okura gösterir-. Okurun algı alanına girecek olan her şeyi yazar belirler. Kurgulanmış gerçeklikle okurun yakınlaşmasını ya da yabancılaşmasını sağlayan yetke yalnızca yazara aittir. Yazar, burada bir gerçeklik oluşturmakla yetinmez. Söz konusu gerçeklik içinde farklı gerçeklikler de kurgular. İç içe geçmiş, yer yer çatışan, yer yer örtüşen, değişen gerçeklikleri yazarın kurguladığı nedenselliklerin etkisiyle sezme edimi okura bırakılır.
Yanlış yazım örnekleri
Gazetecilerin sık yaptığı “mantıksız, yanlış” Türkçe yazım örneklerinden bazıları şöyle sıralanabilir:
- 3 ton esrar, 100 kilo eroin yakalandı.
(Esrarla eroin atlet mi ki 100 metre depar atarken yakalandı).
- Adana yeni bir cinayete ev sahipliği yaptı.
(Bir kent katillere, cinayete ev sahipliği yapıyor)
- Cenazede hüzün vardı.
(Ne olacaktı? Kahkaha mı olacaktı? İnsanlar göbek mi atacaktı. “Düğünde oynanır, cenazede ağlanır” diye bir atasözümüz olduğu unutulmamalı!)
- Cinnet geçirdi.
(Neresinden geçirdi? Doğrusu “Cinnet getirdi” olmalı.)
- Komşumuz Yunanistan’da gerilim tavan yaptı.
- Eve dönüş heyecanı zirve yaptı.
- Büyük bir başarıya imza attı.
- Bomba gibi düştü.
- Ezber bozdu.
- Kadına “Ağabey” diye yazan gazeteciler de var.
- Çukurova 9. Kitap Fuarı……. (9. Çukurova Kitap Fuarı)
- Adana Eski Valisi……………. (Eski Adana Valisi)
- Adana Eski Milletvekili………(Eski Adana Milletvekili)
-(Niteleme sıfatı isim tamlamasının içine giremez; tamlamanın dilsel yapısını bozar)
Bazı yanlış yazılan sözcükler
- Biri……………….Birisi
(İnsan için kullanılan “biri” (Ör. “Biri sizi arıyor”) Nesneler için “bir
tanesi/bir teki” anlamında kullanılan “birisi”ni tümce içinde dikkatle
kullanmalı!)
- Aksi………………Ters.
(“Olumsuz kişiliği” vurgulamak için kullanılan “aksi” sözcüğüyle yön ya da
herhangi bir düzeyin iki yanından biri, öbür tarafı anlamındaki “ters”
sözcüğünü rastgele kullanmamalı!)
- Nedeniyle…………Dolayısıyla
(“Nedeniyle” belirteci/zarfı ile “dolayısıyla” belirteci/zarfı, tümcenin niteliğine
göre kullanılmayı gerektirmektedir. “Nedeniyle” çatısı olumsuz kurulmuş
tümcelerde “dolayısıyla” ise olumlu tümcelerde kullanılır. 1.Ör. “Yağmur
nedeniyle yolda mahsur kaldık” 2. Ör. “Onu o güzel etkinlik dolayısıyla
tanıdım”.
- Giderek……………Gittikçe /gitgide.
“Giderek” belirteci eylemliliklerde kullanılırsa doğru olur. Ör. “İşyerine bizzat
giderek onu gördüm. “Gittikçe /gitgide” ise “aşama aşama, gide gide”
anlamlarında ise bir olgusal durumun gelişim süreci vurgulanır. Yer yer
“hatta” karşılığında “ayrıca,üstelik, hem de, bile” anlamlarında bağlaç görevi
de yapar.
- “Sanki” ile “gibi”nin bir arada kullanılması.
“Sanki” belirteci ile “gibi” ilgecinin aynı tümcede kullanılmasını ben doğru
bulmuyorum. Örneğin, ben şöyle bir tümce yazmam: “Sanki her şeyin
sorumlusu benmişim gibi”. Ne ki, böyle yazanlar var; “Sanki”yle “gibi” nin
böyle kullanılabileceğini söyleyen dilbilimciler de var.
- Deniz kıyısı…………..Deniz kenarı.
“Kıyı” ile “kenar” eş anlamlı olarak kullanılan iki sözcük. Kenar Farsça
kökenli olduğu için ben “kıyı” sözcüğünü, özellikle denizle ilintili olduğu
durumlarda kullanmayı yeğliyorum.
……………………………………………….
(*) Çetin Yiğenoğlu, NHKM Adana Yazınevi çalışmaları.
(**) Çetin Yiğenoğlu, Çağdaş Türk Dili Dergisi s. 294.
(***) Demirtaş Ceyhun, Ah, Şu Biz Karabıyıklı Türkler s.221
(****)Demirtaş Ceyhun, Ah, Şu Biz Karabıyıklı Türkler s.151
GAZETECİLİK-GÜLMECE İLİŞKİSİ
(Gülmecenin boyutları)
Bazı kavramlar:
Fıkra : a. Ar. 1 güldürücü ve güldürürken düşündürücü, şakalı öykücük. Ör.
Nasrettin Hoca’dan birkaç fıkra anlattı. 2 yaz. gazetelerin belli sütunlarında
ve sürekli aynı başlık altında, güncel olayları, konuları bir görüş ve düşünceye
bağlayarak yorumlayan, “köşe yazısı” olarak da adlandırılan, yoğun anlatımlı
yazı türü.
Gülmece : a. 1 eğlendirmek, güldürmek ve birine, bir davranışa incitmeksizin takılmak
ereğini güden ince alay. eş. mizah, humor. 2 yaz. gerçeğin, durumların,
olayların, kişilerin güldürücü yanlarını vurgulayarak anlatan, ortaya koyan
yazı türü. ör. Bizde gülmece başarılı bir yazınsal tür olmuştur.
Kara gülmece: buruk bir dille, kimi zaman da umutsuzlukla dünyanın saçmalığını belirten,
gerçeğin, gülünç ama acıklı yanlarını ortaya koyan,yalnızca güldürmeyi değil,
düşündürmeyi ve yergiyi amaçlayan gülmece. eş.kara mizah.
Humor : a. Fr. Gülmece.
Mizah : a. Ar. Gülmece.
Hiciv : a. Ar. yaz. yergi
Hicvetmek : alay yoluyla yermek.
Hicviye : yergi, taşlama.
İroni : a. Fr. 1 biriyle ya da bir olayla alay. 2 tiy. etkiyi artırmak için, bir şeyin
tersini söyleyerek biriyle alay etme.
Gülmece güçtür
Gülmece güçlüdür; öyle güçlü ki “En güçlü benim” diyeni küçük düşürür, zor durumda bırakarak gülünçleştirir. Gülünç duruma düşen güçlünün gücünden eser kalmaz.
Bu konuyu –biraz– açımlamak için Adana’dan iki örnek öyküyü aktarmakta yarar var:
Öykü-1) Bir süre önce Adana’da bir vali yasalardan aldığı gücü yerli yersiz kullanıyor, sıradan insanlara bile dokunarak azarlıyor, zarar veriyordu. Valinin bu sıra dışı olumsuz tutumundan halk çok rahatsızdı. Halk, bir hafta sonu stadyumda o etkili silahı (kara gülmece) kullanarak valiyi küçük düşürdü.
Sıradan bir futbol maçında tribünlerden birinden seyirciler topluca şöyle bağırdı:
“Vali bıyığını büktü müüü?”
Karşı tribünden yanıt gecikmedi:
“Büktüüü”. Anlaşılan replikler önceden hazırlanmıştı.
“Ne zaman büktü?”
“Dün büktü.”
Sonra, tribünlerden şu nakarat birlikte seslendirildi:
“Dümbüktü, dümbüktü.”
Bu olaydan sonra valinin halkın algısındaki ceberrut görünümünden eser kalmamıştı. “Dümbük vali” imgesi kısa südre kent efsanesi oldu.
Bunun üzerine vali görevinden alındı.
Öykü-2) Türkiye’nin ilk ve tek basın anıtı 1991 yılının 24 Temmuzunda Adana’da açıldı. Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi ile ünlü gülmece yazarı Aziz Nesin, Çukurova Gazeteciler Cemiyeti’nin çağrılısı olarak anıtın açılışını yapmak, ayrıca konusu “Basın Özgürlüğü” olan panelde konuşmak üzere Adana’ya gelmişti.
Dönemin Adana milletvekili, devlet bakanlarından (ANAP) biri de paneli izlemeye gelmişti. Aziz Nesin konuşurken Bakan, dayanamayıp el kaldırarak sordu:
“Sürekli hükümeti eleştiriyorsunuz. Bu hükümetin yaptığı olumlu hiçbir şey yok mu?”
Aziz Nesin anında yanıt verdi:
“Vaar, olabilir. Bana ne? Hükümetin yeterince şakşakçısı var zaten, onlar bağıra çağıra sürekli övgü düzüp duruyor. Benim görevim halkım adına eleştirmektir, ben bunu yapıyorum.”
Devlet bakanı yüz ifadesine göre o soruyu sorduğuna pişman görünüyordu.
Gülmeceye kısa bir bakış
Gülmecenin gücünü “kral çıplak” diyen halktan aldığı unutulmamalı! Önce, tanımına bakılacak olursa, gülmeceyi genel olarak “….. Kişi kahkahayla gülerken gözyaşlarını tutamaz. Ağlamakla gülmek arasındaki duvarların yıkıldığı yerde mizah başlar. Bir damla gözyaşının merceğinden süzülen ışınlarla gerçeğin iki yüzü de görünür”, diye tanımlıyor İlhan Selçuk; “gazetecilikle gülmece” konusunda ise şunları söylüyor:
“…..ve gülmeye başladılar…
Evren, iç içe dünyalardan oluşur, her dünyanın evreninde olumlular da vardır, olumsuzlar da…
Gazeteci bu dünyalara mesleğinin gözlüğüyle bakmak, baktığını görmek, gördüğünü algılamak, anlamına erişip yazmak üzerine kurmuştur yaşamını…
Öyle bir alışkanlıktır ki bu, kalem tutan gazeteci, çevresine hep gazeteci gibi bakar; ayrıntıları büyümseyen, ağaçlara bakarken yaprakları gözden kaçırmayan bir kişiliğin özenli dikkati, yazdığı her satırda kendisini belli eder”.
Gülmece, yüzlerce yıldır toplumumuzun belleğinden süzülerek oluşmuş, zamanla farklı türlere ayrılmış olsa da iç içe geçmiş, kültürel, sanatsal bir yapılanmadır. Bu yönü gülmecemizin köklü geçmişnin göstergesidir.
Gülmecenin temelde iki boyutu var:
a) Düz gülmece;
b) Karagülmece.
Zamanla ayrıldığı türlere göre de üç temel yapıda boyutlanmıştır gülmece:
a) Basın-yayın/medya;
b) Edebiyat (öykü, şiir-divan şiiri-);
c) halk edebiyatı boyutu.
–Sondan başlayacak olursak– gülmecenin temel dayanağının halk, halk edebiyatı olduğu görülür. Toplumumuzda halkın sağduyulu, hoşgörülü, toleranslı yaklaşımı özgün bir gülmece birikimi yaratmıştır. Bu yapı, şiiriyle (yergi/hiciv), fıkrasıyla, aşık atışmasıyla, halk hikayeleriyle, öyküleriyle halk edebiyatını besleyegelmiştir.
Fıkra, bu yapının başında yer alır. Bektaşi fıkraları, Nasreddin Hoca fıkraları, İncili Çavuş fıkraları , Halk fıkraları (Çukurova’da Karatepeli fıkraları, Karakülah Hoca fıkraları, Abdal fıkraları; Karadeniz’de Temel fıkraları,) ayrı ayrı incelenmeyi gerektirir. Meddah, meddahlık, Karagöz-Hacivat, Keloğlan öyküleri, aşık atışmaları ayrıca değerlendirilmesi gereken derinlikli konulardır.
Halk fıkralarında büyük ölçüde ekonomik içerikli toplumsal ya da aile içi sorunlar işlenir. Genellikle insan ilişkilerini irdeleyen fıkralarda türlü sorunların gösterilmesinin yanı sıra insanların uyarılması da ereksenir. Daha çok, bencil, açgözlü, hileci, dolandırıcı, rüşvetçi, geçimsiz, dolandırıcı, kavgacı, zorba, kibirli, haddini bilmez karakterler alay konusu yapılır.
Halk fıkralarının özünde yöre halkının ince, nükteli biçimde kendisiyle dalga geçmesi yatar. Bir yanıyla da halkın üstün zekâsını gösterme yöntemidir bu… Fıkralarda dalga geçmenin, alay etmenin yanı sıra hikmetli söz söyleme becerisi de sınanır. …… Komşu köy-kent halkını yerme denli, başkalarının yaptığı hataları, kendilerinin de yapabileceklerini, tuhaflıkları, alıklığa varan saflıkları kendi üzerlerine alarak şakayla başkalarını iğnelerken, güldürerek insanları düşündürmek amaçlanır biraz da… (*) (*) Yüreğimin Kuytusundaki Cennet, Cehennem-KOZAN
Gülmecenin halk edebiyatı bağlamında hemen her türünde (halk fıkraları, gülmece öyküleri/aşık atışmaları, vb)görülen bir yapıdır bu.
Karagülmecenin farkı
Bu noktada şunun altını çözmek gerekirse “gülmece”yle “karagülmece” birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Bazı gülme etkisi yaratan bilisel, söylensel, yazınsal yöntemlerin her gülmece türünde kullanıldığı görülse de salt gülmeceyle karagülmece işlevsel yönden birbirinden ayrılır. Gülmece geleneğimizin temelinde halk edebiyatı bulunmasına karşın, aynı gelenekten gelerek süreç içinde farklılaşan karagülmecenin köklü damarını “hiciv/yergi” geleneği, şiirleri oluşturur.
Basın-yayın dünyamızda bu her iki köklü gelenek içselleştirilmiştir. Gazetelerin fıkra yazarları halk fıkrası geleneğinin daha çok taşlama yönteminden yararlanırken karikatüristler, gülmece dergileri hicvetme/yerme yaklaşımıyla daha sert bir dili yeğler. Bu sert dil kullanımının geçmişi de çok eskilere, hiciv geleneğine dayanır. Hicivde eleştiri sınırı aşağılamaya değin götürülür. Bu tür şiirlerde bir kişinin, bir olayın, bir durumun bozuk, aksak yönleri iğneleyici, alaylı sözlerle çok sert eleştirilir. Hiciv denilince Divan edebiyatından bu yana Nabi, Nef’i, Ziya Paşa, Şair Eşref, Rıza Tevfik, Neyzen Tevfik isimleri öne çıkar.
Divan edebiyatı hicivlerinde ağır söylemler bulunabilirken daha yumşak/naif bir dilin yeğlendiği halk fıkralarında yaygın olarak taşlama yönteminden yararlanılır. Basın-yayında (gazeteler, gülmece dergileri) fıkra ya da gülmece öyküsü yazanların tarzı halk fıkralarındaki yaklaşımla/tutumla benzerlik gösterir. Gülmecenin olanaklarından en çok fıkra yazarları, karikatüristler, gülmece öyküsü yazarları yararlanır. Fıkra yazarları çelişkilerden yararlanarak ince espiri, taşlama diyeceğimiz türden zekâ ürünü kara gülmece yanı ağır basan yazılar yazarken kara gülmece yazarı güldürmekle yetinmez, asıl ereği güldürürken düşündürmek, gerçeği göstermektir.
Çağdaş basın-yayın dünyamızda gazetelerle dergilerdeki fıkra yazarlığının yanı sıra “gülmece (karagülmece) öyküsü de köklü bir geleneğe sahiptir. Bu tür öykücülükte Aziz Nesin öncüdür. “Aziz Nesinvari olay” diye bir kavram gelişmiştir, basınımızda. Aziz Nesin’le birlikte Muzaffer İzgü de bu alanda anılmalıdır.
Basın-yayınımızda gülmece (karagülmece) öykücülüğüne koşut gülmece öğesi baskın röportajcılık, habercilik geleneği de gelişmiştir. Fıkradaki, öyküdeki denli olmasa da, “gülmece baskın röportajlar”ın dili etkin biçimde gülmecenin olanaklarıyla oluşturulur. Olay örgüsünün gerektirdiği durumlarda haberlerin yazımında, verilen başlıklarda gülmece olanaklarından yararlanılır. Bu konuda başarılı haberler, röportajlar kaleme almak için öncelikle gazetecinin gözlem gücünün keskin olması gereklidir. Yukarıda değinilen gülmece olanaklarının başında çelişkilerden yararlanma ne denli önemliyse “alışkanlığı kırma (yabancılaştırma -Brecht-)” tekniği de önemlidir.
Karikatür dili
Karikatüristler fıkra yazarlarına göre çok daha sert dil kullanır. “Dil”, evet, çizgi de dildir, bir gösterge; “gösteren”i karikatürist, “gösteri”si karikatür, “gösterilen”i okur olan dil. Karikatür, özgün, ilginç, o ölçüde bir “dolaylı anlatım dili”dir.
Karagülmecenin, basın-yayın/medya parantezi içinde değerlendirilmesi gereken fıkra ya da gülmece öyküsü yazarıyla karikatüristlerin –halkın çıkarı için– yetkisini kötüye kullanan yöneticiyle dalga geçme, onu güçsüz, kötü gösterme, komik duruma düşürme hakları vardır. Bu hakkı onlar görevleri gereği elde eder. Ama bu hakkın, yetkinin yanı sıra sorumlulukları da var. Bu sorumluluk yetkisini kötüye kullanan güçlüyü hedef tahtasına oturturken ona hakaret etme yetkisini vermez. Abartılı dil kullanma, küçük düşürmek için aşağılama, gülünç, güçsüz gösterme başka bir şeydir, hakaret etmek başka bir şey; hakaret etme doğru değildir. Fıkra yazarı ya da karikatürist hedeflediği aktörü öyle küçük düşürmelidir ki, hiçbir mahkeme ceza verememelidir.
Gülmecemizin “kısa” tarihi
Gülmecemizin geçmişine bakarken “iktidar-gülmece ilişkisi” üzerinde durmak gerekir. Bu yapı, Türkiye’de dönemlerin özelliğine göre biçimlenmiştir. Dönemsel etkilere karşın gülmece yayıncılığı muhalif bir kimliğe sahiptir. Zaten, doğası gereği gülmececi (gülmece yazarı, karikatürist) iktidar yanlısı olamaz. Olmamalıdır değil, olamaz! Gülmececinin yeri (perspektifi) halkın yanıdır. İktidarlar genellikle egemenlerin elinde olduğu için halkın çıkarını savunan, savunmak zorunda olan gazeteciden (muhabir, röportaj, fıkra, makale yazarı vb) farklı değildir gülmececi. –Kuşkusuz,onlar da gazeteci nitemiyle anılmalı– Gülmececinin eleştirdiği kişi milletvekili, belediye başkanı, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı, başbakan fark etmez, halkın karşısındaki ötekidir. 190 yıllık basın-yayın tarihimize bakıldığında bunun böyle olduğu görülür. Gülmece yazarı, çizeri –yiğit– atalarımız basın tarihimiz boyunca iktidarın başı kimse (2. Abdülhamid, Menderes, Evren, Erdoğan) eleştiri oklarını onlara göndermekten asla çekinmemişlerdir. Mahkemelerde yargılanmalar, para cezasına çarptırılmalar, cezaevine tıkılmalar onları yıldırmamıştır; her zaman ölümü göze alarak yapmışlardır işlerini.
Basın-yayında gülmece tarihimize kısaca bakacak olursak gazetecilik konusunda Batı’yla arasında iki yüz yılı aşkın bir süre olan basınımızda gülmece –karagülmece– yayıncılığının da geç başladığı görülür. Bunun temel nedeni 2. Abdülhamid’in baskıcı tutumudur kuşkusuz. Basın, o baskıcı, uzun (sansürcü 42 yıl süreli) sürede muhabirler, yazarlar, Abdülhamit’in kartalgagası burnunu anımsattığı gerekçesiyle “Sarayburnu” bile yazamazdı, karikatüristler portresini çizemezdi.
Tarihimizde Batı tarzı gülmecenin Teodor Kasap’ın kurduğu “Diyojen”le başladığı genel kabul görür. Namık Kemal, Ali Bey, Ebüzziya Tevfik gibi isimlerin de yazılarıyla desteklediği Diyojen’in ardından T. Kasap, Çıngıraklı Tatar, Hayal, İstikbal gibi gazeteler çıkararak gülmece yazınımıza adını öncü kimlik olarak yazdırdı.
İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesi, 2. Meşrutiyet’in ilanı üzerine gülmece dergisi sayısında tam bir patlama görüldü. O dönemde Karagöz, Cem gibi dergiler anılmaya değer. Ne ki, o dönemin gülmece basını yarattığı “devr-i sabık” (eski dönem/2. Abdülhamid dönemi) muhalefetinden öte bir varlık gösteremedi.
Kurtuluş Savaşıyla Cumhuriyet’in ilanına dek süren dönemde de gülmece dergileri yayınlandı. Hürriyet Gazetesinin kurucusu Sedat Simavi’nin “Diken”, daha sonra Diken’in devamı niteliğindeki “Güleryüz”, Refik Halit Karay’ın “Aydede”, “Akbaba” dergileri bu bağlamda sayılabilir.
Cumhuriyet’in ilk yılları gülmece yayıncılığının yapısal açıdan “muhalif” kimliğinin öne çıkarılmadığı bir dönem olarak görülür. Daha sonra, özellikle 2. Dünya Savaşı ve sonrasında gülmece yayıncılığında yeni boyuta geçildiği görülür. Bu dönemin en tanınmış dergisi Aziz Nesin öncülüğünde yayınlanan Markopaşa’ydı. Markopaşa Aziz Nesin’e yönelik ağır baskılar (hapis cezası, çok sayıda dava açılması) nedeniyle kapatılmış, ancak Merhumpaşa, Malumpaşa, Ali Baba,Başdan, Hür Marko Paşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa gibi isimlerle çıkmıştır. Yayınlandığı dönemde Markopaşa tirajının 50 bini aşması karagülmecenin ne denli etkili olduğunun göstergesidir.
Gülmece yayıncılığımızda “50 Kuşağı” diye anılan karikatüristlerden Turhan Selçuk, Semih Balcıoğlu, Yalçın Çetin, Ali Ulvi, Ferruh Doğan, Nehar Tüblek, Oğuz Aral, sayılmadan geçilmemelidir!
Gülmece alanında, 20. yy.ın ikinci yarısında baskı tekniklerinin (ofset) gelişimi dolayısıyla gülmece yayıncılığında farklı bir gelişim dikkati çeker. Oğuz Aral adıyla özdeşleşen Gırgır (1972) 500 bine ulaşan tirajıyla dünya basın tarihinde de önemli bir yerin sahibi oldu. Gırgır’ı çıkaran ekip 1990’lı, 2000’li yıllarda Fırt, Çarşaf, Avni, Limon, Hıbır, Pişmiş Kelle Çarşaf (Hürriyet’in eki), Leman, Uykusuz gibi dergiler, yayınlarıyla gülmece açısından döneme damgalarını vurdu
GAZETECİLİK, KÜLTÜR-SANAT İLİŞKİSİ
(Kültür-sanat-magazin gazeteciliği)
Birkaç kavram:
Kültür:a. Fr. 1 bir toplumun duyuş, düşünüş birliğini oluşturan, gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce, sanat varlığının tümü. eş. ekin, ekinç. 2 topb. Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü değerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal-toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümü.
Uygarlık: (Konumuz açısından “kültür”le bağlantılı olarak “Uygarlık” sözcüğünü de değerlendirmek gerekiyor.)
Uygarlık, konumuzla bağlantısı açısından şöyle tanımlanabilir:
a. İnsanların doğaya egemen olma, toplum olarak daha iyi bir yaşama ulaşma çabalarından çıkan sonuçların, bilimin, tekniğin, sanatın, kültürün tümü. 2 bilimle tekniğin, sanatla kültürün gelişmesi, ilerlemesi sürecinde yaratılan yaşama koşullarının, yaşama biçimlerinin incelmesi, yetkinleşmesi durumu.
Sanat: a. Ar. 1 bir duygunun, tasarımın, güzelliğin vb. dışavurumunda, anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü. 2 bu yöntemlerle ortaya konulan üstün yaratıcılık. 3 belli bir uygarlığın, belli bir dönemin anlayışına, beğeni ölçülerine uygun yaratılmış anlatım.
Zenaat: El işçiliğiyle yapılan meslek, iş. (ör. berberlik, bakır işçiliği, gümüş işçiliği, kalaycılık vb.) Bir şeyi yapmakta gösterilen ustalık; zenaatkârlık. Bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü.
Magazin: a. Fr. 1 az yazılı, bol resimli, toplumu ilgilendiren çeşitli konulardan, genellikle halkın hoşlanacağı hafif şeylerden söz eden dergi. 2 çeşitli konularda hafif şeylerden kısa kısa söz eden radyo ya da televizyon izlencesi.
Daha önce de değinildiği gibi “Magazin” Arapça kökenli eski bir Fransızca sözcük, “mağaza, ambar” anlamında.
Kültür-sanat gazeteciliği
“Kültür”le “uygarlık” kavramları, insanlığın toplumsal gelişmişlik basamakları açısından daha üst konaklara gelmesiyle birlikte birbirini bütünleyen yapıda farklılaşarak ayrışırken daha varsıl bir içerik sahibi oldu. Konumuz gereği “kültür” kavramını “sanat”la birlikte ele alırken “uygarlık”la bağını göz ardı etmemek gerekiyor. (“Sanat”la “zenaat” birbirine karıştırılmamalı!) Çünkü, kültür-sanat, bir toplumun uygarlığı bağlamında gelişmişlik düzeyini göstermesi açısından insan eliyle yapılmış en üst düzey üretimin göstergesidir. Yukarıdaki betimlemelere bakarak bir yorum yapılacak olursa bir toplum, geldiği noktadaki birimiyle tren ya da uçak yaratabilmişse bu düzeye “uygarlık” denilir. “Kültür” ise o treni ya da uçağı kullanabilme yetisi, görgüsü, diye tanımlanabilir. Sanat da, toplumların geldiği uygarlık düzeyiyle kültürel birikimine göre evrim gösteren özelliğe sahip üst yapı kurumudur. Bu özellik, insanoğlu varoldukça evrile-gelişe sonsuza dek sürecek niteliktedir.
Kültür kavramı, nasıl uygarlıktan ayrı tutulamıyorsa sanat kavramı da kültürden ayrı değerlendirilemez. Bu birliktelik, toplumda, günlük yaşamda, sosyal bilimlerde olduğu denli basın-yayın alanında da ikiz yapısını koruyageliyor. Kitle iletişim araçlarının, –nasıl teknolojik gelişmelere koşut, yalnızca haber gereksinimini aşan beklentileri karşılamak noktasına gelmişse– hayatın her alanıyla ilgili bilgi aktarımı, dolayısıyla kültürel-sanatsal olguları aktarma gibi de bir sorumluluğu bulunuyor. İşte bu durum, basın-yayında “kültür-sanat gazeteciliği” türünün yaratılmasını sağladı.
Böylece, günümüzde gazeteler, dergiler, televizyonlar, radyolar, bütünüyle basın-yayın araçları/medya kültür-sanat sayfaları, programları yayımlamaya başladı. Zamanla –piyasacılığın da zorlamasıyla– iç içe bir yapı oluşturarak sektör içinde sektörel etkileri olan yapısal özellik kazandı.
Nitelikli birikim gerekli
Gazeteciliğin öbür alanlarında olduğu gibi kültür-sanat muhabirliği/gazeteciliği de uzmanlığı zorunlu kılar. Bu alanda da öbür alanlardaki gazetecilik yöntemleri, meslek etik, ahlak ilkeleri geçerlidir. Her gazetecilik uygulamasının –düz– haber yazım yöntemlerindeki “temel kurallar” kültür-sanat haberi yazımında da zorunludur, vazgeçilmezdir. Haberde doğruluk, açıklık, kesinlik, sadelik ilkelerine dikkat gerekir. Buna karşın, gazeteciliğin öbür dallarındaki kesin kurallar, kültür-sanat muhabirliğinde –haber yazımı dışında-, örneğin, anlatısal nitelikte, betimleme gerektiren yazılarda içerik konuyla sınırlı olmayabilir. Bir anlamda “sanatsal gereklilik” varsa eğer “metastaz yaparak” içeriğin çağrışımlarında bazı şeyler yazılabilir. Yani, bu gazetecilik türünde güzel duyusal etki yaratmak için sanatın “dolaylı dili” bir ölçüde kullanılabilir.
Basın-yayın araçlarındaki çeşitlilik, kültür-sanat haberlerinde de görsel (fotoğraf, video, ses) desteği zorunlu kılar. Belki de “daha çok gereksindirir” denilmeli. Gazeteciliğin öbür dallarında uygulanan bütün temel yöntemlerin, uyulan kuralların yanı sıra kültür-sanat gazeteciliğinin çok daha farklı bilgi birikimi gerektirdiği unutulmamalı!
Bu alanda çalışacak gazeteci gerek biçim, gerekse biçem açısından sanatsal yasalar, gelişmeler hakkında çok yönlü bilgi sahibi olmalıdır. İster edebiyat (öykü, roman, şiir), müzik (senfonik), oyun (tiyatro, opera) olsun, sarkmaları, çelişkileri, absürtlükleri, izleksel sorunları, izlek dışı durumları, unsurları, farklı sanat disiplinlerinin sorunlara/sorunsallara yaklaşımını bilebilmelidir.
İşte, bu nedenle kültür- sanat muhabirleri okuma alışkanlığı edinmiş, sanata yatkın insanlar olmalıdır. Plastik sanatlardan mimariye, resimden şiire değin hemen her sanat dalıyla ilgili çalışmalar sorumlulukları içinde olan kültür-sanat gazeteciliği, bu alanda çalışacakların bilgi birikimlerini bilinçle biçimlendirme konusunda özel ilgi ister.
Şöyle bir düşünün lütfen; bir tiyatro, bale, müzik yönetmeni denli bilgisi olmayan kültür-sanat muhabiri nasıl yorum yazabilir, herhangi bir yapıtı eleştirebilir?
Kültür deyince, mimarlık (konut, tapınak, abide vb yapılar), etnografik eserler, geleneksel yaşam deneyimlerini simgeleyen antlaşmalar kültür-sanat konularının bileşenlerinden sayılması gerekirse özel anlamda resim, yontu, orta oyunu, karagöz-hacivat, fotoğraf, sinema, çizgi, hat, ebru, karikatür, mektup, berat gibi yazılı kaynaklardan, gösterilerden, müziğe, ezgiler eşliğinde düzenlenen dinsel törenlerden, inançsal, ikonografik yapılara, kültlerden estetize edilmiş tarihsel birikimlere, duvar resimlerinden günümüze gelen plastik sanatlara, sözlü, yazılı edebiyat eserlerine ait terimleri bu iç içe yapının dili (sözü) saymak gerekmez mi?
Öyleyse bir kültür-sanat muhabiri başlangıçta bile işte bu dile, sanatsal dillere yabancı olmamalıdır. Sorumlu olduğu sanat dalındaki güncel gelişmeleri yakından izlemelidir. Gazetelerin kültür-sanat sayfalarını, eklerini, dergileri, haber ajanslarının kültür-sanat haberlerini, duyuruları (konferans, kongre, sempozyum, ölüm, yarışma, seçici kurul, ödül vb), yeni yayınları dikkatle okumalı, televizyonların, radyoların kültür programlarını izlemeli, notlar almalıdır. Sorumluluk alanı klasik batı müziği olan bir muhabir, tiyatro oyunlarını, –mutlaka– operaları görmelidir.
Sanatçıların, yazarların konuşmalarını, konferansları, söyleşileri, açık oturumları, sanat etkinliklerini, festivalleri, konserleri, sergileri, galaları, kültür sanat eğitim kurumlarının etkinliklerini (güzel sanatlar akademileri, fakülteleri, arkeoloji, antropoloji, tarih fakülteleri, konservatuvarlar, dernekler, vakıflar, açılmış özel kurslar) kaçırmamalıdır.
Ayrıca, sanatçıların aile yapılarını, özel yaşamlarını (paparazzicilik yapmadan) bilecek denli yakından tanımalıdır. Sanatçı-yayıncı, küratör-sergileyici kurumlar arasındaki ilişkilerden, uyuşmazlıklardan haberdar olmalıdır! Telif hakları konusundaki gelişmeleri bilmeli, sanat kurumlarının bültenlerini, sanatçı örgütlerinin, devlet kurumlarının, devlet adamlarının kültür-sanatla ilgili açıklamalarını izlemelidir.
Kültür- sanat muhabirinin yetkin olmadığı takdirde, başkaları (meslektaşları, sanatçılar, bir grubun ya da kişinin yakını sanatsever) tarafından manipüle edilebileceğini de bilmelidir. Unutulmamalı ki, sanatçılar arasında da hayatın her alanında, özellikle politikacılar arasında olduğu gibi zıt görüşler, çekemezlikler, çatışmalar, çekişmeler olur.
“Fa diyezi bozuk çalıyorlardı” diyebilmek
Müzik dünyasında anlatılan bir fıkra var… Toplumda bir kesimin teksesli müzik dünyasından çıkamadığı için klasik batı müziğini anlamayacağı önyargısıyla anlatılan bir fıkra bu.
Günün birinde Diyarbakır’a giden bir senfoni orkestrasının klasik batı müziği konserinden sonra gazeteci Diyarbakırlı dinleyicilerden birine sorar:
“Konseri nasıl buldunuz?”
Diyarbakırlı düşünmeden yanıtlar:
“Diyarbekir Diyarbekir olalı böyle zulüm görmedi.”
Bu yanıtla yetinen gazeteci, sözde röportajına bu başlığı atar:
“Diyarbekir Diyarbekir olalı böyle zulüm görmedi.”
Buna karşın, başka bir gazetenin önyargısız muhabiri ise aynı Diyarbakırlı’ya şöyle sorar:
“Neden?”
Diyarbakırlı yine düşünmeden yanıtlar:
“Fa diyezi bozuk çaliler.”
İşte, bir kültür sanat muhabiri, bu fıkradaki Diyarbakırlı gibi fa diyezin bozuk çalındığını bilebilmelidir! Kuşkusuz bu bir fıkra, fa diyezin bozuk çalındığını anlamak üst düzey uzmanlık gerektirir. Ama müzik yazıları da yazan bir kültür-sanat muhabiri en azından dinlediği parçadaki cümlelerin doğru çalınıp çalınmadığını, nerelerde aksandığını anlayabilecek birikimde olmalıdır.
Magazin denilen…
Daha önce de değinildiği gibi, “magazin”, etimolojik açıdan Arapça kökenli, Fransızca bir sözcük. “Mağaza, ambar” anlamına geliyor. Zamanla basın-yayın dünyasındaki içeriğine uygun anlam genişlemesi kazanmış. Emevilerin İspanya’ya yayılmaları sırasında İspanyolca üzerinden Fransızca’ya, dolayısıyla Latin kökenli dillere girdiği tahmin ediliyor. Latince’ye girişinden yaklaşık bin yıl sonra da gazetecilik alanında kullanıldığı görülüyor. Basın tarihi uzmanları “magazin” kavramının gazetecilik alanında ilk kez 1731 yılında İngiltere’de yayımlanan “Gentleman’s Magazine” adlı dergide ortaya çıktığını saptamış.
Türkiye’de ise magazin gazeteciliğinin 1873 yılında yayımlanan “Cüzdan” dergisiyle başladığı kabul ediliyor.
Tarihte, magazin basınımızın ünlü isimlerinin başında 20. yy.’ın ilk yarısında “Beyoğlu muhabiri” kavramının da yaratılmasında etkili olduğunu düşündüğümüz Fikret Adil de sayılmalı. Yaşam biçimiyle (bohem) dikkat çeken Fikret Adil, magazin gazeteciliği anlayışını anılarıyla harmanladığı “Asmalı Mesçit 74” adlı eserinde anlattı.
Magazin, üzerinde çok da fazla durulmadan ne yazık ki, gazetecilikte her zaman “kültür-sanat” parantezi içinde değerlendirilegeldi. Sanırız, bunda kültür-sanat haberlerinin yanı sıra yaşamın hemen her yönüyle ilgili gelişmelerin magazin gazeteciliğinin ilgi alanına girmesi büyük rol oynar. Uzaktan bakınca, daha çok popmüzik, sinema başta, ünlü oyuncuların, sanatçıların başat aktör göründüğü bu alanda politikacılar da önemli bir haber unsuru, kaynağıdır. Dolayısıyla siyasetin ağır, saygın görüntüsünün yanında daha hafif bir yapı olarak değerlendirilen magazin bir arada düşünülmez. Ne ki, bu yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü, bu alanda da en önemli haber kaynaklarından biri siyasetle siyasetçidir. Magazin gazeteciliği başından beri siyasetle, üstelik uluslararası siyasetle, ekonomi gündemiyle iç içedir. Spordan siyasete, kültür-sanattan uluslararası ilişkilere değin, bütün haber türleriyle yakından ilişki içindedir.
Siyasetçinin, siyaset dışında kalan her hareketi, giyiminden davranışına, gazeteciler için haber konusudur. Boynunda papyonu, üzerinde frağıyla mecliste görülmeye alışılmış bir politikacının aşk kaçamağı –ki, yerine göre niteliksiz ya da nitelikli magazin haberidir bu– magazin muhabirinin sorumluluk alanına girer. Haberleri (ucuz paparazzi türü) daha önce arka sayfalarda yayımlanan gazetecinin gün gelir, bu konuda yapacağı haber birinci sayfadan, manşetten verilir.
Sanat, siyaset dünyası denli dikkat çeken bir başka magazin haber alanı da spor dünyasıdır. Futbolcuların yaşamları, sanatçılar, siyasetçiler denli halkın merak ettiği konuların başında geliyor.
Magazin gazeteciliği, ABD’de “Sarı Gazetecilik”, Avrupa’da “Bulvar Gazeteciliği” olarak tanımlanır. Dünyanın önemli basın-yayın/medya merkezlerinde, bu bağlamda yaklaşılan paparazzicilik ise niteliksiz gazetecilik türünün özgün örneği olarak yapısal özellikleriyle nitelikli gazeteciliğin ötesine düşen, hafifsenen bir yaklaşımla değerlendirilir.
Bizde “Bulvar Basını” denilmesine karşın, halkın büyük çoğunluğu, içeriksel anlamda hiç ucuz bir yapıymış gibi bakmaz bu tür yayın yapan gazetelere. Bu durum da yığınların ilgisini çekmesi, tiraj, “rating” artırıcı yönü dolayısıyla akçalı getirisine ağız şapırdatan kimi ciddi görünümlü gazete yöneticileri de bu yapıyı kutsayıp yüceltir. Böylece, magazin gazeteciliği, magazin yöntemi en ciddi konuları sulandırmak için ambalaj olarak kullanılır. Ciddi, düzeyli kültür-sanat haberleri, daha da kötüsü temel altyapıyla (ekonomi politik) ilgili haberler, hayatın devindirici konularıymış gibi sunulan ucuz magazin programlarının (evlenme, biri bizi gözetliyor, survivor vb) arasına sıkıştırılarak verilir. Çok ciddi gazetelerin arka sayfasının sağ üst köşesinde nitelikli gazetecilerin alaysı jargonuyla “draje” (ilaç/hap anlamında) denilen bikinili güzel kadın model fotoğrafı yayımlanır.
Burada sözünü ettiğimiz niteliksiz magazindir, kuşkusuz.
Bu noktada magazin olgusunu da iki türe ayırarak değerlendirmemiz gerekiyor demek ki; a) nitelikli magazin; b) niteliksiz magazin.
Niteliksiz magazin kavramı, fotoğrafları büyütüp (erotizmi zorlayan kadın fotoğrafları yayımlama), yazıyı azaltarak fotoğrafı büyüterek yapılan yayıncılığı benimseyen, genelde “bulvar basını” denilen, az okuyan altkültür mensuplarını hedef kitle olarak gören gazeteler, dergiler, televizyonlar için kullanılır. Bu tür yayıncılığın temel ilkesi vakit öldürme/zaman geçirmedir.
Bize göre magazin ciddi bir iştir. Niteliksiz magazincilikle “magazin” kavramı dışında hiçbir ilgisi yoktur. Nitelikli magazin, gülmeceden de, sanattan da yararlanır. Nitelikli bir “üst dil”le yayın yapmayı erekser. Fotoğraf yayımlayacaksa fotoğrafta sanatsal niteliğe, boyuta dikkat eder. Her ne denli yeterli olmasa da ülkemizde –gazetelerde, TV’lerde pazar eklerinde, programlarında– bunun özgün örnekleri var.
GAZETECİLİK-BİLİM İLİŞKİSİ
(Bilim-teknoloji gazeteciliği)
Konuya “gazetecilik bilimin” ya da “bilim gazeteciliğin neresinde” diye yaklaşmak daha mı doğru olurdu, acaba?
Gazetecilik, sonuçta bir yayıncılık edimi; yaptığı iş haber, röportaj, araştırma-röportaj, araştırma-inceleme, yorum, makale, fıkra vb yazılar yayımlamak. Bilimsel gelişmeleri bu bağlamda insanlara duyurmak ise başat sorumluluğu. Ödevi, bilinmeyenlere yanıtlar arayıp bulmak, dolayısıyla önce insana, börtüsü, böceği, hayvanıyla doğaya karşı sorumlulukları olan bilimin bulgularını insanlarla paylaşmak.
Çünkü, hayatın daha hızlı devinimine büyük etkisi olan bilimsel-teknolojik gelişmeler her zaman insanların ilgisini çekti. Başta bilim, bilişim, uzay, genetik, enerji, sağlık, daha da ötesi, moda (teknolojinin insan yaşamına giyim dolayısıyla etkisi açısından) alanında bile teknolojik gelişmelere ilişkin haberler gazetecilikte sorumluluk alanının ön sırasında yer aldı.
İki yüz yıl önce uzaydan, denizin fersah fersah dibinden yazılmış gibi okura sunulan haberler her zaman ilgi odağı oldu. Bizde, dünyadaki benzerlerinden tam 225 yıl sonra yayın yaşamına başlayan Takvim-i Vekayi beş yaşındayken Batılı gazete okurları ünlü ABD’li öykücü E.A. Poe’nin gazeteci kimliğiyle kaleme aldığı “Balonla aya kaçan Amsterdamlı katil Dr. Hans”ın serüvenlerini okuyordu. Okurlar, bu yayınlara kendilerini öylesi kaptırmışlardı ki, Poe’nin gazetesinin rakibi bu durumdan yararlanmayı ıskalamadı; teleskopla ayı gözetleyen astroloğun izlenimlerini yayımladı. Dr. Hans’ın ayda öldüğünü yazmasından sonra ise ünlü Poe, ay yazılarına son vermek zorunda kaldı. Bu olaydan yüz yıl sonra (1938) ünlü Sinema Yönetmeni Orson Welles’in yaptığı bir radyo yayınında “Marslıların dünyayı işgal ettiğini duyurması” insanlar üzerinde öyle etkili oldu ki, yüzbinlerce insan sokaklara fırladı. Bu iki örnek bile bilim, uzay (bilimkurgu vb) haberlerine ne denli ilgi duyulduğunun göstergesi olageldi.
Doğallıkla bu durum, bilimsel gelişmeleri halka, insanlığa iletmekle yükümlü olan gazetecileri biliminsanlarına, bilimsel gelişmeleri izlemeye yönlendirdi. Ne ki, habere/doğru habere erişim noktasında birçok sorun çıktı ortaya. Her şeyden önce bilimsel disiplinlerin karmaşık dilini halkın kavrayabileceği biçimde kaleme alarak haber yazmak ciddi bir uzmanlığı gerektiriyordu. Halkın sansasyonel etkilerden uzak tutulması, bilimsel gelişmelerdeki gerçekliğin, bayağılığa düşülmeden basit/yalın bir dille anlatılması, gazeteciliğin sorumluluğu açısından çok önemliydi. Bilimsel gerçekliğin üst dilini anlayabilmek ise herhangi biri için olduğu denli, donanımsız bir gazeteci için de zordu. O donanımda bir gazeteci olsa bile, gelişmeler, süreç içinde “bilim yazarlığı” diye bir kavram geliştirmesine karşın, gazetecilik olanaklarıyla bilimsel gerçeklikleri bütün boyutlarıyla vermek yine de olanaksızdı. Bu, her bilimsel yapının farklı disipline göre oluşturulmuş dilinden kaynaklanıyordu. Bu dil, bilimsel yayıncılık içinde özel bir tür olarak “bilim dergiciliği”ni zorunlu kılıyordu. Günümüzde –bütün bilim dalları için– herhangi bilimsel bulgunun saygın bir bilim dergisinde yayımlanmadan “bilimsel nitelikte” sayılmaması, söz konusu bilimsel disiplinlerin bağlayıcı öznel kurallarından kaynaklanıyor. Bu bağlamda bilim dergilerini fikir gazeteciliği alanında (başında) değerlendirmek gerekiyor.
İşte, bu bilimsel –üst düzey üretimle ilgili– yapı, ta başında düşünce gazeteciliğini (fikir gazeteciliği/opinyon türü) doğrudan ilgilendirdi; bir sorumluluk yükledi. Böylece, basın-yayın organları, en değerli sayfalarını, programlarını bu konuya ayırdı. Özelde “bilim dergiciliği” diye bir türün oluşumuna yol açtı. Gitgide uzmanlık açısından kendi aralarında nitelikli-niteliksiz ayrımı yapılan bu dergilerin yanı sıra, bu alanda çok sayıda yayın çıktı ortaya. Gazeteler de sayfalarının yanı sıra “bilim-teknik” alanlarındaki gelişmelerden okurlarını haberdar etmek amacıyla haftalık, aylık süreli ekler yayımlamaya başladı. Böylece, bilimsel, teknolojik gelişmelerin, araştırmaların, bulguların okurlara iletilmeye çalışılması, sınırlı da olsa “bilim-teknoloji gazeteciliği” kavramını getirdi gündeme.
İnsanlık tarihinde son iki yüzyılda sanayi devriminin ürünü başdöndürücü gelişmeler, bilim-teknolojinin dışında da gazeteciliği çeşitli alanlarda uzmanlaşmaya zorladı. Birçok alanda gazeteciliğin uzmanlık birimleri biçimlenmesine karşın, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de mesleksel birikimle yapılan uzman işi bir “bilim-teknoloji gazeteciliği”, yapılandırılamadı ne yazık ki.
Başta ajanslarda, gazetelerde, yayın kuruluşlarında, genel olarak bu konuda bireysel anlamda bilgili muhabirler olsa da, uzmanlaşmadan söz edilemiyor. Bu, temel anlamda birçok bilimsel alanın piyasacılık yaklaşımına göre değerlendirilmesinden kaynaklanıyor. Günümüzde piyasacı paradigmanın –neoliberal yapılanmanın– etkisiyle, bizde teknolojik gelişmelerin Batı’ya endeksli/bağımlı yapısı nedeniyle konuya kaderci bir önkabulle yaklaşımı zorunlu kılıyor. Bu durum doğal olarak gazeteciliği de olumsuz etkiliyor. Bir “uygarlık ürünü yaratan kültürünü de yaratır” bakışıyla konuya yaklaşıldığında, üretememe kısırlığının, taklitçiliğin kompleksli yapısı gazetecilik alanındaki cılızlığın da başat etmeni olarak öne çıkıyor. Bilim insanları, şirket yöneticileri karşısında bilgisel açıdan donanımsızlık, doğal olarak edilgen bir gazeteci, muhabir türü yaratıyor. “Bilim-teknoloji gazeteciliği” günümüz Türkiyesinde daha çok haber ajansı muhabirlerinin yaptığı haberlerle algılanabiliyor. Bu alanda haber sorumluluğu taşıyan gazetecilerin haber kaynakları ne yazık ki üniversitelerdeki biliminsanları/öğretim üyeleri bazında geliştirdikleri ilişkilerle sınırlı bulunuyor. Biliminsanlarıyla “bilim gazetecileri” arasında olması gereken güçlü ilişkiler bir türlü kurulamıyor.
Bunun temelinde birçok etmen var. Haberle ilgili verileri paylaşma konusunda neredeyse tek kaynak konumundaki biliminsanın tutumunu da çerçeveleyen birçok yapı söz konusu. Bilimsel bulgularını öncelikle bir bilim dergisinde yayımlama kaygısı haklı olarak biliminsanını ketum davranmaya itiyor. Akademik hiyerarşi içinde var olduğu söylenegelen “özgürlük”ü kullanmanın sınırlılığı da temel belirleyenlerden. Daha başka bileşenleri de var bu durumun. Örneğin, üniversite-sanayi ilişkisi… Oldukça karmaşık bir yapı olmasına karşın, piyasacılığa evrilen boyutu özgür haberciliği engelleyen bir nitelik kazanmış durumda.
Son çeyrek yüzyılda ortaya çıkan bir kavram var; kısaltması AR-GE. Sanayide, ticarette “araştırma-geliştirme” anlamına geliyor. Özetle şöyle tanımlanıyor:
“Bilimsel ve teknik bilgi birikimini artırmak amacıyla, sistematik bir temele dayalı olarak yürütülen, yaratıcı çaba ve bu bilgi birikiminin yeni uygulamalarda kullanımı.”
AR-GE yapılanması, yeni ürün üretmek/icat etmek için sınai-ticari kuruluşlarda bilimsel çalışmayı –neredeyse– zorunlu kıldı. Üniversite-sanayi işbirliği de böyle doğdu. Bu yapının sonucunda üniversitelerde fakülteler ya da fakültelere bağlı bölümler, ilgi alanlarına giren sanayi kuruluşlarıyla doğrudan ilişkiye girebildiği gibi, biliminsanları da üniversitelerdeki sorumluluklarının dışında, uzmanlık alanlarına giren işletmelerde ortaya çıkan söz konusu gereksinime uygun olarak ek iş sahibi (danışman, yönetici vb) oldular. Biliminsanlığının dışında teknik insan/teknokrat kimliğiyle bir işverenin çıkarına hizmet eder biçimde çalışmaya başladılar. Bu sürecin sonucunda üretim sırasında çok önemli bir bilimsel gelişme yaratıldığında bu, “işletme sırrı” olduğu için, işletmenin çıkarı açısından değerlendirilerek haber değeri ötelendi. Daha doğrusu “haber” piyasacılığa kurban edildi.
Hakla ilişkiler diyerek
Konuya “iletişim bilimi” açısından yaklaşıldığında benzer verileri kullansalar, benzer tekniklerden yararlansalar da, üç disiplini, “propaganda”yı, “halkla ilişkiler”i, “reklam”ı, sonuçtaki etkileri açısından ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Ne yazık ki, söz konusu gelişmeler, yukarıda anlatıldığı gibi nasıl sanayi kuruluşlarını üniversitelerin/bilim dünyasının laboratuarı, biliminsanını da sıradan bir teknik elemana dönüştürdüyse halkla ilişkiler bölümünü de reklamcılığın maymuncuğu derekesine düşürdü. Gitgide gazetecileri, basın-yayın dünyasını sıradan bir duyuru aracı (mesmedya unsuru) durumuna düşürmek istedi. Oysa gazeteciliğin etik kurallarıyla reklamcılığın şirket bütçesini koruyan bir yapıda pragmatik yaklaşımı nasıl taban tabana zıtsa reklamcılık karşısında halkla ilişkiler de farklı etik kurallara sahiptir.
Bu tür kural dışı zorlamaların etkisiyle basın-yayın organlarında bilim-teknoloji gazeteciliği, bilimsel teknolojik alanlardaki hızlı gelişmelerin tersine yavaş gelişti. Daha doğrusu etik kuralları tam oturmadı; oturmasına izin verilmedi. Böylece, başından beri ek iş olarak görülegeldi.
Bunun yanı sıra olumlu gelişmeler de oldu. Başta deprem, su baskınları gibi doğal afet haberlerinin “sıcak habercilik” mantığıyla ilk, en önemli haber olarak manşetlerde yer bulması üzerine “çevre gazeteciliği” bir uzmanlık kavramı olarak biçimlendirildi. Bugün, bir çevre gazeteciliğinden uzmanlık alanı olarak söz edilebilmesinde bu gelişmelerin etkisi büyük. Bu gelişme en azından jeofizik konusunda bilgi birikimi olan gazetecilerin yetişmesini sağladı.
Piyasacı yapılanmanın bir başka etkisi de enerji konusunda oldu. Enerji, “bilim-teknoloji gazeteciliği”nden çok, ekonomi gazeteciliği alanında uzmanlık gerektirir biçimde yapılandı. Arkeoloji, tarihsel doku, kültürel kalıtlar konusu nasıl ekolojik bağ uzantısı dolayısıyla “çevre gazeteciliği”nin sorumluluk alanına girmişse, enerji konusu da bir yanıyla –olası kazalar sonrasında– çevrecilik açısından ele alınmasına karşın, temelde ekonomi gazeteciliğinin ilgi alanında biçimlendi. Fizik, kimya, biyoloji, sağlık, tıp alanındaki gelişmelerle ilgili haberler de “enerji” konusunda olduğu gibi piyasacılığın baskısından kurtulamadı. Hatta, uzay, gökbilim, genetikle ilgili gelişmeler, evrim kuramıyla ilgili araştırmalar, teknolojik buluşlar, bütünüyle temel bilimlerdeki gelişmeler piyasacı yapılanmaya göre –şirketlerin çıkarı gözetilecek biçimde– halkla paylaşılır (gerektiğinde halk manipüle edilerek) duruma geldi. Bu da, doğal olarak gazeteciliğin bu alandaki uzmanlaşmasını önleyici etki yaptı. Bilim-teknoloji gazeteciliği neredeyse piyasacı yaklaşımın etkisiyle bilim iletişimi, bilim-halkla ilişkileri gibi kavramların da ötesine düşerek reklamcılığın, dolayısıyla piyasacılığın dümen suyunda değerlendirilmeye başlandı.
YENİ GAZETECİLİK
(Elektronik yayıncılıkta)
Çağdaş gazeteciliğin görece geliştiği, yaklaşık iki yüz yıl önce bir haber Avrupa’dan ABD’ye aylar sonra gidebiliyordu. Bu tarihsel olgu, bugün gelinen noktada gülünç bulunabilir. Siz, iletişim öğrencisi gençler, bunu algılamakta zorlanabilirsiniz de. Ne ki, bu gerçeklikleri bilmeden elinizdeki olanakların değerini anlamaktan uzaklaşıp, binlerce yıllık çabayla onca emeğin ne için verildiğini algılayamayarak atalarımızın utkusuna ters düşersiniz!
Bunları düşününce, insanın sosyal bir varlık olarak evriminin yanında, gazeteciliğin yeri neresidir, sorusu geliyor gündeme. Gazetecilik, yayıncılık, yayımcılık, iletişim alanındaki evrimin insanlığın evrimine katkısı nedir? Sorular, sorular… Bazı sorular insanın dalgalı, uçsuz-bucaksız denizde, felsefenin derinliklerinde yitmesine yol açabilir. Pandomimle haberleşen, yani işlevsel anlamda gazetecilik yapan homosapiensten İnkaların yaya habercilerine, posta güvercinlerinden atın evcilleştirilmesiyle geliştirilen atlı haberciliğe (Moğolların 200 bin atlı habercisi, menzil beygirleriyle yapılan habercilik), posta arabalarıyla “özel mektup”tan telgrafla habere,“…den hususi muhabirimiz bildiriyor” mahreciyle yayımlanan haberlerden manyetolu telefonlara, telekslere, fakslara uzanan binlerce yıllık bir serüvende çağdaş iletişim aygıtlarının, birçok işi bir arada yapabilen çok yetenekli bilgisayarların, akıllı telefonların kullanılması aşamasına gelinmesini düşünmek bile insanın başını döndürüyor.
Şimdi, otomobil, uçak ya da hızlı trenlerde diz üstü bilgisayarında, “akıllı telefon”unda yazı yazan, fotoğraf, video gönderen uzay çağının gazetecisini görünce pandomimciyi, İnkalı haberciyi bir yana bırakın, Dickens’e bile acımadan edemiyor insan. Dickens, atları dörtnala koşturulan arabada haberini (makalesini, röportajını) daha hızlı yetiştirmek için mum ışığında yazmasıyla da tarihe geçti. En yakındığı şey, üzerine dökülen mum lekeleri nedeniyle elbiselerinin yanarak giyilemez duruma gelmesiydi.
Dünya hızla değişiyordu. Günümüzde daha da hızlandı bu değişim. Olup bitenlerin daha hızlı öğrenilme arzusu, haber verme tekniklerini, yöntemlerini, iletişim organlarını, aynı hızla değiştiriyor, çeşitlendiriyor. Gazete, radyo, televizyon yayınları çoktan uluslararası nitelik kazandı. Böylece elektromanyatik dalgaların sınırları aşan gücüyle iletişim dünyasında “küreselleşme” diye tanımlanan bu yeni yapı da eskidi neredeyse. Şimdi gezegenlerarası iletişim gündemde.
Buna karşın, insanlar hâlâ telgraf çekebiliyor, mektup yazabiliyor ama her gün yeni bir iletişim aygıtı (programı) günlük yaşama giriyor. Fiber optikli, lazerli, uydulu, dijital santralli iletişim altyapısının geliştiği dünyada, zayıf dalgalı televizyonların yanı sıra, özel abone sistemiyle izlenebilen kablolu televizyon, özel şifre çözücüyle çalışan televizyon, video, videotekst, teletekst, faks, virtual reality (sanal gerçeklik) ortamları yaratan, elektronik posta, telekonferans, videokonferans, bilgisayarlarla konferans, çağrı aygıtları (çoktan eskidi), cep telefonları, telematik, enformatik, internet gibi isimlerle tanımlanan sistemler, bilişimle ilgili bilgisayar programları yaşamı derinden etkiliyor.
Bu yapıda yeni aygıtların, yeni iletişim organlarıyla birlikte –yukarda değinildiği gibi-yeni kavramlar da yaşama giriyor. Kısaca HDTV denilen “yüksek tanımlı” televizyonun yalnızca bir televizyon değil, dijital teknoloji uygulanmış, tüm elektronik aygıtların merkezi olarak çalışan çok işlevli bir sistem olacağını söylüyor uzmanlar. Bu aygıt bir çeşit elektronik ev gazetesi, aile tarihinin de depolandığı bir görüntü albümü, konuşan ansiklopedi olarak da kullanılabilecek. Gerek görüntü, gerek ses olarak belirli sahneleri yaratarak insana sanal gerçeklik ortamında oradaymış duygusu veren VR (Virtual reality) aygıtları düş olmaktan çoktan çıktı.
Bugün öyle bir noktaya gelindi ki yaklaşık dört yüz yılı aşan yazılı basın egemenliğinin sona erdiğinden dem vurularak 21. yüzyılda “Gütenberg teknolojisi”ne “Medya dinozoru” olarak bakılacağından söz ediliyor. (*)
“İntelektenfokomünikasyon”
Konumuza, Latince kökenli beş sözcük bağlamında yaklaşacağız: internet, elektronik, enformasyon, komünikasyon, kompüter (bilgisayar). Günümüzde bunlardan en yaygın kullanılanı “internet”. İki İngilizce sözcüğün ilk bölümlerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş. “Bilgisayarlar arası ağ” anlamına gelen “İntercomputer network” sözcüklerinden “intercomputer”in “inter”i ile “network”un “net”i alınarak yaratılmış “internet”. 1990’ların (Türkiye’de 1993) başlarında yaygın biçimde dolaşıma girmesine karşın, teknolojik oluşumu daha eskilere (1960’lara) dayanıyor. Elektronik yayıncılığın temel aracı sayılan elektronik postanın 1970’lerin başından itibaren bazı akademisyenler tarafından kullanıldığı belirtiliyor. Buna karşın, elektronik kavramının geçmişi çok eski. Günümüzdeki ortak noktaya gelişlerinde her ikisinin temel yapılanmaları farklı alanlardaki –enformasyon, komünikasyon– bilgisayar alanındaki gelişmelere dayanıyor. Bu durumda, internette olduğu gibi, konuyla ilgili sözcüklerden alıntılarla bir sözcük üretmeye kalkıldığında, sanırız şöyle bir şey çıkar ortaya:
“İntelektenfokomünikasyon”.
İnternet, kuşkusuz, kısa sürede yaşamı yönlendirir nitelik kazandı. Neredeyse yalnızca gazeteciliğin değil, yayıncılığın da uzamı durumuna geldi.
Başta internet, iletişim alanındaki teknolojik gelişmeler “elektronik (e.) yayıncılık”ı gündeme getirdi. (E. yayıncılık denilince hemen elektronik gazeteler, kitaplar, dergiler gelse de internet gazeteciliğini, dolayısıyla radyoyu, televizyonu da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.) Bu alandaki gelişmeler sonsuzca evrilip gelişecek. Bu dünyada var olduğu sürece, insanın evrimine koşut, “İntelektenfokomünikasyon” alanındaki gelişmeler de sürecek.
Bu konunun tarihsel gelişimine bakıldığında, insanoğlunun, teknolojik alandaki gelişime koşut, önce yazılı, ardından işitsel, son olarak da görsel yayıncılıkla (gazete, radyo, TV) tanıştığı görülür. İnternetle birlikte ise “e. yayıncılık” (e. gazete, e. dergi, e. kitap), yazı, ses, görsel öge, görüntü gibi verilerle yaşamı boyutlandırdı. Bunlara bakarak, sanırız, “e. yayıncılık”ın “radyoya, televizyona, gazeteye, dergiye, kitaba, kütüphaneye, her alanla ilgili bilgiye (arşiv,haber bankaları) değgin her şeyi bünyesinde bulunduran, herkesin katılımına açık, denetlenmesi zor (ama olanaksız değil) bir ortam (platform)” diye tanımlanmasında bir sakınca olmaz.
Genel olarak, iletişim alanındaki hızlı gelişmeleri yorumlayan uzmanlar, geleneksel yayıncılıktan e. yayıncılığa geçişte, maliyetle satış fiyatı yüksekliğinin rol oynadığını öne sürseler de, bize göre bu tek neden olamaz. Bir kez, tarihsel olarak kaçınılmazdır e. yayıncılık. Doğal olarak öncelikle e. gazete, ardından e. dergi, e. kitap geldi gündeme. Türkiye’de de bu sırayla toplumsal yaşama girdi e yayıncılık. Kuşkusuz, yeni teknolojinin sağladığı ulaşım kolaylığı denli ilk yatırım maliyetinin düşüklüğü de temel etmen oldu.
Günümüz Türkiyesinde yaklaşık üç bin dolayında e. gazete, e. dergi yayınlanmaya başlandı. Yerel gazetelerin büyük çoğunluğunun e. gazete yayınladığı düşünülürse bu alana yönelimin boyutları daha iyi anlaşılır. Yazılı basın organlarının dağıtımdan kaynaklanan okura ulaşma konusundaki sınırlanmasına –Türkiye’de– karşın, e gazetenin sağladığı –neredeyse– sınırsız ulaşımla farklı bir konumda olduğu kaçınılmaz bir gerçeklik. Ne ki, bu yorum birçok yönüyle eksikli.
“Gazeteci/lik” kavramının felsefesini, anlam boyutlarını bilmeyen kimi gazetecilerle akademisyenler ne yazık ki, e. yaygıncılığın sağladığı teknolojik olanakları aşılmaz üstünlükmüş gibi gösterme eğilimindeler. Gelinen noktada “Her tür habere, bilgiye ülke-ülke, şehir-şehir dolaşmadan, oturduğu yerden ulaşabilme”den söz edebiliyorlar. Öyle ya haber ajansları ne güne duruyor? Kendi aralarında rekabet halinde olduklarına, böylece aşırı fiyat artışı (abonelik fiyatları) da olmayacağına göre, yayın kuruluşunun günlük gereksinimi denli hacimde (metreyle kitap alır gibi sayfalarının yüzölçümüne, yayın saatine göre görsel, işitsel, yazılı) haberi al kullan; gerisi ne gam…
Bu yaklaşımın yol açtığı olumsuzluklar dikkate bile alınmıyor. İnanılırlık, güvenilirlik unsuru, gerçek okurun beklentisi, analitik yazı yoksunluğu, basın-yayın dünyasının bütünüyle manüpülatif yapıya yönlendirileceği, gazetecilik etiğinden, haber yazma ilkelerinden uzaklaşılacağı, böylece ruhunu yitirmesine neden olunacak bu kutsal mesleğin tek tipleşmeye (tek tip gazetecilik) itilerek dejenere edileceği, haber kirliliğinin bu tür gazetecilik anlayışıyla artacağı, siz geleceğin gazetecisi olacaklar için iş olanaklarının önünü tıkayacağı da düşünülmüyor. Kuşkusuz, e gazetecilik, e yayıncılık siz genç iletişimcilere, genç gazetecilere yeni iş olanakları sunuyor. Bu noktada mesleğin etik, ahlak, deontolojik ilkelerine sahip çıkmak da size düşüyor.
Hiç unutmam, bir dönem Türkiye’de opinyon türü gazeteciliğin öncüsü sayılan bir gazetenin genel yayın yönetmeni, sözümona tasarruf gerekçesiyle Anadolu’daki muhabir örgütünü dağıtmayı düşünmüştü. Aynı gazetenin birinci sayfasında çizen bir karikatürist ise “Televizyonlar bütün haberleri veriyor, yazılı basına ertesi gün yapacak ne kalıyor ki” türünden bir şeyler söylemişti. İşin tuhafı, o karikatüriste “o zaman sen de çizme!” diyen kimse çıkmadı. Bu genel yayın müdürüyle bu ünlü karikatüristin tutumları, sıfatları ne, nerede hangi sayfada yazar-çizer olurlarsa olsunlar hiçbir zaman gazeteciliğin ruhunu anlayıp algılamadıklarının göstergesiydi.
Bunları bir kalem geçelim!
E. yayıncılıkla geleneksel yayıncılık arasındaki avantaj, dezavantaj konusunda öne sürülen görüşler (e. yayıncılık açısından) genel olarak şöyle:
Avantajlar; Yaygın, anlık, düşük maliyetle iletişim, çoklu katılımlı (interaktif) yayın, başka bilgilere elektronik bağlantı, arşiv olanağı.
Dezavantaj; Ekonomik, teknolojik, bilgiye erişimle, elektronik yayınların benimsenmesiyle, arşivlemeyle ilgili sorunlar.
Geleneksel yayıncılık açısından avantajlar ise –bize göre– şöyle:
Gazeteler, insanların okuma alışkanlıkları açısından en çekici yayın türlerinden biri. Bunda beş duyudan üçünün kullanılması etkili olmalı; görme, dokunma, koklama (mürekkep, kağıt kokusu; şimdi kitaplarda çilek, kiraz, elma vb kokuları da var) duyuları… TV’de, e. gazetede dokunma, koklama duyularının aktive olmasından söz edilemez.
İnsanlar akşam TV’den izlediği haberi ertesi gün inandığı, güvendiği gazeteden okumak istiyor. Acaba neden? Bunun tek anlamlı nedeni tanıdığı “gazeteci” ye olan inancıdır, güvenidir. Radyo, TV, internet (e yayıncılık) hız açısından haberi, haber görsellerini aktarma konusunda ne denli büyük olanaklara sahip olursa olsun, insanların hâlâ bir yazılı basın organından okuma gereksinimi yalnızca alışkanlıkla açıklanamaz. Çekici, işlevsel bir yarar söz konusu olmalı…
Geleneksel yayınlar, (gazeteler, dergiler, kitaplar) reklam verenler için de vazgeçilmezdir. Radyoya, TV’ye oranla (söz uçar, yazı kalır) reklamların kalıcılığı (ör.insert vb) da öncelikli konuma getiriyor geleneksel yayınları.
Hızın tutsağı konumunda algılanan yeni medya araçlarına göre daha dingin yaklaşımla olayların, olguların değerlendirileceği inancı, geleneksel yayınlara yönelimi artıran temel etmen bize göre. Başta gazetelerin, geleneksel yayın organlarının çağdaş kimliğine kavuştuğu dönemden bu yana, yapısal açıdan entelektüel kimlik kazanması, bir haber TV’de, radyoda, internette (e.yayın organlarında) ne denli hızla iletilirse iletilsin, o haberin hazırlandığı mutfağın (atelyenin, laboratuarın) hâlâ gazete/ci ruhuyla hazırlanmasına olan inanç da TV izleyicisini, radyo dinleyicisini, internet okurunu ertesi gün daha dingin hazırlandığı konusunda genlerine işlemiş ön yargıyla okuru geleneksel yayın organına, gazetesine yöneltiyor.
Bu noktada, siz geleceğin gazetecileriyle şu önemli saptamayı da paylaşmak isteriz:
İnternetin yaygın biçimde kullanılmaya başlanmasından sonra da yazılı basının tiraj yitireceği kaygısının, daha önce radyoyla TV’nin icadından sonra yaşanıldığı gibi gereksiz olduğu anlaşıldı.
“Sosyalmedya” bir fenomen
“Sosyalmedya” herkesin sandığı gibi ne bir gazete ne gazetecilik uygulaması ne de herhangi bir yanı gazetecilik olan basın-yayın/medya kuruluşudur. Herkesin kimi durumlarda yüzüne maske takarak (troll) yalan haber yayımladığı, sövgüler yaptığı, yüz kızartıcı şeyler söyleyebildiği tam anlamıyla haber kirliliği bataklığıdır. Okuma alışkanlığı edinmemiş, sözlü toplum geleneğini aşamamış, ilkel toplumsal yapılanmanın teknoloji destekli aşamasıdır sosyalmedyanın geldiği nokta. Daha dün ulaşımını merkep mesesleyerek yaparken bir yolunu bulup ileri teknoloji ürünü lüks otomobile binenlerin de aralarında olduğu denetimsiz bir haberleşme platformudur. Daha çok bir dedikodu, kimi zayıf karakterlilerin arasında husumet olan kişilere sövgülerini, aşağılamalarını yayımlama olanağı bulduğu bir platform… Bu kanallarda bir haberin doğruluğu, yanlışlığı araştırılmadan –gazeteci denetiminden geçirilmeden– virütik hızla yayılması, kötü amaçlıların elinde zararlı bir güç olabilmektedir ne yazık ki.
Her türlü yalanın, gerçek dışı haberin kolaylıkla toplumsal dolaşıma sokulabildiği bir alan olan sosyalmedyada yaşam alanı bulan uygulamalara uygun yeni kavramlar da gündeme geldi: “Eko odaları”, “Filtre balonu”, “Bot”.
Eko odaları: Benzer görüşlere sahip kişilerin sosyalmedyada (twitter, facebook) oluşturduğu grupların izlediği hesaplardaki “teksesliliği” anlatmak.
Filtre balonu: Çevrimiçi sosyalmedya uzamlarında bilgiye erişirken çerçevelenmiş bir politik/dünya görüşüne dayalı sınırlamaların dışına çıkılamaması.
Bot: Bazı profesyonel yapılanmalar tarafından dolaşıma sokulan verilerin tekrar tekrar paylaşılması sonucu görünürlüğünü artırma çalışması
Bu yapının denetlendiği, –hukuksal altyapısının tam kurulamadığı Türkiye gibi ülkelerde– de söylenemez. Şu anda sahte profil oluşturmanın Türk Ceza Yasasında herhangi bir yaptırımı bulunmuyor. Sosyalmedya hesaplarının kurulum aşamasında herhangi bir denetim engeli de yok. Ancak, bir yakınma ya da birinin zarar görmesi üzerine hesap kapatılabiliyor.
Acı olan ise bu yapılanmanın iletişimde özgürlük olarak algılanması.
Eeee, sonra?
Elektronik yapılanmalar, insana neler sunarsa sunsun, pek fark etmez, geleneksel yayınları yok edecek denli etkileyeceği söylenemez! İnsan, insana dokunmak isteyeceği gibi gazeteye de, dergiye de, kitaba da dokunmak ister. İnsan, sosyal bir varlıktır çünkü. İnsanın yalnız yaşaması düşünülemez. (Yalnızlık tanrıya bile mahsus olmadığına göre)
İlhan Selçuk, ışığa yürümeden önce, e. iletişim, e yayın konusundaki olağanüstü teknolojik buluşların toplumu sarstığı dönemde benim de bulunduğum bir söyleşide ilginç bir soru sormuştu. O zamanlar akıllı telefonlar, “face time” programları yoktu ama internet üzerinden “web cam (bilgisayar kamerası)” ile kıtalararası “canlı” görüşme yapılabiliyordu.
“Eeee” dedi, Üstat, “bilgisayarla ‘chatleşerek’, (yazışarak) Türkiye’deki bir delikanlı Amerika’daki bir genç kızla tanışıp anlaşarak arkadaş oldu, öyle mi?”
“Öyle” dedi hep bir ağızdan, onu dinleyenler.
“Sonra geçtiler bilgisiyar kamerasının karşısına, yüz yüze konuştular da konuştular, birbirlerini gördüler, birbirlerine göründüler, öyle mi?”
“Öylee” dedi yine herkes.
“Eeee, sonra?”
Herkes gülmeye başladı.
………………………………………
(*) Çetin Yiğenoğlu, Metelikten Medyaya / Anı-İnceleme-Deneme Çağdaş Yayınları 1996
GAZETECİLİĞİN BEŞ TARZI
“O an, orada tam olarak ne oldu?”
Gazetecinin yanıtını aradığı temel soru bu. Ne ki, sorunun yanıtı farklı gazetecilik disiplinlerine, bakış açılarına (perspektif) göre değişir. Bunu kavramak için öncelikle yayın organlarına (gazeteler, dergiler, radyo, TV) “mülkiyet/sahiplik” açısından oluşan gazetecilik yapılanmalarına bakmak gerekir önce:
1) Patronların yayınları;
a) İşi yalnızca gazetecilik olan patronların yayınları;
b) Rant sağlayan her işe el atan patronların yayınları (Mesmedya);
2) Gazetecilerin yayınları;
3) Araştırmacı gazetecilik.
Her yayın organı (gazete, dergi, radyo, TV) her şeyden önce –kapitalist– bir işletmedir. Her işletme gibi basın-yayın organlarının da bir sahibi/patronu, üretim araçları (matbaa, -eskiden daktilo- bilgisayarlar, mekân/bina), girdileri (kağıt, mürekkep vb) olur.
İşin içine mülkiyet hakkı girince, konu biraz karmaşık görünüyor. Mülkiyet hakkı, patronluk, bazen bir kişiye, bir şirkete, vakfa ait olabileceği gibi kooperatife de ait olabilir. Bu noktada, öncelikle ayırt edilmesi gereken, mülkiyetin hangi amaç için elde bulundurulduğudur. Bir yayın organı düşünün, mülkiyeti tek kişinin, o kişi için de gazetecilik, yayıncılık kutsal bir iş alanı, meslek olsun; başka hiçbir işle ilgilenmesin. İşte, böyle bir gazetenin işletmecilik anlayışı, “mesmedya”nınkinden farklıdır. İlk örnekteki “patron”, yalnız gazetecilik yaparken, ikincisi kendisine uygun gördüğü sevimli bir sıfatla –girişimci işadamı– kömür işletmeciliğinden turizmciliğe, tekstilcilikten sanayiciliğe akla gelen gelmeyen her alanda iş yapar; yeter ki rant getirsin. İşte, bunun ikisinin gazetecilik tarzı da beklentileri gibi farklıdır. İkinci örneğimiz, işini çok büyütüp birçok basın-yayın kuruluşu sahibi olur ki bunun adı mesmedyadır. Gazetecilik için kutsal olan “haber”, mesmedya sahipleri için bütünüyle metalaşır.
Mülkiyeti gazetecilere ait olan basın-yayın organlarında yalnızca gazetecilik yapılır. Bu konuda özgün bir öykü var:
“Gazete gazetesi”
1961 Anayasasıyla gazetecilere, başka ülkelerdeki çağdaş örneklere benzer sosyal haklar sağlayan 212 sayılı yasa çıkartılmıştı. (Bu yasanın getirdiği güvenceler Türkiye’nin mesmedya sürecine girdiği yıllarda bütünüyle geri alındı). Bu yasa çıkınca gazete patronları yasayı protesto etmek için gazetelerini yayınlamadılar. İşte, bunun üzerine Türk basın tarihinde özgün bir olay yaşandı. O yılların gazetecileri, bizim öncülerimiz, sizin basın atalarınız, halkı habersiz bırakmamak için kolları sıvayarak “Gazete” adında bir gazete yayınladılar. Gazete gazetesinin üçüncü gününde patronlar geri adım attı.
Gazete gazetesinin kahramanları gibi güçbirliği yapan gazetecilerin yayınladıkları gazeteler de var. Gazeteciler bazen de kooperatif ya da şirket kurup, güçlerini birleştirerek yarattıkları sinerjiyle de gazete yayınlar. Nasıl ki işi yalnızca gazetecilik olan “patron”un sahip olduğu gazeteyle mesmedya sahibinin gazetesi “haber”e farklı bakarsa sahibi gazeteci/ler olan gazete de her ikisine göre farklı bakar. Sahibi gazeteci olan gazetelerin habere bakışı özgündür, kuşkusuz. Onlar haberi kutsarlar. “Haber namusu” diye bir şey var onlarda. Sahibi gazetecilik-yayıncılıktan başka iş yapmayan gazetelerin habercilik anlayışı gazetecilerin gazetelerine yakındır. Mesmedya ise bu iki yapılanmaya karşı, ayrıksı yerde durur.
Son zamanlarda –aşağıda değineceğimiz– “yurttaş gazeteciliği” diye bir şey uydurdu bunlar.
Araştırmacı gazetecilik ise ödünsüz gazeteciliğin tarzıdır. Sahibinin gazetecilikten başka işi olmayan gazetelerle, sahibi gazeteci olan gazetelerin kavramın içini dolduracak nitelikte yaptığı bir gazetecilik, yayıncılık yöntemidir bu “araştırmacı gazetecilik”.
Bir gazetecinin araştırmacı gazeteci olması için mutlaka bir gazetede çalışıyor olması gerekmez. Bunun için halkını, yurdunu seven, özgür bir yüreğe sahip olması yeter. Önemli olan üründür (haber). Onu yayımlayacak bir yayın organı nasıl olsa bulunur. Horace Mccoy’un “Gazetecinin Ölümü” romanında olduğu gibi yazdıklarını kendisi yayınlar.
Mesmedyanın işi ise araştırmacı gazetecilik yapmayı gerektiren konuları sulandırmaktır, “gerçek”, sol yanda dururken halkı sağdaki cambaza baktırmaktır. Yurttaş gazeteciliği denilen şey ise bırakınız araştırmacı gazetecilik gibi büyük lokma yemeyi, gazetecilik kavramının bile çok uzağına düşer.
Yurttaş gazeteciliği mi, o da ne?
Yurttaş gazeteciliği yeni, zorlama bir yaklaşımın ürünü. Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte oluşturulan ABD hegemonyasında tek kutuplu dünya yapılanması üzerine çıktı ortaya. Bunun yanı sıra “veri gazeteciliği”, “robot gazeteciliği” gibi yeni zorlama gazetecilik türlerinden de söz edilmeye başlandı.
1990’ların başında ABD’de “reform” nitemiyle gündeme getirilen yurttaş gazeteciliği (civic journalism), kamusal gazetecilikmiş (public journalism) gibi zorlama bir nitelik kazandırılmaya çalışılsa da temelsizdir. Zaten, doğru düzgün tanımı da yapılamadı. Demokrasinin gelişimi gibi ortalama bir yaklaşımla “Haberin oluşumu sürecinde ‘yurttaşlar’ı katılıma özendirip, onlara söz hakkı vererek kamusal tartışma ortamı yaratılması amacıyla….” gibisinden bir tanımı var; kabul ettirilmeye çalışılan bu yeni “gazetecilik akımı”nın. Uruguay raundu ürünü kent konseylerinin demokrasi platformu gibi pazarlanmasına benzer bu “yurttaş gazeteciliği”.
Günümüzde, yaklaşık 50 basın-yayın/medya (messmedya) kuruluşunun egemen olduğu bir dünyada, iletişim aygıtlarının teknolojik gelişimine koşut, iletişim olanaklarındaki artışın yeni bir “gazetecilik” yapılanması yaratmış gibi kabullenilmesi isteniyor. Dijital fotoğraf makinelerinin, dizüstü bilgisayarlarının yaygınlaşmasıyla, basın-yayın/medya organı internet sitelerinin yanı sıra kurulan binlerce web sitesinde, web bloğunda, tanık olunan bazı güncel olaylarla ilgili görsel imgeler, bazı konularda yazılar yayımlamanın gazetecilik gibi algılanması bekleniyor. Oysa bu “moda gazeteciler”in yaptığı gazetecilik, mesmedya organlarının haber bültenlerinde yapılan “sıcak habercilik” türü gazeteciliğin kötü bir öykünmesidir yalnızca. Trafik kazası, yangın, çok çok suç, şiddet olayları vb ile ilgili haberler, görüntüler yayımlıyorlar genellikle… Hemen belirtmek gerekirse, bu gazetecilik türünün öncelikle bir mesmedya yöntemi olan haber enflasyonuna katkı sağlamaktan başka bir işlevi görünmüyor bize. Alternatif bir gazetecilik yapılanmasından çok, bir maniplasyon aracı görünümünde. Buna karşın, kimi web sitesi, binlerce “yurttaş gazeteci”sinin, milyonlarca okurunun (izleyici) olduğundan dem vurabiliyor; yaptığı işin bilincinde olmadan… (Kuşkusuz, web sitesinden ciddi gazetecilik yapanlar da var; onları ayrı tutmak gerekir.)
Bir kez, mesmedya tarafından uydurulmuş bir kavramdır bu “yurttaş gazeteciliği”; piyasacı yaklaşımın ürünü. Bu konuya da önce serbest pazar mantığıyla baktılar. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (Laissez-faire, Laissez-passer) yaklaşımının burada da geçerli olacağını sandılar. Çeşitlilik, çok seslilik sayesinde –Londra’daki Hyde Parkta olduğu gibi– her görüş kendini ifade olanağı bulacaktı, sözde. Böylece, metanın serbest pazardaki serüvenine benzer biçimde haberlerle düşünceler-görüşler de serbestçe dolaşacak, iyinin kötüden, doğrunun yanlıştan, zararlının yararlıdan, yalanın gerçekten farkını halk belirleyecekti.
Öyle olmadı kuşkusuz. Hiçbir zaman da olmaz; o bir düş, ütopya. Toplumlar o düzeye gelse dünyada sorun mu kalır?
Aşırı kazanç hırsının dürtüsüyle gazeteciye niteliksiz eleman, habere mal/ürün gözüyle bakan bir yaklaşıma sahip mesmedya patronları, üç-beş kuruş kazanırken çok önemli şeyler yitirmişlerdi: medya organlarının okuyucu/izleyici gözündeki inanılırlığı, güvenilirliğiydi yitirdikleri. Bunun üzerine bu “yurttaş gazeteciliği”ni icat ettiler ama tutmadı. Biçimsel açıdan tutmuş görünüyor. Her gün TV ekranlarında bu tür “gazeteci yurttaşlar”ın ürünü haberler, görüntüler yayımlanıyor ama yitirilen, beklenen duyguyu yaratamıyorlar. Büyük medya gruplarının çeşitli alanlardaki çıkarlarını savunmaktan halkın çıkarını, kamusal çıkarı savunamaz duruma gelen mesmedya organlarıyla halk arasında kurulmak istenen o bağ kurulamıyor, halk onlara güvenmiyor çünkü.
YDD (Yeni Dünya Düzeni)’nin başlarında neoliberalizmin globalist gelişimini destekleyici yönü tartışılan mesmedyanın demokrasi açısından işlevi sorgulanmaya başlanırken gündeme getirildi bu yurttaş gazeteciliği. Mesmedya, söz konusu döneme (YDD) çok ödünsüz girmiş, daha çok kazanmak için teknolojik olanakların verdiği güçle her şeyi yapmıştı basın-yayın dünyasında. Başta sendikasızlaştırma, nitelikli gazetecileri işten çıkarma, dolayısıyla araştırmacı gazetecilik misyonunu rafa kaldırma gibi birçok konuda yapısal değişikliğe gitti. Böylesine köktenci uygulamalar sonucu başta tiraj kaybı, izlenirlik oranlarında düşme gibi olumsuz gelişmelere koşut, inanılırlığını, güvenilirliğini, gitgide saygınlığını yitirmeye başladı.
Bu durum, liberal demokrasilerde “özgür basın” anlayışının da sorgulanmasını getirdi gündeme. Öyle ya, basın-yayın/medya demokrasilerde (daha çok liberal) dördüncü güç olarak değerlendirilirdi; yasama, yürütme, yargıdan sonra dördüncü güç. Ne ki, söz konusu süreçte yaptığı yayınlarla kitleler üzerindeki dikey etkisiyle yürütmenin (egemen gücün) silahı konumuna gelmişti.
Bu konumda yaptıklarından sonra yitirdiği halktaki güven duygusu yitimini hâlâ aşabilmiş değil.
Araştırmacı gazetecilik yaşıyor!
(Hafiyeliğe soyunmadan)
Gerçekten de “O an (geçen yaklaşık 30 yılda), orada tam olarak ne/neler oldu?”
İşte, bu konunun yanıtı “yurttaş gazeteciliği”nin boyunu aşar. İnsanlık tarihinde eşi görülmemiş bilgi kirliliğinin (dezenformasyon) yaşandığı günümüzde aranan yanıt, uzman olmayan bir gazeteci tarafından verilemez. Herhangi bir olayla, olguyla ilgili kurallara uygun yazılmış bir “haber metni” de yetersiz kalabilir “o an orada tam olarak ne olduğunu” anlatmaya… “Duyduğunun hiçbirine, gördüğünün de yarısına inan!” diye bir atasözümüz var. Haber eksik, yetersiz, yanlış, gerçek gizlenmiş, daha kötüsü gerçeğin tam tersi olabilir. Ardında suç örgütleri, düşmanca çalışmalar yapan gizli servislere bağlı birimler, kamu çıkarına aykırı organize dolandırıcılıkla haksız kazanç elde eden örgütler de bulunabilir. Bunlar, çirkin, kokuşmuş, toplum için zararlı işlerin üzerini örtebilir de.
Böyle bir durum karşısında “yurttaş gazetecileri”ni geçiniz bir kalem. Halk bunu fark etmeyebilir de. Önüne her gün sürekli, binlerce haber, habere ilişkin imge, gösterge sunulur onların. Basın-yayın/medya organlarıyla, kitle iletişim araçlarıyla tam anlamıyla kuşatılmış bu insanların sunulan haberleri değerlendirmesi, ardındaki gerçekliği ortaya çıkarması beklenebilir mi? İsteseler de yapamazlar. Buna ne zamanları yeter ne de uzmanlık alanıdır bu konu.
Aranan söz konusu yanıtlar, gerçekliğe en yakın biçimiyle ancak “araştırmacı gazetecilik” çalışmasıyla verilir. Uzman da olsa tek başına bir gazetecinin kolayca altından kalkamayacağı, çok zamanını alacağı için ekip çalışması gerekir. Böyle olgular, genellikle bileşeni çok bir konudur. Her olgunun da yanıltıcı bir yanı olabileceği, “olanla olduğu varsayılanın, görünenin aynı şey olmadığı” düşünülürse kaçınılmaz olarak ekip çalışması gelir gündeme.
Zaten, hız her şeye damgasını vurdu günümüzde. Kitle iletişim araçlarının (bilgisayar, internet, telefon) yanı sıra basın-yayın/medya araçlarındaki (radyo-TV, masa üstü yayıncılık) teknolojik gelişmeler de bu alandaki “hız”ın yapısını çok etkiledi. Dünya tanımı kolay yapılamayacak bir göstergeler (ses, görüntü,-fotoğraf, film-,imge vb) evrenine dönüştü. Söz konusu olanaklarla daha çok (tanımı zor, -çok- türlü) göstergesi olan haberler üretildi. Daha çok üretilen haber daha çok tüketildi. Gerçekte tüketilmedi, öyle sanıldı. Piyasacı anlayış bu alandaki her teknolojik gelişmeyi reklam paydasında çıkarı için kullanmaya başladı; üstelik sinsice: 25. kareden yararlanma, sübliminal mesaj (başka bir veri içinde -ikincil- çaktırmadan verilen mesaj) gönderme gibi. Bunları, bırakınız halktan bir insanın anlamasını, haber peşinde koşan görece donanımlı bir gazeteci de anlayamaz.
Böylece, bilgi çağı, bilişim çağı, iletişim çağı gibi süslü tanımlamalarla anılan günümüzde piyasacı anlayışın sözümona –serbestlik– yanlısı ruhuna uygun bir gazetecilik yapılmaya başlandı. Bu yeni düzenin (YDD) ekonomi politiğiyle daha çok, daha hızlı, yorum yoksunu, boş içerikli haberciliğe, haberde enflasyona yol açtı. Bu gelişme de, piyasacı anlayışın bütünüyle topluma egemen olmasını sağlarken gazeteciliği işlevsel açıdan epritti.
Bu enflasyon öyle bir boyuta getirildi ki (evet, bilerek), basın-yayın organlarında (özellikle TV’lerde) asıl gerçeklikler ötelenirken yayımlanan eğlence, magazin programları içinde basit/bayağı polisiye olaylar, ciddi araştırmacı-gazetecilik ürünü gibi yayımlandı. Gizli kameralarla gizli çekimler, bir başka olaya ait çarpıcı film sahneleri giydirilmiş, ayrıcı türlü efektlerle çekici kılınmış yayınlarla izleyicilerin dikkatleri çelinmeye çalışıldı.
Bu durum, beraberinde önce yayınların içeriğini, gitgide bütünüyle gazetecilik mesleğini sorgulanır duruma getirdi.
Yoğun haber kirliliğinin yaşandığı ortamda, alan çalışması yapan gazeteciler, doğal olarak olayların/olguların ardındaki gerçeklikleri ıskalamaya başladı. Gazetecilikte ikili doğrulatma (İng. double check) denilen yöntemle bir haberin kaleme alınması da yeterli olmadı. Topluma, olağanüstü boyutlarda haber aktarılması sonucu, mesleğin yapısı gereği, spekülatif eğilimle haber yapmaya koşullu olduğu için coşku tutsağı durumuna gelen muhabirler, çoğu zaman büyük fotoğrafı göremez duruma geldi. Buna karşın, o muhabirin masa başında oturan deneyimli şefi olaylarla olgulara coşkulu muhabir yaklaşımından farklı baktığı için haberin ardındaki bit yeniğini sezerdi, görürdü. Doğal olarak araştırmacı gazetecilik gelirdi gündeme. Habercilikte gerekli olan hız, araştırmacı gazeteciliği zorunlu kılar çünkü. Gerçekler, halkın çıkarı, kamusal çıkar her türlü değer yargısının ötesindedir onlar için. Araştırmacı gazetecilik, “gazeteciye” duyulan güvenin ürünüdür.
Araştırmacı gazeteciliğin geçmişi, sıkça anıldığı gibi 1970’lerin başında “Washington Post” gazetesinin “Watergate Skandalı”nı ortaya çıkarmasına dayanmaz. Çok daha eskidir. Belki o tarihten itibaren böyle isimlendirilmiştir; “Araştırmacı Gazetecilik”. Türkiye’de de bu isimle tanımlanması, yaygınlaşması Uğur Mumcu’nun öncülüğünde önem kazanması sonucu eş döneme rastlar. Dünyanın her yerinde çok sayıda izleyiciye ulaşmış sinema filmleri de bu konudaki uzmanlığın çok daha eski olduğunun kanıtıdır. Hız güdüsüyle çalışan muhabirin ötesinde çok daha üst düzey uzmanlık gerektirir araştırmacı gazetecilik. Gerçeğin bütün boyutlarıyla ortaya çıkartılması için konunun önemine, karmaşıklığına göre “Haber editörü” diye tanımlanan yetkin bir muhabir görevlendirileceği gibi bazı ödüllü filmlerdekine (*) benzer biçimde uzmanlardan oluşan ekip de oluşturulabilir.
Öncelikle sektörel, kurumsal bir sorumluluk gerektiren bu konu her şeyden önce bireysel (tek başına gazeteci için) sorumluluk işidir. Yüreği halkı için atan gazeteci, tek başına da böyle bir sorumluluğu üstlenebilir. Bunun için bir kurumda çalışması, bağlantısının olması da gerekmez. Bağımsız, bağlantısız herhangi bir gazeteci köklü konularda bu tür çalışmalar yapıp şu ya da bu biçimde bir yayınlama olanağı bulur; yeter ki istesin, yaptığı işe inansın!(**)
Tarihte ilk kez yazılı basında uygulamalarına tanık olunan araştırmacı gazetecilik, daha sonra radyolar, TV’ler tarafından da etkin biçimde kullanıldı.
Süreç, yaklaşım üzerine…
Araştırmacı gazetecilikte süre, hızın tutsağı bir muhabirin çalışmasına göre daha esnektir. TV’lerde, internet gazeteciliğinde olduğu gibi, en azından bir güne, birkaç saate, gitgide dakikalara –abarttığımız sanılmasın-, saniyelere tutsak bir hız anlayışıyla çalışmak gerekmez. Bir, birkaç gün; bir, birkaç hafta, konunun önemine göre birkaç aylık süre de söz konusu olabilir. Böyle uzun bir sürecin söz konusu olduğu önemli, ayrıca oylumlu bir çalışma için doğal olarak belirli yöntemlere, yöntembilimsel yapılanmaya gereksinilir. Başta toplumbilim, birçok bilimsel deneyimin olanaklarından yararlanmayı zorunlu kılar araştırmacı gazetecilik.
Bilgi veren kaynakları iyi korumalı
Belgelerin, bulguların değerlendirilmesi, en sonunda bir senteze vararak kaleme alınması diye özetlenebilecek uzun erimli çalışma süreci, kendi içinde bölümlerden oluşur; klasik roman yazımının “giriş, gelişme, sonuç” yapısına benzer bu.
Bir araştırmacı gazetecilik çalışmasına başlanırken öncelikle olay ya da olguyla ilgili olarak neden bu yayına gereksinildiği konusu saptanır. Bu yapılmadan tasarlanan yayın boyutunun kestirilemeyeceği bilinmelidir!
Tümdengelimle yapılacak bu saptamayla bazen elde çözmekle yükümlü olunan bilmeceye ait legonun tek parçası olabilir. Örneğin o parça ola ki bir toynaktır. Tümdengelim yaklaşımlı bakış açısına sahip araştırmacı gazeteci o toynağa bakar bakmaz fotoğrafın bütününü görerek bu bir zürafa diyemese de zürafayı sezebilmelidir. Bu, bilmecenin özünü belirlemektir, işin en önemli kısmıdır. Böylece elde edilen varsayımla (hipotez) olay ya da olguya yol açan nedenler arasında ilişki kurarak onu sonuçta tek bir anafikre bağlayabilmenin yolunu açmak gelir gündeme.
Bunun için de alan çalışması gerekir. Bu aşamada, önce sorunun odaklandığı yapılanmanın coğrafik, mekânsal incelemesi yapılmalıdır. Gazeteci, bu aşamada gazeteci kimliğini ortaya çıkarmadan, sıradan bir yurttaş gibi gezmeli, gezerken de o yöre sakinlerinden kişilerle yapacağı söyleşilerde üçüncü, dördüncü sıradaki sorularla söz konusu kurumla yöneticileri hakkında bilgi edinmeye çalışmalıdır. Bu aşama aynı zamanda çalışmayı derinleştirip derinleştirmeme konusunda son kararı verme aşamasıdır. Sonunda, yayın yapılması gerektiğine karar verilmesini sağlayan konunun, ortaya çıkan anafikrin türlü yönlerinin hangi açılardan, hangi yöntemlerle incelenmesi gerektiğine karar verilir. Belge araştırması, fotoğraf çekimi, tanıkların dinlenilmesi, röportajlar vb. Belgeler (resmi belgeler, meslek odalarındaki kayıtlar, mahkeme kararları, polis kayıtları, ifade tutanakları) çok, ama çok önemlidir.
Sonraki süreçler, araştırmayı derinleştirme, belgelerin, bulguların değerlendirilmesi, en sonunda da yazılması diye sıralanabilir.
Yazma boyutu çok önemlidir! Bunun için gazetecinin bir edebiyatçı denli olmasa da, dilini çok iyi kullanabilmesi, doğrudan anlatı dili de olsa akıcı, her okuyanın aynı şeyi anladığı şeyleri anlatan bir dile, özgün bir biçeme (üsluba) sahip olması gerekir.
Araştırmacı gazetecilik zor iştir. Bütün bu yorucu işler öyle kolayca kotarılmaz ç ünkü. Her zaman namlunun ucu görülmese de tehlikelerle (risklerle) dolu, zorlu bir çalışmayı gerektirir. Araştırmacı gazeteci, yalnızca medya sahibinin, içinde bulunduğu sistemin ekonomik baskısı altında değildir, aynı zamanda devletin ya da iktidarın ortaya koyduğu yaptırımlarla da karşı karşıyadır. Zaman zaman, bazı yasadışı baskılarla, tehlikelerle de karşılaşabilir.
………………………………………
(*) Bkz.Spotlight-2015, Cuma Kızı-1940, Yurttaş Kane-1941, Büyük Karnaval-1951, Deadline-1952, Parallax Esrarı-1974, Başkanın Tüm Adamları-1976, Şebeke-1976, YanlışKarar-1981, Ölüm Tarlaları-1984, Haberler-1987, Şike-1994, Köstebek-1999, Paramparça-2003, Anchorman-2004, İyi Geceler, İyi Şanslar-2005, Frost-2008, Gonzo-2008, Citizenfour-2014, Gece Vurgunu-2014
(**) Bkz. Çetin Yiğenoğlu kitapları; Küçük Amerika-1 BAŞKAN, Küçük Amerika-2 KUMPAS, Küçük Amerika-3 İNCİRLİK ROMANI
EKONOMİ GAZETECİLİĞİ
(Para balonunu patlatmadan)
Bir fıkra var; adamın biri havaya baktıktan sonra arkadaşına dönerek öylesine mırıldanmış:
“Yağmur yağacak galiba”.
Arkadaşı fena halde bozulmuş buna,
“Sen bana kurbağa mı demek istiyorsun yani.”
“Bunu da nereden çıkardın?” çok şaşkın.
“ Bana bakarak yağmur yağacağını söyledin ya. Yağmur yağacak, her yerde sular birikerek göl olacak, ben de o gölün kurbağası olacağım ha?”
Özellikle finans ekonomi alanındaki gelişmeler bu fıkradakine çok benziyor. En küçük veriden öyle inanılmaz sonuçlar çıkarılıyor ki…
Günümüz iletişim koşullarında ABD Başkanı hapşursa dünya nezle oluyor. Erikler çiçek açsa Dolar düşüyor, ürün çok olacak diye. Wallstreet’e dolu yağsa bu kez erik üretimi düşecek diye yükseliyor Dolar. Hemen ardından borsalarda pay seneti fiyatları fırlıyor.
Ekonomide, yapay olgulara endeksli, böylesine kırılgan bir yapı oluştu/ruldu yeryüzünde. Dünyada ne zaman patlayacağı belli olmayan, sürekli şişen –para balonu-ndan, çok büyük bir ekonomik krizden söz ediliyor ama kimse ne olduğunu bilmiyor; bilenler de anlatmıyor herhalde. –Kuşkusuz iktisatçı değiliz– ama bize sorun para gibi görünmüyor. Tek kutuplu dünyada YDD (Yeni Dünya Düzeni) ya da globalist neoliberal süreçle birlikte reel ekonomiyle spekülatif ekonomi arasındaki makasın gittikçe açılması her şeyi anlatıyor. Resmi olmayan verilere göre, dünyadaki reel ticaret hacmi yıllık 300 trilyon Dolarken spekülatif ekonomiyle birlikte rakamın bir katrilyon Doları aştığı bildiriliyor.
Gerçekte, ekonomi dünyası büyük bir tiyatro. Yönetmeni Wall Street, yönetmen yardımcıları FED (Amerika Merkez Bankası), World Bank (Dünya Bankası), IMF (Uluslararası Para Fonu). Oyuncuları, başrolde New York, yardımcı oyuncular Londra, Paris, Berlin, Moskova, Hong Kong, Tokyo, İstanbul borsalarından. Tiyatronun locasında büyük sermaye sahipleri, bütünüyle insanlık ise duhuliyede. (*)
Bu açıkça sahnelenen müzikal güldürüye karşın, ekonomi, insanlık için temel altyapıdır. Dünyada hayat, sosyal yaşamından, siyasetine, spora, sanata, bilimsel, kültürel gelişmelere değin ekonomi temelinde yürür.
Wall Street’te erikleri vuran dolu öyküsü bir yana, narenciye ülkesi olan İspanya’da iklimsel nedenlerle rekoltenin çok düşük olacağıyla ilgili bir haber, Türkiye’yi yakından ilgilendirir. Çünkü, başta Rusya, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine narenciye dışsatımının gelişeceğine ilişkin bir öngörü getirir gündeme bu haber; dolayısıyla Türk üreticisinin elini güçlendirir. Geliri artan narenciye üreticisi başka alanlara yatırım yapar; bu da ülke ekonomisinin güçlenmesini olumlu yönde etkiler. İspanya haberinin tersi ise Türkiye’deki narenciye üreticisinin elini zayıflatır. Bu da, narenciye üreticisinin ürününü satamaması demektir. Başta işsizliği, iflasları, dolayısıyla –boyutu tartışılır da olsa– ekonomik kriz getirir.
Söz konusu kriz, hammaddesi narenciye ürünü olan birçok sanayi, ticaret dalını, örneğin çeşitli meyve suyu üreticilerini, kozmetik sanayisini (narenciye meyvesi kabuğundan üretilen esans, yağ dolayısıyla) etkiler; örneğin, şirketlerin borsadaki pay senetlerinin değerini düşürebilir, vb.
Sorumluluğu çok büyük
Konuyu bir başka öyküyle açmayı sürdürelim:
İnternetin Türkiye’de kullanılmadığı yıllardı. Özel TV’lerin yeni yayına başladığı günlerde hemen her köşe başında bir borsa bayisi açılmıştı. O günlerde ekonomi alanında yine de en etkili yayın organları gazetelerdi; saygın gazeteler…
O dönemin çok saygın bir gazetesinde yönetici olarak çalışıyordum, hiç unutmam; bir muhabir arkadaş, benim izinde olduğum pazar günü, yurtdışından da dikkatle izlenen bölgedeki bir şirketin piyasaya yeni tertip pay senetleri süreceğine ilişkin haber yazmıştı. Haber ertesi gün gazetenin ekonomi sayfasında oldukça büyük verilmişti. Sabah gazeteyi okur okumaz, bunun spekülatif bir haber olduğunu anladım ama iş işten geçmiş, haber yayımlanmıştı. Gazetemiz güvenilir, haberine inanılır bir yayın organı olduğu için borsanın açılışıyla birlikte ilk seanslarında söz konusu şirketin pay (hisse) senedi fiyatları çok yükseldi (tavan yaptı). Dönemin maliye bakanı, haberin doğru olmadığı konusunda açıklama yapana değin, atı alan Üsküdar’ı geçmiş, spekülatörler o haber sayesinde amaçlarına ulaşmıştı.
Ertesi gün, gelişmenin doğrusunu anlatan yeni haberler, yorumlar yazdık ama ilk haberin olumsuz etkisini bir türlü silemedik.
Olaydan bir yıl kadar sonra haberin yazıldığı dönemde Adana’da görev yapan, daha sonra başka kente atanan bir bankanın bölge müdürüyle karşılaştım. Müdür, olayı anımsatarak o türden bir haberin bizimki gibi saygın, güvenilir gazeteye yakışmadığını, yaratılan spekülatif ortamın kimlere ne tür zarar verdiğini, kimlerin nasıl haksız kazanç elde ettiğini kimsenin tahmin bile edemeyeceğini söyledi.
Söyleyecek sözüm yoktu; utandım.
Bu olaydaki haberi yazan gazeteci arkadaşın büyük olasılıkla bu işten çıkarı yoktu. Eğitim düzeyine bakınca, geriye tek olasılık kalıyordu: iktisat bilgisinden yoksun olması nedeniyle bazı üçkağıtçılar tarafından manüpüle edilmişti.
Gazetecilik ciddi bir iştir arkadaşlar!
Bir haber yazarsınız, hayat, hayatlar kurtarırsınız; bir haber yazarsınız, ocak, ocaklar söndürürsünüz! Yazdığınız haberin olumsuz etkisiyle insanlar intihar bile edebilir!
Ekonomi haberi de çok ciddi bir iştir! Uzmanlık için çok donanım ister. Bir iletişim fakültesi mezunu gazeteci, en az iktisat fakültesi mezunu denli ekonomiden anlamak, konuyla ilgili terimleri bilmek zorundadır. Yoksa zor durumda kalır, yukarıdaki örnekte olduğu gibi gazetesini de zor durumda bırakabilir, hiç tanımadığı nice masum insana zarar verebilir.
Bu nedenle ekonomi alanında çalışacak bir gazeteci, ortalamanın üstünde iktisat bilgisine sahip olmalıdır. Bildiğiniz gibi, “Bir insan topluluğunun ya da bir ülkenin, yaşayabilmek için üretme, bölüşme biçimlerinin, bu eylemlerden doğan ilişkilerinin tümü” diye tanımlanıyor ekonomi (iktisat) bilimi. Temelde “makro”, “mikro” diye iki yaklaşımda değerlendirilirken, ulusal, uluslararası, kamu, sanayi, tarım, turizm, finans ekonomisi gibi uzmanlık alanlarına ayrılıyor.
Sanayi, ticaret alanındaki olağanüstü gelişmeler gazeteciliği derinden etkiledi. Gelişmelere duyarsız kalamayan basın-yayın organları, ekonomideki uzmanlık alanları doğrultusunda yapılanarak örgütlenme gereksinimi duydu. Her basın yayın kuruluşu (gazete, TV vb) bünyesinde bir ekonomi servisi kurdu. Gelişmeler, “ekonomi servisi”nde finans ya da tarım alanında çalışan ekonomi muhabirini genel ekonomi (iktisat) bilimi konusunda temel bilgileri aşacak kerte bilgi birikimine sahip olmaya zorladı.
Ekonomi muhabiri için söz konusu zihinsel donanım yetmez. Kuşkusuz, öncelikle genel gazetecilik bilgilerini yaşam pratiği içinde bilemek zorundadır. Gazeteciliğin her alanında geçerli olan haber yazım yöntemleri ekonomi haberleri için de geçerlidir. Haberi doğrulatma, belgeleme her şeyden önce gelir. Etik, ahlak kuralları bu alanda çok daha önemlidir; çok daha büyük dikkat ister. Konu para olunca insanların büyük bölümü bu konuda etik, ahlak dışı davranışa yatkın oluyor ne yazık ki. Gazeteci bu konuda çok duyarlı davranmalıdır. Öncelikle haberi, yani bilgilerini kendisi ya da çevresi için çıkar unsuru olarak kullanmamalıdır. Şu ya da bu nedenle şirketler ya da kişilerin çıkarı için kendini kullandırmamalıdır.
Yukarıdaki örnekte anlattığım manüpüle edilen gazeteci, uzun yıllar çalıştığı tarım ekonomisi alanında kendini geliştirmişti. Dolayısıyla tarım alanında hata yapmıyordu ama ekonomi bilgisi genel anlamda yetersiz olduğu için “yeni pay senetleri yayınlanacağı” konusunda kolayca aldatılmıştı.
Haber-veri bağı
Ekonomi gazeteciliğinde de her şey bir haberle başlar. Röportajlar, araştırma-inceleme yazıları, yorumlar (makale-fıkra), dizi yazılar sonra gelir. Bunun yanı sıra, ekonomi haberlerinin en önemli kaynağı (büyük oranda) “veri”lerdir. Dışalım, dışsatım, enflasyon, şirketlerin pay senedi bilgileri, altın, döviz kurları, petrol fiyatları, borsa haberleri başta, çok sayıda veri sürekli akar gazetelerin ekonomi servislerine, ekonomi muhabirlerinin önüne. Gıda, dayanıksız, dayanıklı tüketim malları, beyaz eşya, mobilya, otomobil vb eşya fiyatları, bunlarla ilgili gelişmeler bir gazetecinin sürekli takip etmesi gereken verilerdir. Bu veriler işinin uzmanı gazeteci tarafından kendi çalışma sitiline uygun biçimde arşivlenmelidir de.
Söz konusu veriler ulusal kanalların yanı sıra yerel, uluslararası kaynaklardan da izlenmelidir. Verileri izlenecek kurumlar arasında SPK (Sermaye Piyasası Kurulu), Borsa İstanbul, Merkez Bankası, Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Gelirler İdaresi, Muhasebat Genel Müdürlüğü başta, bütün bakanlıkların, sendikaların siteleri, TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) TÜFE (Tüketici Fiyatları Endeksi) sayılabilir. Uluslararası kaynakların başında ise uluslararası haber ajansı Reuters gelir. Reuters, genelde bütün haberlerle ilgili ajans işlevinin yanı sıra ekonomi haberleri için de vazgeçilmez veri kaynağıdır. Reuters’ten başka, yalnızca ekonomi alanında yayın yapan kanallar (Bloomberg başta), FED, World Bank, İMF başta, dünya çapında çalışan büyük borsaların verileri (bültenler, yayınlar) de izlenmelidir. Yerel haber kaynaklarına gelince; bir ekonomi muhabiri başta ticaret odası, sanayi odası, esnaf odaları, menkul kıymetler borsası, bütün borsaların (pamuk, tahıl, hayvancılık vb) başkanını, başkan yardımcılarını, meclis üyelerini, meslek komisyonları başkanlarını (özel yaşamlarına, alışkanlıklarına, hobilerine değin) tanımalıdır.
Bütün bu yerel, ulusal, uluslararası verilere teknolojik açıdan internet-bilgisayar üzerine kurulu iletişim sistemiyle kolayca erişilebilmektedir. Günümüzdeki hızlı haberleşme olanakları sayesinde gelişmeler anlık olarak 24 saat süreyle izlenebiliyor. Bir gazeteci, bilgisayarını açtığında ekranın uygun yerlerine açacağı pencerelerden Reuters bültenlerini, Merkez Bankası (bankalararası piyasayla ilgili haberler) duyurularını, petrol fiyatları, dünya paralarının (Dolar, Euro, Paund, Yen) paritelerini, bu konudaki anlık değişimleri, dünya borsalarından haberleri görebilir. Bu kaynaklardan öyle çok veri gelir ki, işin uzmanı olmayanların anlamasını bırakın, izlemesi de olanaksızdır.
Ayrıca, günümüzdeki olağanüstü iletişim olanağıyla verilere kolayca ulaşılmasının kirli haber tuzakları açısından çok büyük handikapları olduğu hiçbir zaman unutulmamalı! Hızlı haber ne denli önemli olursa olsun, doğru haber daha önemlidir, vazgeçilmezdir.
Gazetecinin tek haber kaynağı bilgisayarının masaüstünde gördüğü “veriler” değildir, kuşkusuz. Kaldı ki, yalnızca “veri” haberler çok önemli değildir. Veri, gazetecilikte haber için yalnızca bir ipucudur. Veri, sonuçta bir haber dayanağıdır (belgesi). Veriden sonra gazetecinin bilgi birikimi, yaratıcı zekâsı, yorum yetisi girer devreye. “Özel haber” her türlü veriye dayalı yazılan haberden önce gelir. Gazeteciliğin her dalında olduğundan daha çok “özel” haber, röportaj, ekonomi gazeteciliğinde daha önemlidir.
İşsizlik, yoksulluk, enflasyon, vergi düzenlemeleri, bütçe, faiz oranları (kamu), kriz, dış ticaret, ülkelerarası anlaşmalar, borçlanmalar, büyüme gibi konular, yayınlanan raporlar, (Bankaların, derneklerin, araştırma şirketlerinin raporları) bilimsel ya da şirket tanıtım toplantıları, kurumlar bazında haberler, kurum yöneticileriyle söyleşiler her zaman yazılmayı bekler.
Yalnız, özellikle kurum/şirket bazında haber-söyleşilerin bir tehlikesi var, gazeteci bu konuda dikkatli olmalıdır! Tehlike, gazetecinin görüşme yaptığı kurum/şirket yöneticinin etkisi altında kalmasıdır. Böylece, yazdıklarıyla farkında olmadan “reklam” yapar duruma düşebilir. Reklamı bilerek “haber” diye yayımlamak zaten bir “meslek suçu”dur. Bu noktada şu hiçbir zaman unutulmamalıdır; gazetecilikte “reklam” reklamdır, “haber” de haberdir. Zaman zaman tanık olduğumuz “reklam haber” diye bir çalışma –haberin kutsallığı açısından– yapılmaması gereken bir şeydir. Meslek etiğine uygun yayın yapan gazeteler bu tür yayınların yanına (ya da ekrana) “Bu bir reklamdır” uyarı notunu koyar/koymalıdır.
Gündemde olan ya da gazetecinin önemsediği konularda iş dünyası temsilcileriyle, bazı kurum yöneticileriyle görüşülerek de haber, röportaj yapılabilir. Bu tür çalışmalarda sapmaya yol açabilecek iki durum oluşabiliyor. Bunlardan biri görüşülen kişinin doğru olmayan şeyler söylemesi, öbürü ise gazetecinin söyleşi sırasında görüştüğü kişinin etkisinde kalmasıdır. Gazeteci –kendisiyle ilgili– öyle bir farkındalık geliştirmelidir ki, söz konusu etkilenmeyi o an sezebilmelidir. Gazeteciliğin her dalında olduğu gibi ekonomi gazeteciliğinde de karşısında kim olursa olsun, gazetecinin orada halkın temsilcisi konumunda olduğunu unutmamasıdır. Gazeteci herhangi bir etkilenmenin farkına vardığı an, soru sorma özgürlüğüne yaslanmalıdır. Çünkü, gazeteci sorar, sorar, sorar. Bir de, her zaman muhataplarına (yerel basında görüldüğü gibi, abi abla diye hitap etmemeli), işadamlarına, kurum yöneticilerine “siz” diye hitap etmelidir!
Ekonomi-politika-etik
Yukarıda da belirtildiği gibi ekonomi toplumsal yaşamda temel altyapıdır. Başta siyasal, kültürel, sanatsal bütün –üst– toplumsal yapılanmalar, ilişkiler bu yapının üzerinde biçimlenir. Bir ülkenin yönetsel yapısı, ekonomik yapıya uygun kurgulanır. Ekonomik altyapıyı da ülkenin egemenleri biçimlendirir. Ülkeyi yönetenler de (Kral, başkan, cumhurbaşkanı, başbakan, siyasi partiler) ekonomik altyapıyı biçimlendiren egemenleri temsil eder.
Çalışmamızın ileriki bölümünde “siyaset” kavramını yeğlememize karşın, burada “politika”yı kullanmak istiyoruz. Bunun gerekçesi “politika” sözcüğünün yalnızca anlam genişliğiyle ilgilidir.“Siyasa”(siyaset) sözcüğünün kökeni Arapça, -bir fark dışında- anlamdaş “politika”nınki ise Latince’dir; (Fr. “politique”; İng. “politics”).
Buradaki kullanımıyla politika, yaygın algıya uygun olarak “ekonomi alanında tutulan yol, uygulanan ilke, yöntem” anlamına karşın, burada “politikaya alet etme” anlamında değerlendirildi.
Kısaca betimlemeye çalıştığımız ekonomi, aynı zamanda bir paylaşım biçimidir. Paylaşım da kurgulanmış yönetsel yapıya göre yapılır; doğal olarak her kurgu kendi siyasasını/politikasını dayatır. İşte bu siyasayı, “tutulan yolu” egemenlerin istediği biçimde uygulayabilmek için “ekonomiyi/ekonomik yapılanmayı politikaya alet eder”.
Çalışmaları sırasında bunlara dikkat etmek, gazetecinin (halkın gazetecisinin) birincil görevidir!
………………………………………………………………………..
(*) Halk ağzı, tiyatroda, sinemada bileti en ucuz koltuk, anlamında.
SPOR GAZETECİLİĞİ
(Tek ayaklı ördekle kör horozun yarışını izlemek)
Gazeteciliğin belki de en rahat, en renkli dallarından biri spor gazeteciliğidir. Günümüz koşullarında çok daha zevkli bir noktaya geldi.
Spor da artık spor liseleri, spor akademileriyle kendi başına kişisel gelişim, eğitim, öğretim alanı olmayı aşarak bilim dalı olmaya evrildi. Spor, bu yapısıyla –birçok kurumla, sektörle iletişim içerisinde– dev ulusal yapı oluşturmakla kalmadı, evrensel boyuta ulaştı.
Bu da, sporcu açısından, kendisiyle birlikte rakibini aşarak kazanmaya dönük teknik beceri, izleyen açısından estetik boyutu olan süreç anlayışının ötesinde, başka amaçlara yönelimi getirdi gündeme. Başta futbol, basketbol, voleybol gibi –izleyici açısından– kitlesel boyutu olan sporlarda “star sistemi” yöntemiyle kazandırılan “piyasacılık” her şeyi yönlendirmeye başladı. Buna karşın, –parasal getirisi olmadığı için olmalı– amatör sporlara profesyonel sporlar denli ilgi gösterilmedi, üvey evlat yerine konuldu.
Dünyada gelinen noktada köylülük bitti, bitirildi. Böylece, toplumsal yaşam kentlerde nabız vurmaya başladı. Stadyumların, spor salonlarının büyük kentlerde yapılması, basın-yayın organlarının (gazetesiyle, ajansıyla, radyosuyla, televizyonlarıyla) gerek kadro, gerekse teknolojik olanak açısından buralarda örgütlü olması, “profesyonel” sporun kitleselleşmesine yol açtı.
Başta futbol, sporun kitlesel, görsel, göstergesel niteliklerinden yararlanılarak piyasacılığa kışkırtıldı. Spor gazeteciliği de buna koşut geliştirildi, biçimlendirildi. “Profesyonel spor”un ekonomik boyutuyla hayatı birçok açıdan kucaklar duruma gelmesi, spor gazeteciliğinin bir(den çok) uzmanlık dalı olarak gelişimini zorunlu kıldı. Bu gelişme, spor gazeteciliğini, (muhabirliğini, foto muhabirliğini, yazarlığını) çok özellikli meslek konumuna getirdi. Bunda, basın-yayın organlarında en çok ilgiyi spor haberlerinin görmesi etkili oldu, kuşkusuz. Böylece, gazeteler her gün birkaç sayfasını, televizyonlar en önemli saatlerini spor yayınlarına ayırmak zorunda kaldı. Birçok okurun gazeteyi spor haberlerinden başlayarak okuması, dolayısıyla spor sayfalarına gazetenin birinci sayfasından (televizyonlardaki programlara) çok önem vermesi, basın yayın kuruluşlarını buna zorlayan etmenlerin başında gelir.
Otonom yapı
Bu gelişmeler (iş yükü, işin kendine özgü yapısı) basın-yayın kuruluşlarındaki spor servislerine tam anlamıyla otonom bir yapı kazandırdı. Spor servisleri neredeyse tam otonomiye sahip havada çalışmaya başladı. Ne yazı işleri müdürü, ne genel yayın müdürü, ne de yayın kurulu –gerekmedikçe– spor müdürünün işine karışmama tutumunu yeğledi. (Abartılı bir yorum yaparsak) Gelinen noktada, spor müdürü, birinci sayfayı ilgilendirecek bir haber olursa lütfedip sorumluluk alanıyla ilgili editörü, yayın yetkilisini, ilgili müdürü arayıp bilgilendirir oldu. Yazı işleri toplantısına da canı isterse katılır duruma geldi, diyelim.
Gazeteciliğin birçok dalında olduğu gibi (polis muhabirinin polisleri, diplomasi muhabirinin diplomatları taklit etmesi, tavırlarının, davranışlarının onlara benzemesi-onları rol model alması-) spor muhabirleri de sporculara öykünür; “cool” görünmeye çok dikkat eder. Sorsanız, hemen tümü eski bir sporcu olduğunu söyler size. (En azından halı saha futbolcusudur).
Gazetecileri böyle “cool” görünmeye bir bakıma çalışma ortamları zorlar, denilse pek yanlış olmaz. Spor muhabirliğinin zamanla “spor yazarlığı” denilen uzmanlık düzeyine evrilmesi, bu süreçte “öncü” diye değerlendirilmesi gereken gazetecilerin giyimlerine özen göstermesinin rolü büyük olmalı. Bu gazeteciler, üst gelir grubundan kulüp yöneticileriyle sürekli görüşmek durumunda olduklarından, onların karşısına doğal olarak giyimlerine dikkat ederek çıkmaya özen göstermiş, gazetecilik adına güzel bir davranış biçimi geliştirmişlerdir. Bunda, spor yazarlarının meslek örgütü TSYD (Türkiye Spor Yazarları Derneği) sayesinde geliştirilen geleneklerin, etik kuralların rolü büyüktür.
Haberin izi
Bir spor muhabiri için haberin izi acaba nerede sürülür? Kramponların izi mi önemlidir, yoksa topun mu? Şaka bir yana, spor muhabirliği kaynak yönünden oldukça varsıldır. İlgili sporun bağlı olduğu federasyon yetkilileri, maçın sağlık ekibi (osteopatlar, masörler), sporcu yakınları, menajerler, malzemeciler, yardımcı elemanlar, eski sporcular, eski hakemler, spor liselerinden öğretmenler, spor akademilerinden bilim insanları, uzmanlar, kamu kurumları (vilayet, belediye) yöneticileri, demokratik kitle örgütleri, basın bültenleri, açıklamalar gazeteciler için kaynaktır. Bir kez, izlenilen bir spor karşılaşması olduğu için –herhangi bir-olayın pek çok görgü tanığı olur. Bütün izleyiciler görgü tanığı olduğu için birçok kişiyle söyleşi, röportaj yapılabilir.
İnternet-bilgisayar sayesinde iletişimin çok geliştiği günümüzde haber siteleri, elbette haber ajansları spor gazetecisine sonsuz olanaklar sunar. Kaldı ki, kendi de gündemi belirleyecek, haber sitelerinin, ajanslarının kaynak göstererek yazabileceği birçok özgün röportaj yapabilir, haber, araştırma-inceleme yazıları yazabilir. Asıl olan da budur. Maçların (deplasman da dahil) yanı sıra, antrenmanlar, futbolcuların sosyal yaşamları her zaman okurların ilgisini çeker.
Spor foto muhabirleri/fotoğrafçıları
Spor gazeteciliğinde foto muhabirliği çok ciddi uzmanlık isteyen bir daldır. Bugün, fotoğraf makineleri her ne denli gelişmiş olursa olsun, hâlâ “o an” deklanşöre basılarak çekilmiş fotoğrafın verdiği estetik hazzı hâlâ bir kamera kaydının vereceği düşünülmüyor. Orada “o an”da bir şey var, işte onu yakalıyor spor foto muhabiri. Herhangi bir insanın on kez de izlese göremeyeceğini gazetecilere özgü gözle “o an” görerek gösteriyor. Çekilmiş bir fotoğrafın üzerine çarşaf çarşaf yazı yazılması, televizyonlarda saatlerce konuşulması bundan kaynaklanıyor.
Buna karşın, sporda foto muhabirliği için ne tür donanım gerektiğini bilmeyenler, boynuna, omzuna asılı fotoğraf makinesine bakarak onları “hey foto” ya da “Şiişt şipşakçı” diye çağırabiliyor. En azından öyle sanan çok.
Gerçekten de spor foto muhabirliği, –‘an’ı dondurma açısından– savaş gazeteciliğindeki foto muhabirliği denli önemlidir. (Burada bir şaka yapacak olursak) Yalnız, ikisinin arasında tek fark var, biri postu kolay deldirir; öbürü kafasını kırdırmak için uğraşır.
Bir spor foto muhabiri bir sporcuyu istediği an rezil, istediği an vezir eder; bu unutulmamalı!
Spor-politika-etik
Ekonomi gazeteciliği bölümünde belirtildiği gibi, kitleleri oyalamak için sporun da ucuz politikalara alet edilmesi, amacından saptırılması konu edilince ister istemez Aziz Nesin’in futbol dünyasını yeren önemli yapıtı “Gol Kralı” geliyor gündeme.
Futbolun tanımını “Futbol takımı bir saate benzer. Saatin çarklarından biri kendi başına hoplayıp zıplamaya başlarsa, o saat delirmiş demektir.” (s288) diye yapan Nesin, romanı yazma gerekçesini “Yaşadığım çağ Türkiyesinde amacından saptırılmış spor denilen yozluğu anlatmak için” diye açıklar.
Karaborsada aşırı pahalı fiyatla bilet satılması, futbolseverlerin geceden battaniyeleriyle gelip sabaha değin bilet kuyruğunda beklemeleri gibi çarpıcı sahnelerin yer aldığı romanda “Söverek, bağırarak futbol maçı izlemenin psikolojik açıdan insanları rahatlatması” şöyle anlatılıyor:
“Bu maçların, insanlara boşalmaları, kızgınlıklarını kusmaları, söyleyemediklerini söylemeleri için yardımı, yararı, oluyordu. (s290);
“Gerçekte onlar boşalıp rahatlamayı gereksiniyorlardı. Ama kime, kimlere sövmeleri gerektiğini bilmediklerinden, bilseler de onlara sövmeleri olanaksız olduğundan, şu zavallılar umarsızlık içinde birbirlerine, hakeme, karşı takım oyuncularına sövüp bağırıp rahatlıyorlardı. Halkta birikmiş ve çıkış yolu bulamayan coşkuların, böylece tehlikesizce boşalmasıysa, yönetmenlerin, politikacıların işine geliyordu.” (s291)
Piyasacı yapılanmanın etkisiyle günümüzde spor, –özellikle futbol– kimi çağın özneliğine soyunmuş, sonradan görme türedi zenginlerin itibar arayışının da nesnesi durumuna getirildi. Bu kişilerin, tek amacı, kaynağı belirsiz kazançlarından ciddi harcamalar yaparak elde ettikleri mikro iktidar koltuğu sayesinde kentin, ülkenin yöneticileriyle (Vali, belediye başkanı, milletvekili, bakan, başbakan vb) protokolde yer alarak “şeref tribünü”nde yan yana oturabilmektir.
Nesin, başka bir açıdan yaklaştığı bu konuda şunları yazıyor:
“Bir futbol takımının başarısı, yani maçlarda zaferi, lig şampiyonu olması, yabancı takımlarla maçları kazanması için, ne futbolcu ne antrenör önemliydi; bunlardan çok daha önemli üç şey gerekiyordu: Kurnaz bir idareci, iktidardaki partinin çok ileri gelenlerinden birini kulübe başkan yapmak, bir de zenginleri kulübün delisi haline getirmek… Bu üçü bir araya geldi mi, futbolcunun da, antrenörün de en iyileri bulunur ve takım başarıdan başarıya koşardı.” (s 91)
Usta Yazar, Aziz Nesin eleştiri oklarını spor gazetecilerine (yazarlarını) de göndermekten sakınmıyor:
“Bu spor yazarlığı öyle bişey ki ağabeycim, bu işte tutunabilmek için ya spor yapamayacaksın, ya da yapsan bile beceremeyeceksin… Çünkü, bir insan bir işi yapmazsa, o işin lafını yapar… Öyle dii mi abicim? (s128);
“Amerika’nın tarihe geçmiş bütün yazarları, benim gibi her işe girip, ama hiçbir işte dikiş tutturamayarak yazar olmak zorunda kalmışlardır. Yazım çirkin ve imlam da bozuk olduğundan, ayrıca Türkçeyi de iyi bilmediğim için, beni tercihen spor yazarı yaptılar. (s129);
“Gazetecilerle arası çok iyidir, çünkü bütün dümenlerini gazetecilerle yürütür. Kulüpten bir muhalifinin canına okumak istediği zaman, bütün gazetelere o adamın mesela yüz bin lirayı nereye harcadığını sordurtur. Basında bir gürültüdür kopar. (s131);
“Ben böyle bir haber uydurdum mu, Duvar Ahmet de cezadan kurtulur.” (s138)
“Evet… Türk futbolunun profesörü… Çünkü, bu futbol denilen dalganın bütün dalaverelerini, hilelerini herkesten iyi o bilir…” (s138)
“Basın bir futbolcuyla ilgilenmeye başladı mı, isterse onu yıldız yapar, isterse bir yıldız oyuncuyu da madara ederdi.” (s230)
“Kıssadan hisse” şu:
Başta “ekonomi” dalı, gazeteciliğin her alanında olduğu gibi spor gazeteciliği de kolaylıkla istismara, manüpüle edilmeye açıktır. Özellikle politikaya alet edilir ya da kişisel çıkarlar için kimi güç odaklarının sporla ilgileniyor politikasıyla başka işler yapmaktadır.
Bu ya da buna benzer nedenlerle gazeteciliğin etik, ahlak kuralları çok önemlidir. Büyük bir taraftar grubu, takımla, oyuncularla, yöneticilerle ilgili gelişmeleri en ince ayrıntısına değin izler. Öngörülemeyecek olaylara yol açılabileceğini de düşünerek bir gazetecinin etik, ahlak ilkelerine, sorumluluklarına çok dikkat etmesi gerekir.
SİYASA (siyaset/politika) GAZETECİLİĞİ
(Zoonpolitikanı izlemek)
“Zoon politikan”, (insan politik bir hayvandır) diyor, ünlü antikçağ filozofu Aristoteles (Aristo).
Bu konuyu açımlamadan önce iki kavrama bakmak gerekiyor; 1 “siyasa (siyaset)”, 2 “politika”. Önceki çalışmalarımızda (ekonomi, spor gazeteciliği) yan anlamlarıyla değindiğimiz bu kavramlardan “politika”, çoğunlukla “siyasa”yla aynı anlama gelse de, kullanım amacına göre bazı durumlarda ayrışır:
Siyasa (Ar), 1 yurt devlet işlerini düzenlemek, yürütmek için tutulan ölçülü yol; 2 yurt, devlet işleriyle ilgili anlayış, görüş, tutulacak yol, yöntem.
Politika (Fr), 1 siyasa. 2 yol, yöntem. Ör. “hükümetin para politikası var mı?”. 3 mec. bir amaca ulaşmak için düşündüğünden başka türlü davranmak, karşısındakilerin duygularını okşamak ya da aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanmak gibi yollarla işini yürütmek, politika gütmek.
İnsanoğlu, “devlet”le tanışmasıyla birlikte bu kavramların çağrışımlarında, çizilmiş sınırlar içinde –bazen sınırları zorlayarak– gezinip durdu; hâlâ geziniyor.
Binlerce yıllık bu süreçte Aristo’nun sözü, belleklere adeta mihenk taşı gibi kazındı. Oysa Aristo’dan önce, Herodot, Platon, sonra birçok düşünür siyasa üzerine çalıştı, sentezlere vardı. Bu yöndeki çalışmalar hâlâ sürüyor.
Aristo’nun yanı sıra bir de İtalyan düşünür Machiavelli (Makyavel)’nin sözleri dillere pelesenk oldu:
“Siyasette amaca ulaşmak için her yol mübahtır”.
Siyasa bilimiyle siyasi etiğin kurucusu 16. yüzyılda yaşamış İtalyan düşünürü Nicolo Machiavelli (1469-1527), “İl Principe (1513)” adlı ünlü eserinde geliştirdiği düşünce sistematiğini anlatırken “olumsuz, ilkesiz siyasi hırsın insana neler yaptırabileceğini” göstermek istemişti. Onun bu betimlemesi, süreç içinde politikacının (siyasacı) tutumunu anlatan deyim olarak ünlendi, adına da “Makyavelizm” denildi.
İnsanlar, doğaları gereği her şeyi eleştirerek algılar. Yaradılışlarından gelen bu yapıları, onlara doğru/yanlış sentez yapma yetisi kazandırır. Böylece, egosentrik baskının da etkisiyle kendilerini ortak toplumsal çıkarın ötesine düşüren farklı çıkar sahibi yetkin kişi gibi görebilirler. Bu da, doğal olarak, sosyal, ekonomik olgular karşısında farklı düşünce sahibi eder onları. Bu yönelim, –politik örgütlenmeyle, bir siyasi parti üyesi olarak– devlet yönetimini ele geçirmeye yönlendirebilir. Çünkü, kısaca tanımlamak gerekirse “siyasa (siyaset-politika), ekonomik çabaları devlet eliyle gerçekleştirme çabası”dır sonuçta. Hayatlarını bu konuya “profesyonelce” adayanlara politikacı (siyasetçi) denilir.
Daha önce de değinildiği gibi altyapı ekonomidir. Siyasa ise ekonomiye göre biçimlenmiş çok önemli bir üst yapı kurumudur. Altyapının gelişmesinde, değişmesinde büyük çapta etkendir.
Siyasa, genel olarak, siyasal koşullarda biçimlenmiş toplumsal ilişkilerle toplum bütünlüğünün işleyişi arasındaki bağlantıları inceler. Çözümü, devlet etkinliğini gerektiren her sorun siyasal nitelik taşır. Bu nedenle toplumsal değişikliklerin başlıca etkeni siyasadır.
Dolayısıyla insanların aralarındaki düşünce, çıkar, psikolojik eğilim farklılıklarından doğan çatışma, politikanın temelini oluşturur. Politikanın ana konusu yönetime gelip savunduğu düşünceleri uygulayarak ülkeyi, halkı esenliğe kavuşturmak olduğuna göre bütün politik savaşımlar bu çatışma ekseninde verilir. Bu savaşımın öbür adı “iktidar mücadelesi”dir. “Makyavelizm”i işte bu çatışma ortamında doğar, biçimlenir. (Bu çatışma gazetecinin çalışma alanıdır, aynı zamanda).
Politika (siyasa), insanların yaşayışlarını yakından ilgilendirir. Dolayısıyla sosyal bir varlık olan insan, politika dışı kalamaz. Politikayla ilgilenmediği, yapılanları, edilenleri, gelişmeleri anlayamadığı, yorumlayamadığı zaman, başkalarının oyuncağı olur.
Böylesine kapsamlı bir alanda çalışma sorumluluğu yüklenen siyaset gazeteciliğinin iki boyutu var; 1-İç politika; 2-Dış politika.
İç politika –gazetecilik çalışması açısından– a) ulusal; b) yerel diye iki aşamada değerlendirilir. Yukarıda da değinildiği gibi nasıl politikanın ana konusu ister yerel, ister bütünüyle ülke düzeyinde olsun devlet yönetimini –demokratik yollarla– ele geçirmekse bu konuda olan biten her şey de gazeteciliğin de temel ilgi alanını oluşturur. Daha demokratik bir yönetim için sistemdeki aksaklıkları, tıkanmaları, yolsuzlukları ortaya çıkarmak, bunda iktidarıyla, muhalefetiyle bütün siyasi partilerin sorumluluklarını halkın gözü önüne sermek, gazetecinin asal görevidir.
İç politika gazeteciliğinde ülkenin odaklandığı tüm siyasal olgular yasamadan (her yönüyle TBMM çalışmaları), yürütmeye (bakanlıkların, genel müdürlüklerin, katma bütçeli kuruluşların, yerel yönetimlerin çalışmaları), yargıdan seçimlere her şeyi izlemek, sorgulamak siyasa muhabirinin görevidir.
Siyaset gazeteciliğinde “ulusal” boyut, kendi pratiği içinde de farklı biçimde değerlendirilir. Örneğin İstanbul, basın-yayın kuruluşlarına ait şirketlerin, yönetim merkezlerinin bulunması dolayısıyla merkez olmanın getirdiği bakış açısıyla farklı konumdadır. Televizyonların, gazetelerin Ankara bürolarının konumu ise çok ayrıcalıklıdır. Yabancı devlet büyüklerinin, diplomatik misyon şeflerinin iç-dış politik gelişmelerin gündemini (devlet/hükümet yönetimi tarafından) belirleyen kentte (başkent) görev yapmaktan kaynaklanan bir ayrıcalıktır bu. Siyasal iktidarın gündemi belirleme tekelini kimseye kaptırmama –gerçekte antidemokratik yönleri de olan– tutumu etmendir bu gündem belirleme konusunda. Basın-yayın kuruluşlarının –gazetelerde sayfalar, televizyonlarda programlar– yayın politikasını belirlediği merkez İstanbul’un gözü kulağı işte bu nedenle önce Ankara’da, parlamentodadır. Bu sorumluluğun etkisiyle parlamento (TBMM), cumhurbaşkanı, başbakan, siyasi partilerden sorumlu muhabirler önceliklidir.
Parlamento muhabirliği bu yapı içinde farklı bir konumdadır. Meclis görüşmeleri her ne denli TRT tarafından Meclis TV kanalında yayımlansa da, halkın olan biteni anlaması neredeyse olanaksızdır. Türlü nedenlerle insanlar burada uzman (parlamento muhabiri) gözüyle yapılan yorumu gereksinir. İşte orada gazeteciler girer devreye. Parlamento haberlerinden de önce gündemin öncelikleri gelir, kuşkusuz. Gelişen olaylara, olgulara göre cumhurbaşkanlığı (başkanlık), başbakanlık, bakanlıklar, siyasi partilerden sorumlu muhabirler izledikleri haberlere göre öncelik kazanır.
Haber kaynakları
Siyasa gazeteciliğinde büyük haberlerin kaynakları –yukarıda değinildiği gibi– daha çok Ankara’da, yanı sıra İstanbul’da bulunur. Hemen her yayın kuruluşu, Ankara’da donanımlı bir büro açar. Açmak zorundadır da. İstanbul ise yukarıda değinildiği gibi basın-yayın kuruluşları merkezlerinin bulunması, dünya çapında bir metropol olması dolayısıyla –ikincil sırada olsa da- önemlidir.
Bu yapılanma bir yana, siyasa haberlerinin kaynakları iç politika, dış politika diye iki bölümde değerlendirilmelidir. İç politikada yerel yönetimlerden, bütünüyle ülke yönetimine halkın gönencini, geleceğini ilgilendiren her şey haber olgusu olarak düşünülmelidir. Öncelikle hükümetin, cumhurbaşkanının (“başkan”ın) başbakanın, bakanların, milletvekillerinin çalışmaları, genel kurmay başkanlığının, kuvvet komutanlıklarının, siyasi partilerin, yerel yönetimlerin yapıp ettikleri, yüksek yargının çalışmaları, ülkenin yönetsel yapısındaki değişim, seçimler –öncesi, sonrasıyla– gelir gündeme. Sendikalar, üniversiteler, odalar, birlikler, vakıflar, demokratik kitle örgütlerindeki gelişmeler önemli haber kaynaklarıdır. Başbakanın, bakanların, milletvekillerinin, sekreterleri, korumaları, şoförleri, basın danışmanları ise bu bağlamda gazeteciler için gözden ırak tutulmaması gereken haber kaynağı aktörleridir.
Dış politikada ise uluslararası alandaki gelişmeler denli, yabancı ülkelerdeki iç politik gelişmeler de haber konularının başında gelir. Ortadoğu savaşları (Irak-Suriye), terör, sığınmacı göçü vb olaylar, Avrupa Birliği ülkelerindeki gelişmeler, doğrudan etkilerinin yanı sıra, çok sayıda Türk yurttaşının o ülkelerde yaşaması dolayısıyla önemlidir. Söz konusu ülkelerle Türkiye arasındaki herhangi bir siyasi gelişme, doğal olarak her an ülke gündeminin başına oturacak nitelik kazanabilir. Dış politika haberleri bağlamında başta Dışişleri olmak üzere bakanlıklar, büyük elçilikler, uluslararası af örgütü, IMF, NATO, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar (şirketler de olabilir) bir gazetecinin, dış haberler servisi muhabirinin sürekli bağlantı kurması, verilerini izlemesi gereken haber kaynaklarıdır.
Siyasa gazeteciliğinde de temel haber yazma yöntemi 1K 5N’dir. Zamanın hızla aktığı günümüz koşullarında siyasa haberi yazımı, gazeteciyi anlatacağı olaylarla olgulara en çarpıcı başlığı vermeyi, özlü biçimde kaleme almayı zorunlu kılar.
Siyasa gazeteciliğinde haber öncesi, hazırlık süreci çok önemlidir. Bu aşamada bazı aygıtlar, nesneler gerekir. Bir siyasa muhabirinin çalışması sırasında, örneğin mitinglerdeki konuşmaları izlerken, demeç alırken kullandığı araçların başında öncelikle kalemle defter gelir. Yanı sıra, ses kayıt aygıtı gerekir. Ses kaydı yasalar karşısında belge ya da kanıt olarak gösterilememesine karşın, gazeteci için olmazsa olmaz niteliktedir. Bir gazeteci hızlı not alabilir. Stenoyla karışık hızlı not alma beceresini de geliştirmiş olabilir ama yine de teyp gereklidir. Teybi etkin kullanmak ise çok önemlidir. Gazeteci, bir söyleşide ya da mitingteki konuşmacının sesini kayda alırken gerektiğinde teybe göz atarak o an için ilginç bulduğu konunun hangi metrede olduğunu defterine not etmelidir. Haberi yazarken teypteki konuşmaları daha kısa sürede “deşifre etmek” için gereklidir bu. Kaldı ki, siyasa gazetecisi için ses alma aygıtı her zaman, her yerde gereklidir. Çünkü, bazı politikacılar zorda kaldıklarında söylediklerini yalanlama yoluna gidebilir. Böyle durumlarda teyp kaydı –kanıt olmamasına karşın– gazeteciyi kurtarır. Ayrıca eskilerin deyimiyle “akıl defter değildir” diye bir söz var, “söz uçar, yazı kalır” anlamında, teyp kayıtları her şeye karşın –bir belge– gibi değerlendirilir.
Siyasa gazeteciliğinde kirli haber konusu da çok önemlidir. Gazeteci, yalan haber yazmama konusunda çok dikkatli olmalıdır! Büyük çıkarların çatıştığı siyasa gazeteciliğinde muhabirler her an aldatılabilme riskiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle bir gazeteci kulis haberlerini çok iyi incelemelidir! Birden çok kaynağa doğrulatmadan, belgelemeden haber yazmamalıdır! Yazacağı haberin halkta kin, düşmanlık duyguları artırıcı nitelikte mi, halkın çıkarına ya da zararına mı olup olmadığına çok dikkat etmelidir!
Gazeteciliğin her dalında olduğu gibi siyasa alanında da “etik” çok önemlidir. Gazetecilik “güven” duygusu çizgisinde yapılanır. Bir yayın organının inanılırlığı çalışan gazeteciden başlar. Muhabirle başlayan güven duygusu, haberin yayınlanmasıyla inanılırlık düzeyine boyutlanır. Gazeteci, çok şey bilir, ama bildiği her şeyi yazmaz. Bir politikacının “off the record / kayıt dışı” olarak verdiği bilgiyi haberleştirmez. Her konuda haber kaynağını korur. Haber kaynağını açıklamama yetkisi kendisine yasalarla verilmiş bir haktır.
GAZETECİLİK SINIR TANIMAZ
(Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele gazetecilik)
Dünyada her şey, savaşlar, barışlar bir olayla, olguyla başlar…
Gazetecilikte ise her şey haberle başlar, gazeteciliğin nabzı her zaman haberde atar.
Bir haber dünyanın devinimini hızlandırır, bir haber insanlığı rahatlatır.
Her haberin bir yanı yereldir, yerel bir dayanağı vardır. “Yerellik” boyutunu kısaca açımlamak için dünya çapında kararlar alınan bir kuruluşun da yerel bir noktada olduğunu belirtmek yeterli olur sanırız. O kurumun aldığı kararlar ne denli küresel/global olursa olsun, bulunduğu uzam, mekân yerel bir noktadadır. Bu yanıyla bile orada alınan dünyayı ilgilendiren boyuttaki kararlara ilişkin haberlerde yerel iz bulunduğu söylenebilir. Karar alıcıların (kurum üyelerinin) kurumsal mekâna gelişleri, gidişleri, orada bulundukları sürede, o çevrede meydana gelen yağmur, kar, fırtına gibi doğal olaylar bile alınan karara yerel renk katar. Bazen, küçük bir kasabada meydana gelen olay ya da olgu ulusal boyutu aşarak uluslararası nitelik kazanır (1. Dünya Savaşına yol açan suikast örneğinde olduğu gibi). Sanırız, biraz bu gibi durumlara bakarak “gökkubbe altında hiçbir şey gizli kalmaz” denilmiş. Biz de “Gazetecilik sınır tanımaz” derken bir açıdan bunu kastediyoruz; haberin “yerelden ulusala, ulusaldan evrensele” boyutunu…
Bu durumda, bize göre gazeteciliğin ulusal, uluslararası boyutlarının 3 aşamada ele alınması gerekiyor:
1) Ulusal basın-yayın:
a) Yurt geneline yayın;
b) Yerel;
c) Ulusal ajanslar.
2) Uluslararası basın-yayın:
a) Ulusal boyut;
b) Uluslararası boyut;
3) Uluslararası ajanslar.
Yaklaşık 200 yılı aşkın süre önce ulus devletlerin yapılanmasıyla birlikte –devletin yönetsel yapısına koşut– basın yayın alanında da bir yapılanma gelişti; “ulusal basın”. Basın-yayın kuruluşları, (ilkin gazeteler, dergiler, radyolar, TV’ler) görünürde bu “ulusal” nitemini bastığı gazeteleri yurt düzeyinde dağıtarak, radyolarının, TV’lerinin izlenirliğini sağlayarak kazanmıştı. Ama bir de ulusal çıkarları savunma açısından “ulusal” niteminin siyasi duruşla elde edilmesi boyutu var ki, o her zaman tartışmalı oldu.
Ulusal çıkar “ulus”un/“millet”in çıkarı, birçok ülkede aldatmacaya dönüştü çoğu zaman. “Ulusal basın” anlayışı her ulusa kendi çıkarını (genellikle o ülkede devletin) korumayı zorunlu kılarken, ister istemez “ulusal” basın-yayın kuruluşlarını egemenlerin çıkarını kollar duruma getirdi. Süreç içinde, “ulusal egemenler”in yerini başka güçler, ÇUŞ (Çok Uluslu Şirketler)’lar aldı. Ulusal egemenler onların işbirlikçisi oldu. YDD (Yeni Dünya Düzeni)’yle ÇUŞ’ların sınır tanımaz yapısı, işte o “ulusal basın”ın büyük bölümünü dize getirdi. Ulusal egemenler akçalı saltanatı yitirmemek adına, gönüllü işbirliğine razı oldu onlarla
Bunda, medya şirketleri pay senetlerinin borsaya kote edilmesi, ulusal borsaların uluslararası borsalarla entegrasyonu dolayısıyla yabancı sermaye tarafından satın alınması gibi çok karmaşık ilişkiler etkili oldu. Bir işadamı olarak medya patronlarının değişik iş kollarında global işbirliği içine girmesi, yabancı yatırımcıların ulusal medya organlarını satın alması gibi karmaşık süreç sayesinde basın-yayın/medya kuruluşları asıl işlevlerinin tersine, halkı uyarıcı yayın yapmak yerine, halkı denetleme, yönetme, yönlendirme işinin aleti, aygıtı, maymuncuğu oldu.
Bu yanı, süreç içinde ülkeyi yöneten egemen güçlerin denetiminde “ulusal çıkarları” savunma gerekçesiyle haberde nesnel gerçekçiliğin ötesine düşecek noktaya götürdü, çoğu basın-yayın organını/medyayı. Öyle ki, “medya devleri” kendi içinde konsolide bir yapı oluşturarak merkezileşirken “yerel basın”ın yanı sıra, ayrıca çıkar çatışmasına girdiği yapılanmaları da dışlar duruma geldi. Ulusun çıkarları unutuldu, kişisel çıkarlar için kıran kırana savaşlara girildi. Bunun sonucunda gazetecilik etiği bir yana bırakılınca, okur gözündeki saygınlık yitirildi.
“Ulusal Basın”ı “ulusalcı” işlevinin ötesine düşüren megalomani, beraberinde “Yerel Basın”ı küçük görmeyi, dışlamayı getirdi.
Buna karşın, zamanla yerel basının da “yayın politikası” dolayısıyla “ulusalcı” niteme sahip olabileceği kavrandı ama bu ayrım, ancak teknolojik olanaklarla (internet gazeteciliğiyle) yakın zamanlarda –sınırlı biçimde– biçimsel olarak aşılabildi. Bugün herhangi bir yerel gazete internetten günlük yayın yaparak yurdun olduğu gibi dünyanın da her yerinde okurlarına ulaşabiliyor belki ama yayınlarıyla “ulusalcı”/“halktan yana” duruş sergilediği söylenemiyor. Kuşkusuz, dünyanın her yerinde okura ulaşabilmeleri bütün yerel basın-yayın organlarının nitelikli yayın yaptıkları konusunda onaylanmalarını gerektirmiyor. Çünkü, çoğunun halkın, ulusun çıkarını savunduğu söylenemiyor? Onlar da küresel bazdaki siyasal paradigmadan etkilenmiş durumdalar. Büyük bölümü, “ulusal” basında yapılan olumsuzlukları kendi çaplarına göre, küçük oranda yapıyor.
Gazeteciliğin uluslararası/evrensel yayın boyutuna gelince…
Yukarıda sözü edilen olumsuzlukların ötesinde, bazı güçlü basın-yayın kuruluşları, kendi halkından büyük kitlelerin yaşadığı başka ülkelerde (ör. Almanya) gazete basarak klasik anlamda da –teknik açıdan– uluslararası yayıncılık yapabiliyor. Ayrıca, artık internet gazeteciliğinden yerel basın-yayın kuruluşlarından daha etkili biçimde yararlanıyorlar. İnternet olanağı yerel basın için de söz konusu, kuşkusuz. Gazete sayfalarını internette yayımlayarak dileyen yerel yayın organı bu olanağa kavuşabiliyor. Ne ki, onlar için en büyük engel yine kendileri, yaptıkları yayıncılık, haberde nesnelliğin ötesine düşmeleri. Oturup yerel haberleri en yetkin biçimde irdeleyip, işleyerek yayımlamak yerine, dev basın-yayın kuruluşlarınca enine boyuna verilmiş konuları bir de kendileri aynı büyüklükte yayımlıyorlar. Oysa onlar büyük yayın organlarının ilgilenmediği yerel konuları derinlemesine irdeleyip yayımlasa daha büyük okur kitlesinin ilgisini çekebilirler.
Günümüzde süper iletişim kanallarıyla (uydular, fiberoptikli kablolar vb) dünyanın başka yerlerinde yabancı dilde basılan ÇUŞ’ların sahip olduğu gazeteler, dergiler de posta, kargo ulaşımının gelişimi sonucu dünyanın her hangi bir yerindeki büyük kentlerde satılabiliyor.
Bunlar gazeteciliğin geldiği uluslararası boyutla ilgili birkaç küçük örnek. Ancak, bunun yanı sıra etkinlikleri tartışılmaz gazetelerden, 24 saat yayın yapan radyolara, TV’lere, haber ajanslarına dünya çapında yayın yapan, muhabirlik düzeyinde örgütlenmiş basın-yayın kuruluşları (başta ajanslar, TV’ler) “uluslararasılık” parantezinin içini –teknik anlamda– bütünüyle dolduruyorlar.
Bu yayın kuruluşları, dünyanın her yerinde örgütlenmiş, birikimli, yetenekli muhabirleriyle herhangi bir olayı, olguyu anında izleyecek güce sahip olmalarıyla öne çıkıyor. Bu kuruluşlara mensup gazeteciler, muhabirler, kameramanlar, İngilizce “akreditasyon” denilen dünyanın her yerinde tanınan, kabul gören “elçi” kimliğinde bir statüye sahipler. Bir olayı, olguyu izlemek için dünyanın herhangi bir yerine gidip oradan ekran karşısında “canlı” yayınlar, röportajlar, yorumlar yapabilir, araştırma-inceleme yazıları yazabilirler.
Ne ki, iş bununla bitmiyor… Onların da eli bir noktadan sonra yerel basına, yerel gazetecilere mahkum.
Yerel gazetecilik, gazeteciliğin kılcal damarlarıdır
İletişim eğitimi verilen bazı kurumlarda basın-yayın/medya alanındaki olağanüstü teknolojik yapı imlenerek, “haber pahalı iştir” demeye getirilir:
“…. kitle iletişimi, haber kaynağına ulaşım, haberleştirme ve basılı ya da görsel
olarak bu haberi kitlelerle buluşturma süreci, büyük yatırımı, güçlü bir finansı, her anlamda
geniş olanakları, ciddi bir bilgi birikimini, sektörler arası alışverişi ….. gerektirmektedir;
“…. Tüm bunlar daha en başta güçlü bir kurumsal yapıyı gerekli kılar. Kurumsallaşmamış, bunu başaramamış ya da kurumsallaşma yönünde gerekli adımları ve yatırımları yapmamış kuruluşların, medya sektöründe başarılı olma şansları her geçen gün daha da imkânsız hale gelmektedir.”
Yani, “haber, gazetecilik pahalı iştir. Bunu ancak büyük sermaye sahibi işadamları yapabilir. Siz gençler, tek başınıza yapamazsınız. Siz ancak onların çalışanı olabilirsiniz” demek istiyorlar. Genç gazeteci adayları için “caydırıcı” olabilecek bu yaklaşımın nesnel gerçeklikle pek ilgisi olduğu söylenemez. Çünkü, bir gazeteci her koşulda gazetecilik yapar, gerçekleri insanlara anlatır. Gazetecinin yazamayacağı hiç bir şey yoktur. Bunun için kurumsal yapı gerekmez.
İşte, konunun püf noktası da burada zaten…
Askerlikle ilgili bir kavram var, “Dünyanın en tehlikeli silahı ölümü göze almış insandır” diye. Aynı yaklaşım, bize göre gazetecilik için de geçerli; “Doğru haberi ancak bu işe halkı için emeğinin yanına yüreğini, benliğini koymuş gazeteciler yazar”.
Söz konusu “caydırıcı” yaklaşım doğru, sahibi büyük sermaye, ÇUŞ olan basın-yayın kuruluşları, çok sayıda gazeteci çalıştırabilir, o dev mekanizmayı döndürerek dünya çapında yayın yapabilir ama yine de oradaki yerel basın-yayın kuruluşlarıyla, çalışanlarıyla, yani yerel gazetecilerle ilişkiye geçmek zorundadırlar. Çünkü, gerçeğin birçok boyutunu yalnızca onlar, yerel gazeteciler bilir. Haberlerin uluslararası boyut kazanması ilk elde onlar aracılığıyla olur.
Yerel gazetecilik, gazeteciliğin kılcal damarlarıdır.
Gazeteciliğin asal sorumluluğu ise doğru habere erişimdir. Öğrendiği haberi anlamak, değerlendirmek, yorumlamak, anlamlandırmak, en sonunda temsilcisi olduğu halka ulaştırmaktır. Gazeteci, bu sorumluluğun gereğini –daha önce birkaç kez değinildiği gibi– kamu çıkarını koruyup kollamak amacıyla “kamu felsefesi” bilinciyle yerine getirir.
Bunu da, günümüzde iletişim özgürlüğüne değin boyutlanan basın özgürlüğünün kendisine sağladığı ayrıcalıkla yapmaya çalışır. Bu ayrıcalık kendisine halk adına verilmiştir. Yalnızca halkın çıkarı için yapacağı işler için kullanması beklenir. Ne kendinin ne başkasının çıkarı söz konusu değildir. Ne yazık ki, (söz konusu ÇUŞ’lar, sektörde söz sahibi olduğu için) günümüzde “patron tetikçiliği” gibi birçok kötü örnek basın-yayın dünyasını kuşatmıştır. Buna karşın, dünya yine de sağduyulu gazeteciler sayesinde biçimlenir. Onlar, habere erişimde söz konusu ayrıcalıktan (basın özgürlüğü) bazen yararlanamadıkları gibi türlü engellerle de karşılaşır. Yaralanır, vurulur, yine de durdurulamazsa öldürülür. Benim anladığım anlamdaki gazeteci bunları bile bile gazetecilik yapandır; yoksa “haberci” denilen tipte bir şey olur.
Yukarıda da belirtildiği gibi, gazeteciliğin mesleksel boyutlanması “doğru haber”, haberler üzerine yapılandırılır. Bir haberin elde edilmesi, anlaşılması, uygun yöntemlerle yazılması, yorumlanması, basılı, sesli, görüntülü göstergelerle, röportaj, makale, fıkra türünden yazılarla desteklenmesi, yayımı, en sonunda arşivlenmesi (korunup saklanması) gibi türlü işler konuya girerken de belirtildiği gibi her zaman bir haberle başlar.
Böylece, gazetecilik, çeşitli dallarda (ekonomi, siyaset, kültür-sanat, spor, savaş muhabirliği) gerektirdiği uzmanlıklardan önce genel anlamda bir uzmanlık gerektirir; “habere erişim” uzmanlığı. Haberi koklama uzmanlığı. En önemli uzmanlık budur gazetecilikte. Haber kanallarını, doğru habere erişim yollarını bilmek tam bir uzmanlık işidir. Haber yazım yöntemleri bile herkesin diline pelesenk olmuş yanıyla 1 K, 5 N’den ibaret değildir. Nasıl ki habere erişimin yolları bu konunun uzmanı olmayanlar için bütünüyle kapalıysa doğru haberi en doğru biçimde yazabilmek de emek, eğitim, yetkinlik ister.
Bu yaklaşımın da etkisiyle gazetecilikte “habercilik” konusu “ajansçılık” denilen boyuta evrilmiştir. Ajansçılıkla haberin kitlelere “yerelden ulusala, ulusaldan evrensele” ulaşım çemberi tamamlanmıştır.
Ajansçılık
Olan-biteni öğrenme merakı, insanoğlunu iletişim-bilişim alanında önceki yüz yılın başlarında yaşayan bir insan için algılanması zor, tansık (mucize) denilebilecek buluşlar yapmaya yönlendirdi. Bu serüven, matbaadan, gazeteden başlarsak, fotoğrafla, sinemayla, radyoyla, TV’yle, bilgisayarla, internetle, günümüzdeki teknolojik olanaklarla boyutlandı. Böylece, gazetecilikte ajansçılık, ajans haberciliği başdöndürücü noktaya evrildi. “Zamanla yarışılan bir iş gösterin” denilse ben öncelikle ajans haberciliğini/gazeteciliğini gösteririm. En çarpıcı fotoğrafları, videoları, en doğru, en çok ayrıntısı olan haberi merkeze geçeceksin, onu da rakiplerinden önce göndereceksin.
Kuşkusuz, etik ya da ahlaki olmayan, deontolojiye ters yollarla değil! Bu konuya bir örnek:
Bir anı/öykü:
Fotoğrafların telefotoyla gazete, ajans merkezlerine geçildiği 1970’lerin sonu. Bir toplumsal olay sonrası kente gelen iki rakip ajansın ekibi çalışıyor. Ekiplerden biri erken gelmiş, fotoğraflarını çekmiş, alan çalışmasını yapmış, oteldeki odaya çekilerek bir yandan haber, notlar, izlenimler yazılıyor, bir yandan film yıkanıp karta basılmış telefotoya bağlanmış, tambur “dıı dıt” diye ses çıkararak döne döne merkeze aktarıyor fotoğrafı.
Öbür ekip, rakip ekipten geç gelmiş olayların meydana geldiği kente; bunun bilincinde tümü de. Erken gelen rakip ajansın elemanları onlardan geç geçerse fotoğrafları uluslararası ajanslara onlar satacak, dolayısıyla parsayı da onlar toplayacak. Geç gelen ekibin kurnaz şefi, rakiplerinin önüne geçmek için bel altından faullü bir vuruş yapar…
O yıllarda ne akıllı telefonlar vardı ne bilgisayarlar. Nasıl fotoğraflar filme çekilip karta basılıyorsa telefon görüşmeleri de PTT’nin kentlerarası servisleri aracılığıyla yapılıyordu. Dolayısıyla fotoğraflar da aynı kanaldan gönderiliyordu gazete, ajans merkezlerine.
Öykümüzdeki geç gelen ajans ekibinin kurnaz şefi, rakibin oda numarasını (ki öğrenip kendi merkezine bildirmiş) şehirlerarası santralden arkadaşlarına aratıyor. Bu işin püf noktası şu: Bir fotoğraf o zamanlar telefotoyla otuz dakikada önderilebiliyor. Yirmi beşinci dakikada santral görevlisi kızın “Efendim, İstanbul arıyor sizi” diyerek araya girmesi ise yapılan bütün işi bozuyor. Böyle iki kez aranması, erken gelen ajansın başarılı ama –önlem almadığı için-saf çalışanlarına elli dakika yitirtiyor. Böylece, piyasaya erken fotoğraf servis etme olanağı buluyor.
Ajansçılığın kısa geçmişi
Dünyada her gün binlerce haber, not, izlenim, yorum, röportaj, makale, fotoğraf, video yayımlayan ajansçılığın geçmişi 152 yıldır. Dünyada kurulan ilk haber ajansı ise Havas’tır. Charles Louis Havas tarafından 1835’te Fransa’da kuruldu. Bunu sırasıyla 1848’de ABD’de Associated Press Ajansı, 1849’da Almanya’da Bernhart Wolf tarafından Wolf Haber Ajansı, 1851’de İngiltere’de Reuteurs Ajansı, 1853’te İtalya’da Stefani Haber Ajansı izledi. Geçen yüzyılın başında ise 1907’de ABD’de United Press Association, 1909’da İnternational News Service kuruldu. Rusya’da TASS Haber Ajansının kuruluşu, savaşın son yıllarına (1917) rastlar.
Bu ajansların tümü –bazıları çok– 1. Dünya Savaşına değin ülkelerinin dünyanın başka yerlerindeki etki alanlarında siyasal açıdan ülkelerinin etken olması için çalıştı. Göstermelik gazeteciliğin yanı sıra “ulusalcılık” baskısıyla siyasi büro gibi, bir tür beşinci kol görevi yaptı.
Propagandanın etkin biçimde kullanılmasının “ulusal çıkarlara” yararı saptanınca dünya sahnesine yeni ajanslar çıktı. Bir Alman devlet kuruluşu olan Trans Ocean bu yöndeki bir gereksinim sonucu dünya basın tarihinde yerini aldı. Nachrichten Buro adlı Alman Haber Ajansı tam bir propaganda kuruluşu gibi çalıştı.
Ajans sayısı 2. Dünya Savaşına değin daha da arttı. Fransa’nın işgali üzerine kapatılan Havas’ın yerine İngiltere’de kurularak çalışmaya başlayan Agence France Press (AFP), daha sonra dünya çapında çalışmaya başladı. İtalya’da Agenzia Stamps Associate, Almanya’da Deusch Press Agentur, Japonya’da Kyodo, Jill haber ajansları kuruldu. Savaş sonrası SSCB’deki ajanslar TASS’a bağlanarak güçbirliği yaparken ABD’de de UPA ile İNS 1958’de birleşerek United Press İnternational’ı kurdular.
Türkiye’de ise Osmanlı döneminde uzun yıllar Havas, Reuters, Wolf ajanslarının ortaklaşa çalıştığı görülür. Daha sonra, savaş öncesi (1911) Osmanlı Telgraf Ajansı kuruldu. Bu ajans, bağımsız haber ajansı olmaktan çok, yabancı şirketlere servis yapar konumdaydı.
Türkiye’nin işi tam anlamıyla habercilik olan ilk ajansı Anadolu Ajansı’dır. İlk gazete Takvim-i Vekayi’de olduğu gibi ilk haber ajansı Anadolu Ajansı (AA) da (1920) devlet tarafından kuruldu. O dönemde dünya çapında çalışan ajans sayısı onu geçmiyordu.
Türkiye’de ajansların gelişimi daha sonra ivme kazandı. AA’dan çok sonra Türk Haberler Ajansı (1950) kuruldu. Bu alanda etkili hareketlenme 1970’lerin başında meydana geldi. Bu dönemde ANKA Haber Ajansı kurulurken Hürriyet Gazetesi haber servisi de “Haber Ajansı” adıyla örgütlendi. Bu ajans daha sonra Hürriyet Haber Ajansı (HHA) adını aldı. 1980’lerin başında Milliyet Gazetesi haber servisi Milliyet Haber Ajansı (MHA) adıyla örgütlendi. Daha sonra bu iki ajans birleşerek (1999) Doğan Haber Ajansı (DHA) adını aldı. YDD (Yeni Dünya Düzeni) sürecinde ajansçılık konusunda yeni bir hareketlenme daha meydana geldi. 1993’te İhlas Haber Ajansı (İHA), 1994’te Cihan Haber Ajansı (CHA), 2002’de Dicle Haber Ajansı kuruldu.
Türkiye’de, YDD sürecinde ajansların peşpeşe kurulması ya da yapılanmasının basın-yayın dünyasında farklı bir etkisi oldu. Bir yandan inanç, bir yandan etnik kimliğe dayalı siyasi gelişmelerin beklentisine hizmet eden haber anlayışı, çok sayıda yerel ya da yaygın gazetenin, derginin yayınlanmasını sağladı. Çağdaş teknolojik olanaklar sayesinde (masa üstü yayıncılık, ofset vb) “haber”i –ulusal ajanslar-dan görece ucuza alınan, az elemanla hazırlanan çok sayıda yerel gazete yayınlandı. Bu gazetelerin çoğu birbirinin benzeri –tek tip habercilik-, gazetecilik felsefesinin uzağında, başka amaçlara hizmet eden “yayınlar”dı.
Uluslararası Gazetecilik
Haberin bir ayağı yerel, ulusal olsa da uluslararası boyutları da olabilir. Çünkü, insanoğlu, ülkesinde olan bitenin yanı sıra sosyal, siyasal, ekonomik açıdan dünyanın başka yerlerindeki olaylardan, olgulardan da haberdar olmak ister. İşte bu merak, bu beklenti, kitle iletişim araçları ne denli gelişmiş olursa olsun haber ajanslarını getirdi gündeme. Zamanla “uluslararası gazetecilik” yapılanmasını yarattı. Haber ajansları üzerinden gelişen bu yapı da basın-yayın organlarında “dış haberler servisi” adıyla uzmanlık gerektiren bir dalın doğmasını sağladı. Böylece, ajansların dışında, gazeteler, TV’ler de dünyanın önemli merkezlerinde bürolar açmaya, muhabir/ler çalıştırmaya başladı. Bunlar, devletler düzeyinde yapılanmaları da gündeme getirdi. Her devlet, dünyanın birçok ülkesinde açtığı büyükelçiliklerde, konsolosluklarda basın danışmanları çalıştırmaya başladı. (Türkiye’de Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü aracılığıyla gönderiliyor uzman elemanlar.)
Gazetecilikteki bu uzmanlık alanı, öncelikle üst düzeyde (doğru okuyup, doğru yazıp, doğru/güzel konuşabilme) bir ya da birden çok yabancı dil bilmeyi gerektiriyor. Gazetelerin, ajansların dış haberler servisinde çalışacak bir gazeteci için ayrıca “uluslararası ilişkiler” bağlamında entelektüel birikim de zorunlu. Kendi ulusal kültürü denli, gerektiğinde bizzat giderek haber, röportaj yapacağı ülkenin kültürünü, tarihini de iyi bilmesi gerekiyor. Bir dış haberler muhabiri görevli gittiği ülkede sorularını yabancı dille yazabilmeli, aldığı yanıtları anında çevirerek kendi ülkesinin okurlarına haber dilinde yazabilecek dil yetisine sahip olabilmelidir. Haberlerini yaptığı yabancı ülkelerdeki çevrelerin yetkililerini iyi tanımalıdır. Dışişleri bakanlıklarından basın danışmanlarını, diplomatları, bakan yardımcılarını, hatta bakanlarla tanışmalı, dostluklar geliştirmelidir. BM, NATO, AB, Avrupa Konseyi, Dünya Bankası, UNESCO vb kurumlardaki işleyişleri çok iyi bilmeli, oralarda da dostluklar kurmalıdır.
SAVAŞ GAZETECİLİĞİ
(Postu deldirmeden)
Herakleitos,
“Savaş her şeyin babasıdır” diyor.
Tolstoy ise “Savaş ve Barış” adlı eserinde savaş konusunda şu soruları soruyor:
“İnsan kardeşlerine sevgi duymaları gereken milyonlarca Hıristiyan ve Müslüman neden birbirini öldürüyor? İnsanları, birbirini boğazlamaya, ulusların yok edilmesine, açlık, kıtlık, hastalık içerisine atılmasına ne heveslendiriyor? Kadın, çocuk, yaşlı, düşkün insanları bütün yoksullukların içerisine iten nedir? İnsanları evler yakmaya, çocuk öldürmeye, hangi güç kendi çocuklarının da başkalarının süngüsüne takılmasına razı ediyor?”
İnsanoğlu, doğasında birçok çelişkiyi barındırıyor; belki de bu nedenle savaşçıdır; sürekli savaşıyor çünkü. Başta doğayla savaşıyor. En yakınıyla, hiç olmadı, kendisiyle savaşıyor. Savaş, bir yanıyla yaşam biçimi olagelmiş; barış ise ütopyası.Bu dünyada savaşa açmış gözlerini. Yaşayabilmek, hayatta kalabilmek, karnını doyurmak için avlanmak da bir savaş eni konu; savaş, genlerine işlemiş insanoğlunun.
Geçtiğimiz yüzyıl, “savaş yüzyılı” diye anılıyor. Bazı kaynaklara göre 20. yüzyıldaki 218 savaş, ayaklanma ya da askeri çatışmadan 90’ı 1945’ten sonra yaşanmış. Bu savaşlarda ölen insan sayısı 100 milyonu buluyor. Yalnızca iki dünya savaşında 50 milyonun üzerinde insan öldü. Yapılan bir hesaba göre İ.Ö. 3600’den 1960’a değin 5 bin 560 yılda barışın yalnızca 292 yıl korunabildiği, yapılan 14 bin 513 savaşta bir milyar iki yüz kırk milyon insanın öldüğü belirtiliyor. Bu, günümüz dünya nüfusunun dörtte birine denk düşüyor.
Bir değerlendirmeye göre, bugüne değin yapılan savaşların neredeyse tümünün kaderini teknolojik gelişmeler belirlemiş görünüyor. Atlı savaşçılar piyadeleri, atlı savaşçıları zırhlı süvariler, onları üzengili atlara binenler yeniyor. Ok yaralanmalarına karşı ipek fanila giyen Moğollar rakiplerine üstünlük sağlıyor. Sahneye savaş arabaları çıkıyor sonra. Zırhlı araçları tanklar, tank birlikleri izliyor. Antifiriz icadının gecikmesi Almanların Sovyetler karşısında yenilmesine neden olurken 2. Dünya Savaşının da sonunu getiren önemli bir etmen olarak değerlendiriliyor. Artık yıldız savaşlarının konuşulduğu günümüzde, uzaktan kumandalı füzeler, balistik füzeler, otonom füzeler, yapay zekâlı araçlar, robotlar, bilgisayarlar, askerlerin robotik donanımı derken savaş teknolojisi artık robot askerlere evrildi. Bir saatlik silahlanma maliyetinin 60 milyon Dolar olduğu bildiriliyor. Bu, bir günde bir milyar 440 milyar Dolar yapar. Yıllık 518 milyar Dolara denk geliyor.
İnsan-savaş, ne yazık ki hayatın karşı konulamaz gerçekliği olarak dayatılmış her zaman. Bir gazeteci olarak bu olgunun dışında kalmak ise olanaksız.
İnsanoğlu, ilk iletişimini savaş konusunda yaptı, belki de. Sessiz iletişim, mim, pandomim bir avda olan biteni anlatma gereğinden başlamıştır iletişim, kimbilir?
İnsanoğlu meraklı bir yaratık çünkü. Önce çevresinde, erişebildiği, erişemediği, kendince önemli her şeyi merak eder. Savaş ise bunların başında gelir; her zaman ilgisini çeker. Her zaman merak eder savaşta olan biteni. Belki de, bu nedenle yaratmıştır destan geleneğini. Homeros’un ilk savaş röportajcısı, gazeteci olmadığını kim savlayabilir? Marathon savaşından haber getirdikten sonra ölen isimsiz koşucu da gazeteci sayılmaz mı? Özcesi, gazetecilik “merak”ın ürünü olamaz mı?
Bize göre insanoğlunun savaşçı yanıyla merak dürtüsü “savaş gazeteciliği” denilen bir uzmanlık alanını da yarattı gazetecilikte. Bu gazetecilik, 19. yüzyılın ortalarından itibaren gelişti. Süreç içinde uluslararası boyutu olan bir gazetecilik haline geldi.
Sanayi devrimiyle birlikte yeni silahların, savaş araç gereçlerinin bulunması, 19.yüzyılın ortasında fotoğrafın icadı, telgrafın yaygınlaşması gibi gelişmeler gazetecilikte savaş muhabirliğini biçimlendirdi. Savaş gazeteciliği için Kırım Savaşının (1853-1856) milat olduğu söylenebilir pekala. Gazetecilikte ajansçılığın (Associated Press 1848, Reuters 1851, Agence France Press 1853) kuruluşu, gelişimi, dolayısıyla haberlerin hızla dünyanın her yerine iletilmesiyle gazeteciliğin bu dönemde uluslararasılaştığı da söylenebilir.
Zor iştir savaş gazeteciliği
Bu zorluk önce habere erişimle başlar. Orada, savaş alanında ne olup bittiğini anlamanın önünde sayısız engeller bulunur. En büyük sorun bilgi kirliliğidir (dezenformasyon). Bunu öncelikle savaşan tarafların askerleri yapar. Askerlik gizlilik gerektiren bir iştir; gazetecilik ise tam tersi. Bu büyük bir çatışma konusu olageldi her zaman.
Asker kendine göre haklıdır. Öncelikle planlanan eylemleri gizlemek amacıyla karşı tarafın dikkatini çelmek ister. Yanlış yönlendirip güçsüzleştirmek, bu ara saldırı için uygun zamanla yer için planlama yapmaya çalışır. Doğal olarak gerçek durumun düşman tarafından öğrenilmesini istemediği gibi asılsız haber, uydurma öyküler yayımlayarak da, gerçekleri çarpıtmaktan yarar umar. Doğal olarak gazetecilerin savaş alanlarına elini kolunu sallayarak girmelerini istemez. Gazeteciler de tam tersi arayıştadır. Haberlerini, yazılarını özgürce yazmak ister.
İşte burası çatışma noktasıdır!
Bu konuda devletler tarafından bazı sistemler geliştirildi. Bunların başında hemen her sistemde kullanılan yöntem “denklik” anlamına gelen “akreditasyon”dur. Buna göre gazeteciler “akredite” olduklarına dair bir basın kartı alarak çalışır. Türkiye’de Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünce yapılır bu işlem. Yurtdışından gelen gazeteciye –varsa cephenin Türkiye tarafında– çalışabilmesi için “mavi” renkli basın kartı verilir. Bu geleneksel yöntemdir. Savaş dışındaki alanlarda çalışmak için gelen yabancı gazetecilere de mavi renkli basın kartı verilir.
Bir başka yöntem ise “havuz” uygulamasıdır. Buna göre, “havuz” kapsamına alınan gazetecinin savaş alanına, cephe gerisine gidişinden dönüşüne, çalışması sırasında güvenliği ilişki kurduğu ülke, ülkenin ordusu tarafından sağlanır. İlk kez Vietnam savaşında (1965-1973) uygulanan havuz sistemi Körfez Savaşıyla birlikte uygulanan “iliştirilmiş gazeteciliğin” “İng. Embedded” ilk uygulaması olarak da tanımlanabilir.
“Embedded”ler savaş gazeteciliğinde tatlı su balığı olarak nitelendirilir. Gelinen noktada, embeddedlerden, işi “Google Earth”ten aldığı bilgiyle, görüntüyle işi kotarmaya dek götüren gazeteciler diye söz ediliyor günümüzde.
Savaş gazeteciliği oldukça tehlikeli bir iş olduğu için birçok gazeteci bu yönteme (embedded) göre çalışır. Yöntem, cephe gerisindeki otel lobilerinden elde edilen haberleri, yorumları ülkesine gönderen gazetecilerden sıcak bölgeye yakın olmasıyla ayrılır. Ama gazeteciliğin objektiflik ilkesine uygun bulunmaz. Bu konunun çağrıştırdığı bir atasözümüz var; “Gavurun ekmeğini yiyen, gavurun kılıcını çeker” diye. Gazetecinin, güvenliğini sağlayan ordunun korumasında, zırhlı aracında cepheye gitmesi durumunda, yanlarında bulunan komutanların, askeri yetkililerin göstereceği şeyleri göstermek zorunda kalacağı için bu çalışma biçimi eleştirilir.
“Embedded”likle birlikte bir de “oturma odası” savaşları diye bir kavram gelişti. Başta Türkiye’de, (İncirlik, cephe gibiydi) (*) Körfez Savaşı bütün dünyada televizyonlardan canlı olarak izlendi. Bunları yapan “embedded”lerdi. Geçmişleri, 2. Dünya Savaşı’na, sonrasında Vietnam savaşına değin gidiyor. 2. Dünya Savaşında savaş alanının sesleri radyodan dinleyicilere iletilmiş, Vietnam savaşında ise 100 milyona yakın televizyon sahibi ABD’liye savaş görüntüleri izlettirilmişti.
Buna karşın, savaş gazeteciliğinde en büyük sorun gazetecinin güvenliğidir. Bir gazeteci,bağımsız çalışmak istiyorsa işi zordur. Çalışma koşullarının aşırı para harcamayı gerektirmesi (her şeyin karaborsa olması, taksi ücretlerinin de “risk tarifesi”ne göre belirlenmesi vb), ek teçhizat gereksinimi, tutuklanma, dahası vurulma (yaralanma belki de….) riskiyle karşı karşıya kalır gazeteci. Her yıl dünyanın çeşitli yerlerindeki savaşlarda onlarca gazeteci yaşamını yitirir. Yaralanır, sakatlanır. Birçoğu ruh sağlığını yitirir.
Bu gerçeklik, meslek onuruna sahip çıkmayı ilke edinmiş gazetecilerin “embedded”liği reddetmesini engellemez yine de. Bu yolu seçen gazeteciye bırakınız korumasını sağlamayı, giriş yaptığı cephedeki ülke ulaşım yetkisi de vermeyebilir. “Erişim sansürü” olarak değerlendirilen bu durumlara karşın, gazeteci türlü yollara başvurarak izini sürdüğü gerçeği arar durur.
İşte, böyle gazetecilere uluslararası gazetecilik örgütleri sahiplenir. Onlar için eğitim programları düzenler. Eğitim kitapçıkları yayınlar. Bunların başında Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (International Federation of Journalists)’nun iki “rehber”i gelir. Savaş alanlarında, çatışma bölgelerinde çalışacak gazeteciler için hazırlanan bu rehberlerden birinin adı “Tehlikeli Durumlarda Habercilik Rehberi”, öbürününki ise “Gazeteciler için Hayatta Kalabilme Rehberi”dir. Bu rehberlerde çelik yelek gibi korunma araç, gereçleriyle yöntemleri, ilkyardım, bubi tuzaklarından korunma, kullanılan silahların nitelikleri hakkında ayrıntılı bilgiler verilir.
Gazeteci, bu rehberlerden edindiği bilgilerle kendi güvenliğini sağlamaya çalışır. Bunun yanı sıra daha başka yetiler de edinir.Örneğin, savaşı hangi taraftan izlerse karşı tarafın psikolojisini empati yoluyla anlamaya çalışarak olası tehlikeleri azaltmaya çalışır. Bulunduğu cepheye ateş yağdıran topçunun, keskin nişancının günün hangi saatinde gergin olduğunu saptayarak hareket eder. Karşı tarafı görmekten çok gazeteci, basın mensubu olduğunu gösterecek semboller (yelekler, bayraklar) taşır
Bir anı, öykü:
Kameramanın ölümü
Gazetecilik Yüksek Okulu’nda öğrenciyken habercilik dersimize giren öğretmen o yıllarda Güney Amerika’da bir savaşta yaşamını yitiren bir kameramanın savaş görüntülerini göstermişti. Çok kısa, sanırım 15-20 saniyelik –8mm’lik– bir filmdi. Filmde, filmin çekildiği yerin yanındaki yoldan bir askeri konvoy geçiyordu. Kameraman, yolun kıyısına konuşlanmış olmalıydı. Görüntünün oynaklığından filmin sırt çekimi olduğu anlaşılıyordu. Az sonra, kameramana doğru yaklaşan kamyonlardan birinde bir askerin tüfeğiyle perdede gözümüzün odaklandığı noktaya nişan aldığı görüldü. Tüfeğin namlusu objektifin odak noktasına kilitlenmiş biçimde görünür görünmez kameranın sağdan sol yukarıya, sonra sol aşağı, daha sonra yeniden sağa, konvoya döner biçimde dairesel çevrinmeyle çekilen görüntüler yansıdı perdeye. Bu uzun görüntüleri, solda tarlalar, aşağıda sağda, yol kıyısında filiz vermiş inatçı otlar izledi… Hemen sonrasında kamera yere düşmüş duygusu uyandı izleyicilerde… hayır… çekim sürüyordu… O, birkaç otun arasından, karşıdan gelen kamyonlardaki askerler göründü tekrar. Az sonra filmin netliği bozuldu. Fulu biçimde perdeye yansıyan görüntüde yalnızca o inatçı otlarla mini çakıl taşları görüldü.
…………………………….
(*) Bkz. Çetin Yiğenoğlu, Küçük Amerika-3 İNCİRLİK ROMANI
“SICAK HABER” GAZETECİLİĞİ
(Ekrana, sayfaya kan bulaştırmadan)
“Adliye koridorlarından”
Mahkeme, yargılamakta olduğu sanığı suçlu bulmuştu. Başkan, mahkemenin kararını sanığın yüzüne karşı okudu:
“…….. 36 yıl ağır hapis cezasına mahkum edilmesine…..”
Sanık, kararı soğukkanlılıkla dinledikten sonra sordu:
“Bu karara savcı katıldı mı?”
Mahkeme Başkanı:
“Hayır.”
“Öyleyse Savcı bey hariç, hepinizin anasını, avradını….”
Mahkeme üyeleri kısa bir şaşkınlıktan sonra başlarını kürsünün altına çekerek aralarında konuştu. Üyelerden biri küfretmenin cezasının 6 ay olduğunu anımsatarak küfür nedeniyle verilecek ek altı aylık cezanın 36 yıl hapis yatacak bir adamı etkilemeyeceğine dikkat çekerek bir öneride bulundu. Oybirliğiyle kabul edilen öneriyi sanığın yüzüne okuma görevi de Mahkeme Başkanına düştü:
“Bu cinayeti işlerken mahkeme heyetine mi sordun? Mahkeme heyeti de senin ananı, avradını……”
*
Bu öyküyü yıllar öncesinde çalıştığım bir gazete için yaptığım çalışmalar sırasında yazmıştım. Öyküyü, olayın kahramanı, ağır ceza mahkemesi başkanı bizzat anlatmıştı. Daha önce de adliyeden buna benzer öyküler yazmış, avukatlarla, davacılarla, davalılarla röportajlar, söyleşiler yayımlamıştık. Köşenin adını aynı dönem –Milliyet gazetesinde– çalışma onurunu yaşadığım bizim kuşağın öncüsü, ünlü kadın adliye muhabiri Vasfiye Özkoçak’tan esinlenmiştim:
“Adliye koridorlarından”.
O zamanlar Adana adliyesi kavgalarıyla ünlenmemişti daha. Çok renkli, nitelikli magazin çalışmaları yapıyorduk. Toplumsal yaşamdaki karmaşaya, hıza karşın adliyelerde daha dingin hava vardı o zamanlar. Hâla görece dingindir adliyeler.
Hiç unutmam, Ceyhan’da bir cinayet davası üzerine yaptığımız yayınlarla gazetenin ilçede 200 olan tirajını 2 binlere çıkarmıştık. Bu, olağanüstü başarıydı. İlçenin nüfusu üç-dört kat arttı ama bugün aynı tirajı yakalamak –belki– olanaksız.
Polis-adliye-jandarma arasında
Adliyelerdeki dingin havanın tersine, toplumsal hayatın karmaşa içindeki hızı insanların yaşamını çok aştı. Sanırız, bu olgunun da etkisiyle, eski söylemle “polis-adliye haberleri” olan biteni merak eden insanların her zaman ilgisini çekti. O haberlerde kendilerinden bir şey aradılar her zaman.
Onca karmaşaya karşın, yakın zamana değin, iki aşamada değerlendirildi bu haberler; ilk aşaması polis-jandarma, ikincisi adliye. Adliye boyutu daha önce meydana gelen bir olayla, açılan davayla ilgili yapılan yargılama, verilen mahkeme kararıyla tamamlanır… Olay-polis/jandarma-yargı.
Bu olgu nedeniyle, –değişken olmakla birlikte– benzer olayların oluşturduğu dinamik yapının etkisiyle toplumun nabzı her zaman polis/jandarma-adliye aksı üzerinde atar. Herhangi bir toplumda son bir yılda işlenen suçların nitelikleri (cinayet, uyuşturucu, fuhuş) o kentteki, ülkedeki toplumsal karakterin ipuçlarını verir. Bir gazeteci, suç niteliklerini inceleyerek o toplumla ilgili her zaman özgün, yetkin çalışmalar yapabilir.
Suç-yargı kararı süreci, temel anlamda hâlâ söz konusu aks üzerinde yürür. Başta trafik kazası, çeşitli kazalar, yangın, yolsuzluklar, usulsüzlükler, hırsızlıklar, soygunlar, gasplar, cinayetler, suikastler, kaçakçılıklar, rüşvetler, haksızlıklar, yaralama, cinayet, doğal afetler bu bağlamda değerlendirilir. Ne ki, bilişim alanındaki çağdaş gelişmeler, toplumsal yaşamın hızlanması bu tür haberciliği yalnızca “polis-adliye haberleri” diye sınırlandırılmaktan çıkardı. Jandarma, belediye zabıtasıyla itfaiyenin çalışma alanı da bu tür gazeteciliğin sorumluluk alanına girdi.
Habere daha hızlı erişim, en önce yayımlama güdüsünün getirdiği noktadaki gazeteciliğin adı “sıcak habercilik” oldu.
Kuşkusuz, gazeteciliğin olmazsa olmazıdır habere bu yaklaşım. Bir gazetecinin her türlü habere öbür meslektaşlarından önce erişiminden daha doğal ne olabilir ki? Doğal olmayan, editoryal değerlendirme ya da değerlendirmemedir, editoryal değerlendirmeden yoksunluktur. Özgünlüğü yok eder, daha önce söz ettiğimiz tek tipleşmeyi getirir.
Türkiye’de sıcak habercilikle yapılan da bu. Çok sayıda “adli vaka”nın (adliyeye intikal etmiş olay) okuyucu önüne sunulması. Bu yapı, asıl gerçeklerin gündeme bile getirilmemesi ya da gözden kaçırılmasına neden olur. İngilizce post truth (gerçek sonrası) denilen bu dönemde gerçek, böylece alıp başını gider. Daha doğrusu, gerçek olduğu yerde durur da, başta mesmedya mensupları, naylon gazeteciler, iktidar, gerçeği göstermemek, çarpıtmak için ellerinden geleni yaparlar. Gerçeğe herkesin yorulmadan ulaşabildiğinin söylendiği bu “iletişim çağı”nda gerçek, sıcak habercilik yöntemiyle yapılan haber bombardımanıyla yok edilir. Polis/jandarma-adliye haberleri bu yapıyı besleyen ana haber arterdir.
Bu tür haberlere polis/jandarma-adliye-basın-yayın/medya çevrelerinde “adli vaka” denilirken “adi olay”, “niteliksiz olay” ya da “polisiye olay” denilmek istenir. Bu çevrelerde “suçlar” da iki türlü değerlendirilir; bunlardan biri “vakayı adi” ya da “adi suç/lu” -“adli suç”da deniliyor– (yaralama, cinayet, gasp, darp, fuhuş vb gibi her gün yüzlercesine tanık olunan sıradan olaylar). Öbürü ise nitelikli suçlar. Bundan da siyasi olaylar kastedilir.
Gazetta’dan Pennypress’e
Sıcak haberciliğin “polisiye gazeteciliğin” Batıda yaklaşık 200 yıllık bir geçmişi var. Adı da ilginç.17. yüzyılın başlarında ekonomi haberleri yayımlayan ilk yayın organına (günümüz gazeteciliğinin atası) eski İtalyanca metelik anlamına gelen bir “gazetta”ya satıldığı için nasıl “gazetta/gazete” denilmişse ilk polisiye haberleri gazetesine de böyle bir ad konulmuş; “Pennypress”. 19. yüzyılın başlarında, ABD’de yaygınlaşan, yalnızca polisiye haberler (röportajlar, söyleşiler, yorumlar) yayımlayan gazetelere bir “penny”e (kuruş/Doların yüzde biri) satıldığı için verilmiş bu ad. Doğal olarak bir gazetecilik türü yaratılmış böylece; polis-adliye muhabirliği.
Türkiye’de de, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra çok gelişti. Özelikle 1970’lerin sonlarından sonra gazetecilik için çok gerekli aygıtlarda (fotoğraf makinesi, tele objektif, telsiz) meydana gelen büyük gelişmelerin etkisiyle sıçrama yaptı.
Yaklaşık kırk yıl önce ABD’den getirilen telsiz alıcılarıyla (radyo değil) gazeteciler, polis, jandarma, itfaiye, zabıta gibi güvenlik birimlerinin telsizlerini dinleyebiliyordu. Daha önce Türkiye’de görülmeyen bu alıcılar öyle nitelikliydi ki polis kanalından bir anda jandarmaya, itfaiye, zabıta kanalına atlayarak her konuşmayı gazeteciye dinleme olanağı veriyordu. Kuşkusuz, yasa dışıydı bu dinlemeler. Ne ki, bu gerçekliği polis de, savcı da, yargıç da vali de bilirdi.
O yıllarda bir anda “polis gazeteci” denilen tipler kapladı ortalığı. Boyunlarında fotoğraf makinesi, belinin bir yanında telsiz alıcısı, öbür yanında tabanca (evet, tabanca) herhangi bir olay yerine polisten önce gidebiliyordu bunlar. Sürekli hareket halindeydiler. Otomobilde yaşıyorlardı neredeyse. Telsiz alıcısından “imdat” çağrısını duyar duymaz olay yerine uçarcasına gidiyorlardı. Olay yerine vardıklarında sağda solda cesetler, her yer vıcık vıcık kan, yaralılar kıvranıyor oluyordu. İşte o gazeteci, ortalığa panik havasının egemen olduğu bir anda polis edasıyla giriyordu ortama. Belindeki telsiz alıcısından gelen polis anonslarıyla, yine belinde şöyle kabzası görünen tabancayla polisim demesine gerek bile kalmıyordu. O kan kokan mekânda insanlar şoke olmuş durumdaydı zaten. Bir iki zeki insan bu fotoğraf çekmenin de ne olduğunu sormaya kalkarsa alacağı yanıt hazırdı; polis fotoğrafçısı… O zamana değin zaten işini bitiriyor, kan bulaşmış fotoğraflar film kasetleri sayfaya basılmak, ekranda gösterilmek üzere çoktan yola çıkmış oluyordu. (Bu tür gazetecilik her zaman etik-ahlak tartışması konusu oldu!)
Haber kaynakları
Gazeteciler, telsiz alıcısı “olanağı”ndan önce de olay yerine çok erken giderlerdi. Böyle davranmak işin gereği görülürdü/görülür. Etkili haber kaynaklarından yararlanılırdı o zamanlar. Ör. polis haber merkezinde görevli polisler bilgi verirdi gazetecilere. Önemli bir haber kaynağıydı haber merkezi çalışanları. Uyanık gazeteciler suyun gözünü bağlardı orada çalışanlarla dostluklar kurarak. Bilgi, görevli polis ekipleriyle birlikte ona da geldiği için hızla olay yerine ulaşırdı gazeteciler.
“Sıcak habercilik”te çok etkili haber kaynaklarına sahiptir gazeteciler. Bunların başında Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yönetsel yapısına göre biçimlendirilmiş birimler, bubirimlerin yöneticileri gelir. Ankara’da genel müdürlükteki daire başkanlıkları, kentlerde il, ilçe emniyet müdürlükleri, karakollar haber kaynağı olma özellikleriyle gazetecinin sorumluluk alanına girer. Aynı yapılanmanın benzerini kırsal kesimin asayişinden sorumlu jandarma için düşünmek gerekir. Genel Kurmay Başkanlığına bağlı, kırsal bölge asayişinden sorumlu Jandarma Genel Komutanlığının polisin bağlı olduğu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne denk örgütlenmesi, işlevi, sorumluluğu var. Her iki kurumun karakol yapılanmaları birbirine çok benzer. Emniyetteki mali suçlar, asayiş, narkotik, kaçakçılık, istihbarat, terör, bilişim suçları için nasıl uzmanlık birimleri varsa jandarmada da benzerleri bulunur. Pasaport, trafik tescil işlemleri her ne denli il merkezlerinde, emniyetin sorumluluğunda olsa da trafik denetleme alanında jandarma da görev, sorumluluk, yetki sahibidir.
Bu iki güvenlik kurumunun gazeteci açısından haber kaynağı bağlamında konumları aynıdır. İl jandarma alay komutanının konumu il emniyet müdürüyle –bu açıdan– aynıdır. Polis şefleri, jandarma bölük komutanları denli, her iki kurumdaki polisler, jandarmalar, odacılar, otopark görevlileri, polis/jandarma telsizi, polis/jandarma haber merkezindeki (155-156), 112 Hızır Acil Servisteki yetkililer, hastane acil servisleri gazeteci için haber kaynağıdır.
Bir gazetecinin haber kaynağı açısından adliyeye bakışı da aynı olmalı! Avukatlar, yargıçlar, savcılar, mübaşirler, katipler, mahkeme kalemlerindeki sekreter kızlar, memurlar, müstahdemler onun için birer haber kaynağıdır. Savcılık kayıtları gören gözü olan bir gazeteciye her şeyi gösterir.
Bunlar da yetmez ama… İster “sıcak haber” alanında çalışsın, ister adliyeden sorumlu olsun bu alanda çalışacak bir gazeteci öncelikle zengin bir telefon rehberi oluşturmalıdır. Bu rehberde emniyet müdüründen, il jandarma alay komutanına, kaymakamdan valiye, korumalarına, makam otosu sürücülerine değin tümünün telefonları bulunmalıdır. Ayrıca özel ajanda yapmalıdır. Bu ajandada izlediği davayla ilgili duruşmanın hangi adliyede, hangi gün, hangi saatte, hangi mahkemede yapılacağı sürekli not edilmelidir. Ajandanın yanı sıra bir de aktif arşiv oluşturulmalı. Bu ajandada yazdığı her haberin, araştırmanın notları, belgeleri bulunmalıdır. Kaza, cinayet davası, sanık ifadeleri, raporlar, keşif raporları, savcılık iddianameleri, taraf avukatlarının savunmaları, varsa ek belgeler, kanıtlar, fotoğraflar saklanmalıdır. Bu bilgiler bilgisayarda bulundurulmanın yanı sıra ayrıca büyük bir arabellekte korunmalıdır.
Gazeteciliğin öbür alanlarında olduğu gibi polis-adliye muhabirliği de özel zihinsel donanım gerektirir. Bir gazeteci, bir yargıç, bir savcı, bir avukat düzeyinde olmasa da –şimdilerde türü tükenmiş– eski dönemlerdeki “dava vekilleri” denli hukuk bilgisine sahip olmalıdır. Eski dilde “Kanunname-Nizamname-İntizamname” yeni dilde ise “yasa-yönetmelik-tüzük” ne demektir bilmelidir. Başta Anayasa, Türk Ceza Kanunu (TCK), Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, polisin, jandarmanın görev, yetki, sorumluluk tanımlarının yapıldığı yasalar, yönetmelikler bir gazeteci tarafından mutlaka okunmalıdır. AB, Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hakkında da bilgi sahibi olmalıdır. Bir gazeteci, her sabah ajandasına bakar gibi UYAP’taki gelişmeleri izlemelidir. (*)
…………………………………..
(*) “Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi”. (Yargı birimleri yönetim bilişim sistemleriyle Adalet Bakanlığı merkez birimlerinin iş sürecini hızlandıran, güvenli ortam oluşturarak bütün yargı yapısını kağıtsız ortama taşıyan online bilgi sistemi.)
Habercilik
Habere Erişim
Haber Yazma Yöntemleri
“Bu bölümdeki notlar Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi önlisans öğrencilerine 2013-2016 yılları arasında verdiğim “Haber toplama ve yazma teknikleri” dersine ait. Bu notların öğrencilere anlatımı mesleksel deneyimlerimizle boyutlandırılarak yapıldı.”
HABER TANIMLARI
“Gerçekle Körebe Oynama”
Soru şu:
Haber nedir?
Eskiden gazetecilik eğitimi verilen okullarda bunun tek tanımı vardı:
“Bir köpeğin bir adamı ısırmasının hiçbir haber değeri yoktur; eğer, bir adam bir köpeği ısırıyorsa işte haber odur.”
Ne yazık ki, bu tanım kısmen doğru. Köpek öyle bir adamı ısırır ki, manşetlik, sürmanşetlik (manşet / logo üstüne konulan başlık) haber olur. Köpeğin bir bebeği, bebek prensesi, kralı, kraliçeyi, cumhurbaşkanını vs. ısırması bal gibi haberdir, üstelik büyük haber.
Gazeteciler, iletişimciler, iletişim bilimciler, toplum bilimciler “haber” tanımını farklı yapıyor:
“Gerçeğin toplumsal kurgusunu yapma”
“Olan her şey”.
“Dün bilmediğimiz.”
“Acele yazılmış edebiyat.”
“Gazetecilerin yaptığı şey.”
“Kurgulanmış gerçekler.”
Yukarıdaki betimlemeler çoğaltılabilir. Ne ki tümü de bu konudaki gerçekliği bütün boyutlarıyla açıklamakta yetersiz kalır. Dolayısıyla bu betimlemelere “kısmen” doğru denilebilir.
Bize göre, toplumun esenliğini etkileyecek nitelikteki her olay ya da olgu haber diye tanımlanmalıdır.
İnsan, sürekli eylem içinde bir varlığa benzer. İnsanların çoğu her gün, başka insanların dikkatini çelici çeşitli eylemlerde bulunabilir. Bu olaylar medya araçları –ekranlar, sayfalar- aracılığıyla halkın önüne “haber” diye sunulduğunda, çoğu bilisiz insan tarafından “önemli haber” olarak algılanabilir. Daha doğrusu insanların algısı sözümona haberlerle çelinirken çok daha önemli konular gözden kaçırılabilir.
Bu durumda “haber”leri temelde iki kategoride değerlendirmek gerekiyor:
- Önemsiz haberler;
- Toplumun çıkarı açısından önemli haberler.
Önemsiz haberler, halkın öğrenmemesi durumunda bir şey yitirmeyeceği haberlerdir. Buna günümüzde “sıcak habercilik” de denilen eskilerin “polis-zabıta-itfaiye haberleri” dediği türden haberlerle bazı doğa olaylarıyla ilgili haberler örnek verilebilir. Suya giderken bir ağaca tutunan ya da bacadan düştüğü yerde sürekli miyavlayan kedi yavrusunun kurtarılması çalışmalarıyla ilgili habere ekranda 60 saniye zaman, gazetede manşet ayrılırken bir virüs haberini gerekçe göstererek dünya devi bir ilaç firmasına sağlık bakanlığı tarafından yüzlerce milyon liralık fatura ödenmesinin arkasındaki gerçeğe değinmemek gazeteciliğin sorumlulukları kavramı içinde değerlendirilemez her halde…
Sıcak habercilikle halkın adeta boğulmasının büyük gerçeklerin halkın gözünden kaçırılmasının yanı sıra daha birçok zararlı yanları var. Çok sayıda önemsiz haber insanlarda algı körlüğüne, unutkanlığına da yol açar. Ayrıca, güç odaklarının gündemi saptırmasına alet olur.
Önemli haberlerin bir ülkenin, halkın yaşamsal çıkarlarıyla ilgili olduğunu söyledik. Önemli haber şöyle betimlenebilir:
Bir ulusun, halkın esenliğini, birliğini, geleceğini ilgilendiren, ulusal, uluslararası alanda temel altyapıyla, ekonomiyle ya da sosyolojik, psikolojik, siyasal konulardaki gelişmeler; toplumun evrimini hızlandırıcı, geliştirici gerçekliklerdir.
Bir ülkenin savaşa sürüklenmesi, siyasal iktidarın da bu gerçeği halktan gizleyerek başka güç odaklarıyla gizli anlaşmalar imzalaması türünden gelişmeler buna özgün örnek olur.
Bu noktada iki soru daha gündeme geliyor:
- Gazetecilik sistemi koruyan bir kurum mudur?
-Sistemi eleştirebilir mi? “Ulusal Basın” kavramı “ulusal çıkar” gibi “yüce” bir gerekçe uğruna bazı gerçekler halktan saklana bilir mi?
-Bu, gitgide hükümeti eleştirmenin “ulusal çıkara ters düştüğü” gibi bir gerekçeyle baskı yöntemlerine gerekçe olabilir mi?
-ABD’de Küba’ya saldırı… Domuzlar Körfezi olayı…
- Gazeteci haber verirken özerk midir?
-Sansür uygulamaları…
-Otosansür, editör sansürü.
Otosansür sansürler uygulamalarının başında gelir. Hiç kimse,hiçbir gazeteci kendini aldatamaz. Korkutulmuş bir gazetecinin yapacağı sansür gazetecilik mesleğinin en büyük sorunlarından biri.
Editör sansürü ise sansürlerin en kötüsü. Editörler Abdülhamit’in sansür memurlarını geçti. Abdülhamit’in sansür memurları sıradan devlet memuruydu. Meslekten olmadıkları için gazeteciler çoğu konularda onları zekâ oyunlarıyla kandırıp imzalarını alarak bazı eleştirel yazıları yayımlayabiliyorlardı. Bir muhabirin editörü kandırması da kendini kandırmasına benzer zorluktadır.
-Baskıcı toplumlarda gazeteci hiçbir zaman özerk değildir.
-Ulusal basın konusu….. Ulusun çıkarı/siyasal iktidarın çıkarı değildir.
-Kamu felsefesi bilinci.
Halkın gözü, kulağı, dili
Haberin Değerleri:
1)Doğruluk;
2)Açıklık-Yalınlık
3)Kesinlik
4)Zamanlılık (Ne Zaman?);
5)Yakınlık (Nerede?)
6)İnsanın İlgisini Çelme
7)Önemlilik (Haberin Önemi Neresinde?);
8)Sonuç (Haberi Önemli Yapan Nedir?)
Soru şuydu:
“Haberi kimler yapar?”
Gazetecilik mesleğine dışarıdan bakanlarca bu soruya şu iki yanıt verilmiş:
- Temel amacı kâr elde etmek olan kuruluşlar;
- Devlete ait kuruluşlar.
Birinci tanımda “kâr elde eden kuruluş” tanımıyla bir gazete, dergi, televizyon, internet portalları, radyo bir ticari işletme olarak değerlendirildiği için bu tanım uygun bulunmuş.
İkinci tanım da benzer bakışın ürünü; özellikle Türkiye düşünülerek yapılmış. Devlete ait kuruluşlarla TRT ile AA kastediliyor.
“Haberi kimler yapar” sorusunun tek yanıtı var; o da şu:
Gazeteci.
Haberi gazeteci yapar.
GAZETECİNİN ÇALIŞMA KOŞULLARI
“Haberin Cennetinde-Cehenneminde”
Gazeteci bir gözlemcidir. Pasif bir bilim, sanat gözlemcisi değil, etkin bir gözlemcidir. Olaylarla olguların gerçek yüzünü ortaya çıkarabilmek için sorular soran, araştıran, inceleyen, bu yönde müdahalelerde bulunan bir gözlemcidir. Bu özelliği onu bir tanık yapar. Gazeteci bir tanıktır; ama kamu tanığıdır.
Gazeteci çağının tanığıdır sözü buradan gelir.
Gazeteci bir soruşturmacıdır.
A-Uzmanlık Alanları Açısından Gazetecilik:
Günümüzde yaşam öyle boyutlandı ki her şeyi bilen, hemen her konuda uzman gazeteci tipi de değişti. Çağın koşulları gazetecilikte uzmanlık alanları oluşumunu zorunlu kıldı. Uzmanlık alanları açısından gazeteciliği –Türkiye’de- şu başlıklar altında bölümlere ayırabiliriz:
a) Siyasi, b) Partiler,c) Başbakanlık; d) Bakanlık;e) Dış haberler; f) Ekonomi; g) Spor; h) Sendika); i) Polis-adliye-itfaiye; j) Sosyal olaylar; k) Doğa olayları; l) Konuya göre uzman gazetecilik
B-Göreve Giderken
a) Önceden bilinen olaylara giderken
b) Önceden bilinmeyen, beklenmedik olaylara giderken
Gazetecilik ya da polisle bekçi / güvenlik görevlisi arasındaki fark…
-Olayı en kısa sürede doğru kavramak.
-Sürekli eleştirel bakmak.
-Okur, gazeteciden yalnızca olayları aktarmasını beklemez. Gazetecinin kendini olayın tanığı yapmasını, o tanığın gözlemlerini öğrenmeyi ister.
-Gazetecilikte editöre, istihbarat şefine, haber müdürüne söylenmemesi gereken sözler:
“Fotoğraf çekemedim”, “Çektirmediler”.
Mercek….
C-Sosyal haklar açısından
Türkiye Gazeteciler Sendikası
Türkiye Gazeteciler Federasyonu
Gazeteciler Cemiyetleri
5953 sayılı yasa
212 sayılı yasa
“Gazete” gazetesi
1990’dan sonra sendikasızlaştırma.
HABER TÜRLERİ
“Tüyleri Farklı Renkte Kuşlar”
- Ters Piramit
- 5 N 1 K
A-HABERE GİRİŞ YÖNÜNDEN SINIFLANDIRMA:
1-Biçimsel giriş açısından
2-Biçem (üslup)
3- 5 N, 1 K açısından
1-BİÇİMSEL GİRİŞ:
- Tek olaylı giriş;
- Çok olaylı giriş.
2-BİÇEMSEL GİRİŞ:
- Doğrudan anlatım. (10-15 sözcükle ilgi çekecek biçimde “Ben çaldım”.)
- Dolaylı anlatım. (“Vali, ‘……….’ Sanıkların arandığını”)
(Yukarıdaki örnekler ‘doğrudan-dolaylı anlatım’ın habercilik açısından örnekleridir. Daha kapsamlı tanımı sonraki derslerde gündeme getirilecek.)
- Kapalı giriş.
- Yığma giriş. (Özet)
- Öyküsel giriş.
- Alıntılı giriş.
- Olumsuz giriş.
- “Flaş” giriş. (En çok yeğlenen)
- Sorulu giriş (Uygun bulunmaz)
3-5 N, 1 K KURALINA GÖRE GİRİŞ
“….mıştır”lı yazma.
Sıcak habercilikin (adliye, polis, zabıta, yangın,
kaza, doğa olayları gibi haberler) etkileri…
‘HIZ’. Teknolojik gelişmelerle gelen habercilikte hızın etkileri:
GERÇEĞİ GİZLEME (Siyasi haberler, ekonomik, sosyolojik haberler)
GÜNDEMİ DEĞİŞTİRME.
UNUTTURMA.
HABER TOPLAMA-HABER KAYNAKLARI
“Haber ne meyvedir toplanır ne de kaynak suyudur içilir”
- Gazeteci olunur mu, gazeteci doğulur mu?
- Habere erişim, haberi sezme gazeteciliğin temelini oluşturur
Habere erişimle haberi sezmenin 3 temel kuralı:
1) Haberi kaynağından alma;
2) Haber kaynağını koruma;
3) Haber kaynağına saygılı olma. (“off the record” / ambargolu bilgiler)
Haberi yerinden verme (Pahalı)
-Haber havuzları (Çözülen habercilik / gazetecilik)
Ajanslardan yararlanma
- Doğrudan yararlanma;
- İçselleştirerek sahiplenme; ajansı (kaynak olarak) gizleme.
- Ajans haberini çarpıtma.
HABER KAYNAKLARI
a)Birinci el kaynaklar…..
(Önemli kişiye, bölge valisine ulaşma yöntemleri / İ. S. Ağabeyin selamı öyküsü)
b) İkinci el kaynaklar……
(Belgeler, raporlar, tanıklar, -garsonlar / komiler / mutfak çalışanları, polis, dr, küçük ilanlar)
GAZETECİ – KAYNAK İLİŞKİSİ
-Spor muhabiriyse futbolcuların, siyasi parti muhabiriyse yöneticilerin, milletvekillerinin özgeçmişini, özel yaşamını bütün ayrıntısına dek öğrenmenin önemi.
KONUYA GÖRE UZMANLAŞMA
ANKARA-İSTANBUL ANAKENTLER KÜÇÜK KENTLER
Cumhurbaşkanı Valilik
Başbakanlık Belediye
Tbmm İl Meclisi
Siyasi Partiler Odalar
Tsk Polis-Jand.
Genel Md Kalkınma Aj.
Ekonomi Muhabirliği
Spor “
Magazin “
Editoryal “
Ergenekon “
GAZETECİ NE YAPMALI?
Gazeteci her gün en az 3 yeni kişi tanımalı.
Her gün kentin nabzının attığı sosyal mekânları gezmeli, kurduğu bağlantılar aracılığıyla oralarda neler oluyor izlemeli. İnsan olmanın yanı sıra işinin gereği olarak da kimseyi küçük görmemeli! Sokağın başındaki ayakkabı boyacısından, otelin valesine, ‘maitre d’hotel (şef garson)’inden garsonuna, komisine, barmenine, aşçısına tanışmalı, diyalog geliştirmeli.
Gazeteci her gün bütün gazeteleri okumadan işe başlamamalı. Bunun için kursa giderek hızlı okuma yetisi kazanmalı. Bütün gazeteleri okuması bir gazeteci için yeterli olmaz. Çeşitli konularda her gün en az 50 sayfa kitap okumalı. Bu kitapların arasında öykünün yeri başat olmalı.
Bir gazeteci en az bir yabancı dil bilmeli. Günümüz koşullarında bir insanın yoğunlaşması durumunda 4 ayda bir yabancı dili konuşabildiği belirtiliyor.
SORU SORMA TÜRLERİ
“Sorgu Odasında mı? Orantısız Zekâyla mı?”
- Haberin eksik unsurlarını tamamlamak için sormak:
1-Yüzyüze; telefonla:
a) Anlık;
b) Rastgele;
c) Hazırlıklı.
2-e postayla:
-Genellikle hazırlıklı sorular sorulur.
3-Çok aktöre soru sorma:
a) Uzmanlara;
b) Konunun / olayın taraflarına.
B) Söyleşi (İnterview):
1-Haber / söyleşi (mülakât);
2-Röportaj;
a) Yüzyüze… Anlık…Rastgele;
b) Hazırlıklı;
c) Büyük bir röportajın, biyografinin, monografinin bölümü için;
d) Tek başına yayımlamak için (soru-yanıt biçiminde).
- Söyleşi, bir yazının bütünü olabileceği gibi bir yazının (röportaj – biyografi – monografi) önemli bir parçası da olur.
- Tek başına bir yazı olarak yayımlandığında bir “sunu (giriş)” bölümü gerekir.
- “Soruyu soran” birinci soruda sorudan önce tam adı yazıldıktan sonra sonraki sorularda kısaltmayla (SS) diye yazılmalı;
“Soruyu yanıtlayan” da birinci yanıtta, yanıttan önce tam adı yazıldıktan sonraki yanıtlarda sözlerinin başında kısaltmayla (SY) diye yazılmalı.
- Eğer, çok tanınmış biri değilse söyleşiyi veren kişinin kısa özgeçmişi kutu içinde yayımlanmalı.
- Fotoğrafları yayımlanmalı.
SORU SORMA YÖNTEMLERİ
“Kargaya ‘Gak’ Dedirtmek”
- Bilgi birikimi, gözlem, sezgi yeteneğinin, araştırmacılığın yanı sıra gazeteciliğin temel yöntemlerinden biri de soru sorma tekniklerini iyi bilmektir.
- Soru sormada birinci kural doğru soru sormaktır. Soru doğru anlaşılacak sözcüklerle sorulmalıdır. Zincirleme soru da sorulabilir. Birinci soruya verilecek olası yanıtı tahmin ederek, ikincil bir soru da aynı anda sorulabilir.
Bu soru sormanın normal yapılanmasıdır.
Bunun dışında gazeteci soru sorduğu kişinin gerçeği gizlediğini düşündüğü anlarda şaşırtıcı sorular da sorabilir; amaç gerçeği ortaya çıkarmaktır.
- Gazeteci, sorar sorar sorar…
Önce kendine sorar, sonra tanıklara.
Sorarken aldığı yanıtlara göre anlık stratejiler geliştirerek yeni sorular sorar.
En sonunda yazdığı metni sorgular.
-Bir suçluya,
eğitimsiz birine,
İşadamına, şirket yöneticisine
politikacıya soru sorarken…
farklı diller (üslup) kullanılır.
- Kullanılacak aygıt / lar:
Söyleşi sırasında mutlaka bir ses alma aygıtı bulundurulmalıdır. Soru sorulacak kişiyi bilgilendirmeden sesini kayda almak yasa dışıdır. Buna özellikle dikkat edilmeli!
-Gazeteci hızlı not tutma yöntemleri geliştirmelidir. Örneğin, steno kısaltmalarından yararlanarak yerine göre sesli harfleri yazmadan kendince hızlı not tutma yöntemi kullanmalıdır.
Yapılacak söyleşiye göre konunun gerektirdiği anahtar sözcükler için kısaltma imleri üreterek (örn: Türkiye için t, Ankara için a, İstanbul için i gibi) her gazeteci kendince hızlı not alma yöntemleri geliştirebilir.
- Soru sormanın etik, etik olmayan kuralları…
-Örn. Tehditle soru sormak…
– Bazen bir dedektif, polis, savcı, psikiyatrist, bir arkadaş, sırdaş, bazen çocuk saflığında, bazen diplomat gibi olmak durumundadır.
- Ne yapmalı, nasıl yapmalı / sormalı?
-Basın toplantısında önemli birine soru sorarken;
a) Nasıl sormalı?
b) Nelere dikkat etmeli?
c) “Anahtar soru”nun önemi…
-Tost yöntemi:
Bu soru sorma yöntemi bir tür tosta benzetilebilir. Önce “tatlı / güzel” şeyler söylenerek soru sorulacak kişi rahatlatılır. Sonra, konuyla ilgili ama önemsiz şeyler sorulur. Aktörün iyice rahatladığına inanıldığı anda “acı” diye tanımlanabilecek soru (anahtar soru) sorulur. Sonra, yine “tatlı / güzel” şeyler söylenerek soru sorulan aktörün tekrar rahatlatılmasına çalışılır.
HABER YAZMANIN TEMEL UNSURLARI
“Şablon Modelleri”
Haber Yazım Sürecinin 5 piramidi, 2 dörtgeni:
1-Ters Piramit….…………………………………………………:
– “Flaş Haber” ya da “5 N 1 K Tekniği”.
– Ne, neden, nerede, ne zaman, nasıl, kim?
2-Normal Piramit…………………………………………………:
-Üç ayrı kavram: “Olan”, “Olduğu varsayılan”, “Görünen”. (Olan)
Bu üç kavram ilk duyulduğu anda bütün haberler için
geçerlidir.
(Old. vars.) (Görünen)
3-Eksik Piramit……………………………………………………:
Haber hiçbir zaman tamamlanmaz.
Olay yerine her gidişinizde (Olayı, olguyu her irdeleyişinizde) yeni
bir bulguyla karşılaşırsınız.
Haber hiçbir zaman kaybolmaz da. Bu gökkubbenin altında hiçbir
şey gizli de kalmaz. (Örn. 5 bin yıl önce işlenmiş bir cinayet
günümüzde ortaya çıkan arkeolojik bulgulara dayanılarak
aydınlatılabilmektedir.)
4-Geniş Açılı Piramit…………..………………….………………:
Ucuz magazin haberciliğinde, radyo haberciliğinde kullanılan bir
yöntemdir. Bu yöntemde özellikle radyo yayıncılığındakine benzer
yayıncılık anlayışıyla konuşur tarzda yazılır.
5-Dar Açılı Piramit…….………………………….………………:
Haberin özelden genele mantığıyla yazılması yöntemidir. Asıl an-
latılmak istenen haberin son bölümünde verilir. Dergi, vs, günlük
olmayan süreli yayınlar bu yöntemi uygular.
6-Dik Açılı Piramit……..………………………………….………: Bilg.ins.
Haber, okur-yazar birinin anlayacağı, bilgili-birikimli (aydın,
entelektüel, biliminsanı, yazar) insanın basit / bayağı bulmayacağı,
her kesimden insanın aynı şeyleri anlayacağı yalın
dille yazılmalıdır.
Ok-yzr ins.
7-Eşkenar Dörtgen..…………….…………………………………:
Gazeteciler buna “kutu” der. Bu kutulara (eşkenar dörtgen) haberden
çıkarılan özetler yerleştirilir. Haberin bazı ayrıntıları da bu kutularda
verilebilir.
8-Dikdörtgen….……………………………………………………:
Oylumlu (bir, iki ya da daha çok -A4- sayfalık çalışmalarda) haber
çalışmalarında haberle ilgili yapılan yorumlar genellikle dikdörtgen
biçiminde sayfanın sağında, ortasında ya da solunda ayrılan yerde yayımlanır.
HABERCİLİKTE ÜSLUP (BİÇEM)
Gazeteciliğin “Doğruluk-Önemlilik -Açıklık / Yalınlık – Kesinlik – Zamanlılık – Yakınlık – İnsanın ilgisini çelme” türünden temel kuralları haber, haber – izlenim, inceleme / röportaj türünden bütün çalışmaların da temelini oluşturur. Bu, gazetecilikte her yayın organının (gazete, dergi, TV, radyo, internet portalı) gereksinimi olan “güvenilirlik” için gereklidir.
Haber yazım yöntemleri –gazetecinin gelişimine koşut – her ne denli bir süre sonra “şablon” gibi görülmeye başlasa da her zaman “orijinallik”le “yaratıcılık” gerektirir.
Bir kez, öncelikle;
-Türkçe’yi güzel yazmalısınız!
-Zamanlar haberin gerektirdiği biçimde kullanılmalı.
Haber yazımında genellikle dili geçmiş zaman kullanılacağına ilişkin yaygın
bir kanı var. Bunun tersine, bir haber yazarken yalnızca dili geçmiş değil,
(şimdiki zaman, gelecek zaman, hikâye) bütün zamanlar yerli yerinde
kullanılabilir.
-Haber yazımında kısa tümceler kullanmalısınız. Haber dili, uzun, ağdalı dili
kaldırmaz.
Başvuru kaynakları
Masanızın üzerinde her zaman;
- Türkçe sözlük;
- Osmanlıca sözlük;
- Türkçe yazım kılavuzu,
bulunmalıdır.
Öneriler:
1-Her gazeteci günlük gazete, dergi okumalarının yanı sıra çokça öykü okumalı! Dilinin gelişimine büyük katkısı olur.
2-Bir kitap önerisi: “Türkçem Mahzun, Ben Mahzun” (Kemal Ateş, İmge Yayınları, 2005)
HABER YAZMADA TEMEL İLKELER
“Şablon Butiğine Girerken”
- Haberin ilk kuralı doğru olmasıdır.
- Haber en az iki kişiye doğrulatılmalıdır.
- Habere konu kişinin bilgisi alınır, görüşü sorulur. (Bu, gazeteciyi tekzipten / mahkemeden kurtarır)
- İki tarafı olan bir haberde yalnızca bir tarafın görüşüne yer verilmez.
- Haberde haber aktörlerinin isimleri doğru yazılmalıdır.
-İsim yazarken gereksiz tekrardan kaçınılmalıdır;
Örneğin, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le ilgili 5-6 paragraflı bir haber yazacaksınız.
Haberin giriş paragrafında “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül” adını yazmak zorundasınız. Sonraki paragrafta “Abdullah Gül”, daha sonraki paragraflarda “Gül” ismini kullanmakla yetinebilirsiniz. En son paragrafta bir kez daha “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül” diye yazmalısınız. Her paragrafta “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül” diye yazarsanız a) Okur, kendini aptal yerine konulduğunu düşünebilir; b) Sayfada gereksiz yer kaplamış olursunuz; c) Haber dilinizi elinizle çirkinleştirir, okumayı zorlaştırırsınız.
- Haberin giriş paragrafı 1 N, 5 K yöntemiyle yazılmalıdır!
-Böylece, haberle ilgili tüm soruların yanıtını verecek, haberin başlıktan sonra en kısa özeti sayılabilecek bir giriş yazmış olursunuz.
- Haberde yorum yapılmaz!
- Uzun haberlerde arabaşlıklar konulmalıdır.
-Bunun birçok yararından biri de okumayı kolaylaştırmasıdır.
- Hiç kimse için (Ne denli önemli olursa olsun) haberde hiç kimse için “sayın” sıfatı kullanılmamalıdır.
- Haberin hiçbir paragrafı “dün, öncekigün, yarın” gibi tarih, zaman belirten sözcüklerle, rakamlarla başlamaz.
HABER YAZIM KURALLARI
“Evrimi Sonsuza Dek Sürecek Kurallar”
-Gazetecilik yoğunlaşma mesleğidir
(Latife Tekin-Sevgili Arsız Ölüm), (Büyük İskender 31 yaşında)
-Sonuç odaklıdır (Pragmatiktir)
-Doğru habere kısa sürede erişmek gerekir.
HABERDE AKTARMA TÜRLERİ
“Postacı Gibi Kapıyı Çalmadan”
Haber aktarma
Haber aktarma, gazetecilikte telekomünikasyon (telefon, telgraf, telks, telematik, faks, internet) araçlarının gelişimine paralel çizgi izledi.
- 19. yüzyıla değin özellikle dış haberler, devletlerin posta işletmelerine bağlıydı.
- Çağdaş basının, günümüzdeki biçimine gelmesini sağlayacak evrimi 1832’de Havas Ajansı’nın kuruluşuyla başlar:
-Charles Havas, ‘optik telgraf’ın yanı sıra haberci güvercinlerden de yararlandı. Güvercinler, Londra’dan Paris’e 6, Brüksel’e 4 saatlik uçuşla gidebiliyordu.
- 19. yüzyılın ikinci yarısında elektrikli telgraf, 20. yüzyılda teleyazıcıların (teleimprimeur) keşfi, telefonla teleksin iyice yaygınlaşması gazeteciliğe çağ atlattı.
- Telsizli gazeteci haberi yakındaki telefonlu bir yerde bekleyen arkadaşına bildiriyordu. Onun da telefonla bölge bürosuna ilettiği haber, oradan teleksle merkeze aktarılıyordu.
- Haber aktarmanın tarihsel evrimi
Tamtamlar, dumanla haberleşme, maratoncu, yaya haberciler, atlı haberciler, menzil beygirleri, güvercinler…
Uydular, fiber optikli kablolar, bilgisayarlar, internet olanakları, cep telefonları…
Manyetolu telefonlar…
Santral memuresi kızlar…
Telefoto çilesi (Siyah-beyaz film fotoğraf, aygıtları, aparatları; agrandizör, telefoto)
Akıllı telefonlar…
Haber dili
“Kekemeye Özenmemek”
Haber, (Haber Yazmanın Temel Unsurları / “Şablon Modelleri”) başlıklı dersimizde “Dik Açılı Üçgen” başlığıyla incelendiği gibi yalın, açık, anlaşılır olmalı. Okur – yazar düzeyinde eğitimli biriyle bilgili – birikimli – çok eğitimli biri de aynı haberi okuduğunda, aynı şeyi anlamalı.
Bu konuyla ilgili iki kavramdan biri “bilgilendirme”, öbürü “bilgilenme”dir. Haberi ileten kaynakla haberin iletildiği kaynak / lar birbirlerinden çok farklıdır.
Bu konuda “etken yapı” sorumluluğu “bilgilendiren” kaynağa aittir. Çünkü “bilgilenen” yapı (okur) milyonlarca / milyarlarca çeşitliliğe sahiptir.
Bilgilendiren kaynak da (sosyalmedya dışında) “milyonlarca / milyarlarca” olmasa da tek değildir:
Haber ajansları, gazeteler, dergiler, televizyonlar, radyolar, internet vb.
Bilgilendirme Süreci:
Bilgilendirme süreci 2 aşamalıdır:
- Sürecin başlangıcı, temel kaynak muhabirlerdir.
Muhabirler tarafından erişim – doğrulatma – yazım aşamalarından geçen bir haber
önce yayın organının haber masasına gelir.
- Gazetelerde (yayın kuruluşlarının) editör ya da sayfa sekreterlerince okura sunulmak üzere sayfada –haberin– değerine göre yer alması “sunum süreci” diye tanımlanabilir.
YAZILAN HABERİN DEĞERLENDİRİLMESİ /
REDAKSİYON (TASHİH/DÜZELTME)
“Masa başında söndürülen ya da parlatılan coşku”
- Muhabirler habere erişim sürecinde yüklendiği adrenalinin de etkisiyle haberini yazarken belirli bir coşkuyla hareket eder.
- “Bir bomba haber yakaladım” duygusu haberinin manşetten yayımlanmasını bekler duruma getirir onu.
- Bu duygu yanıtını Yazı İşleri’nde alır. Haberi ya kendinin beklentisine uygun biçimde manşetten ya daha küçük yayımlanır ya da hiç yayımlanmaz.
Muhabirler tarafından yazılan haberler haber masasında düzeltildikten (Eskiden buna ‘tashih’, bu işi yapana da ‘musahhih’ denilirdi) sonra son kararı verecek olan Yazı İşleri’ne, editörlerin önüne gönderilir.
-Haberin önemli değerlendirmelerinden biri bu aşamada yapılır. Haberin “değeri”ne
göre uzunluğuna, kısalığına, ek yayın desteğine (Notlar, izlenimler, yorumlar) eklenip
eklenmeyeceği bu bölümün işidir.
-“Haberin değeri” haberin hedef kitlesinin aile, belirli toplum kesimi, ülke, dünya
olmasına göre belirlenir.
-“Bilgilendirme Süreci”nde yetki kullanımıyla ilgili en çarpıcı örnek “Avusturya
Arşidükü François Ferdinand’ın öldürülmesi (28.06.1914)” dönemin gazeteleri
tarafından ikincil dereceden bir haber olarak değerlendirildi, ama bu suikast dünya
savaşının başlamasına gerekçe yapıldı.
“Ferdinand” haberinin ikincil derecede bir haber olarak değerlendirilmesinde asıl sorumluluk editoryal kurulundur / yazı işlerinindir.
(Gazetelerle dergilerdeki sayfa sekreterlerinin televizyonlarla radyolardaki karşılığı
yayın yönetmenleridir.)
BASINDOTLAR(*)
SEN BİR HOMOSEKSÜELSİN
Polemik, edebiyatımızla basınımızda önemli yer tutar. “Oldukça sert kalem tartışması” diye tanımlanan polemiğin güneyde şirin bir kıyı kentimizde iki gazete patronu arasındaki denli sert tartışmayı içermemesi gerekir. O güne değin ne edebiyatımızda ne de basınımızda böyle polemik görülmedi. 1990’lardaki “Büyük medya savaşı”nda bile bu sertlikte tartışmaya tanık olunmadı.
Çok sayıda yerel gazetenin yayınlandığı güneydeki o kıyı kentinde iki gazete sahibinin arası bir hiç yüzünden açılmıştı. Gerginlik, gazete sahiplerinden birinin bir uyuşmazlık sonucu öbürünün bir yakını aleyhine tazminat davası açması üzerine ortaya çıkmıştı. Davalının yakını gazeteci, kendi girişimi sonucu değiştirmeyince davacının davasından vazgeçmesi için araya arabulucular bile koymuştu. Ne ki, davacı çok kararlıydı; davasından bir türlü vazgeçmiyordu. Her yolu deneyen davalının yakını son bir atakla gazetesinden yararlanmayı düşündü. Gazetesinden saldırırsa davacı meslektaşının davasından vazgeçeceğini düşünüyordu. Ertesi gün gazetesinde sekiz sütuna çektiği manşet aynen şöyleydi:
“SEN BİR HOMOSEKSÜELSİN!”
Başlığın altındaki yazıda ise toplumu temizlemek için bu yayını yaptığını anlatıyordu.
Ertesi gün davacı gazeteci “yanıt hakkını kullanarak” manşetini şöyle çekti:
“HOMOSEKSÜEL SENSİN!”
Bunun üzerine, davalının yakını gazeteci, davacı meslektaşının küçükken nerede, başına nasıl bir iş geldiğini anlatan ayrıntılı yazıyı şu başlıkla sekiz sütuna yayımladı:
“KORKMUYORSAN HAYDİ MUAYENEYE”
Yazının altına da önemli bir not düşmüştü:
“Türkiye’nin her yerinde tam teşekküllü bir hastanede muayeneye razı mısın? Ben razıyım…”
Bu tartışmaya yanıt vermeyen davacı konuyu değiştirdi:
“SEN BİR KAÇAKÇISIN!”
Haberin içeriğinde ise davalının yakını gazetecinin Wolkswagen marka otomobiliyle denizde bir motorda bulunan kaçakçılara sinyal verdiğini, yol göstericiliği yaptığını öne sürüyordu.
Bu karşılıklı atışmalar üzerine iş çığırından çıktı. Sonunda her iki hasım gazeteci gazetelerinin manşetinden düello çağrıları yapmaya başladı:
“YİĞİTSEN RIHTIMA GEL!”
Yanda bir not: “Silahını da alabilirsin”.
Ertesi gün “Rıhtım senin çöplüğün” üst başlığıyla manşetten verilen yanıt şöyleydi:
“ERKEKSEN SEN KİLİSENİN YANINA GEL!”
Ortalık tozdumandı. Tüm kent halkı “manşetlerdeki kavga”yı izliyordu. Her iki gazetenin de tirajı patlama yapmıştı. Kavgayı durdurmak için yapılan hiçbir girişim sonuç vermiyordu. Kaymakamın arabuluculuğu da işe yaramadı. İşte bu aşamada “İş başa düştü” diyen “duayen gazeteci” ya da Gazeteciler Cemiyeti’nin gedikli Başkanı Lütfü Bey, “ağabey” sıfatıyla araya girdi. Her iki gazetenin manşetten salvoları sürerken Lütfü Bey gazetesinden tarafları ılımlı olmaya çağıran yazısını şu başlıkla yayımladı:
“ARTIK AYIP OLUYOR BEYLER”
Polemikçi (!) gazeteciler sözleşmiş gibi ertesi gün gazetelerine aynı başlığı atarak Lütfü Bey’e yanıt verdi:
“SEN KARIŞMA LÜTFÜ”
APO ÖLDÜRÜLDÜ
İki genç gazeteci yurt çapında yayınlanan bir gazetenin Diyarbakır bürosunda oturuyordu. Biri konuktu, öbürü nöbetçi muhabir. Ortalık sakindi. Yapacak bir iş yoktu. Sıkılan iki kafadar bir başka gazetedeki arkadaşlarını işletmeye karar verdiler. Bu iş için de teleksten yararlanmayı düşündüler. O sıralar internet yoktu; faks da yaygınlaşmamıştı. O dönemde en etkili araçlardan biri olan teleksle teknik düzeneğin elvermesi nedeniyle DOLAYISIYLA aldatıcı mesajlar geçilebiliyordu. İki genç gazeteci de bu olanaktan yararlanarak öbür gazetedeki nöbetçi arkadaşlarını teleksle aradılar:
“Alo, alo, can ben, Stockholm’den, Kürdistan Press’ten arıyorum… Apo’nun öldüğü yolunda haberler geldi bize. Bekaa Vadisi’ndeki Mahsun Korkmaz Askeri Akademisi’nde Şahin Baliç ile Apo taraftarları arasındaki tartışma çatışmaya dönüşmüş. Olayda ağır yaralanan Apo’nun Şam’da özel bir hastanede tedavi altına alındığını, ancak kurtarılamadığını duyduk. İsveç’teki Kürt örgütleri de merak ediyor. Biz de emin olmadığımızı söyledik. Siz Güneydoğu’dasınız, acababöylebir şey duydunuz mu?”
“Hayır biz de duymadık”, diye yanıt verdi öbür gazetedeki nöbetçi muhabir. “Bir araştıralım. Öğrenirsek size bildiririz. Ama nasıl?”
“Siz belki bizi çıkaramazsınız.Ben sizi bir saat sonra tekrar arayayım. By,bay…”
“Tüyo”yu alan nöbetçi muhabir haberi önce büro şefine, sonra da İstanbul Haber Merkezi’ne bildirdi. Haber gazetede bomba etkisi yapmış, ortalık ayağa kalkmıştı. Gazetenin Ankara’daki Dışişleri Bakanlığı muhabirleriyle merkezdeki dış haberler muhabirleri hemen işe koyuldular.
Nöbetçi arkadaşlarını işleten iki kafadar neler olup bittiğini öğrenmek için bir saat sonrasını beklemeden, on dakika sonra ama bu kez telefonla aradılar.Telefonda arkadaşlarının haberi İstanbul’a aktardığını,şefin büroya gelip duruma elkoyduğunu öğrendiler. Şakalarının amaçlarını çok aştığını anlayan iki kafadarı bir düşüncedir aldı.
Yaptıkları şaka düzeltilmesi olanaksız sonuçlar doğurabilirdi. Ürküntüden tirtir titreyen iki kafadar yine teleksin başına geçerek arkadaşlarına şaka yaptıkları yolunda bir mesaj geçtiler. Ancak, baktılar ki inandırıcı olamıyorlar, teleksi bırakıp yine telefona sarıldılar. Dediler ki, “Yahu arkadaş, o mesajları geçen bizdik. Kürdistan Press haltını biz yedik. Hepsi şakaydı.”
Zor oldu ama sonunda arkadaşlarıyla şefini şaka yaptıklarına inandırdılar. Bunun üzerine “İşletilen büro”dan İstanbul Haber Merkezi’ne bir not daha geçilerek olayın aslının olmadığı, genç gazetecilerin masum bir şakası olduğu anlatıldı. Anlatıldı anlatılmasına da iş işten çoktan geçmişti. Gazete olayı çoktan manşetten yayımlamıştı:
“APO ÖLDÜRÜLDÜ”
Bu kez “meyhane baskısı”nı gören Babıali’deki öbür gazetelerin yönetici ve muhabirlerini bir telaştır aldı. Bir anda telefon, faks, teleks trafiği ortalığı birbirine kattı. Ancak, hiçbir gazeteci olayı doğrulamıyordu.
Bu ara meyhane baskısı yapan gazeteyi kaynak gösteren BBC de radyodan haberi yayımlamaz mı… Böylece gazetelerin merkezlerindeki nöbetçi muhabirleri rahat bir soluk aldılar. Onlar da BBC’yi kaynak göstererek gazetelerinin son baskılarına haberi yetiştirdiler. Ama haberde kuşku büyük olduğu için durumu ertesi güne değin idare edecek biçimde –manşetten olmasa da- yayımladılar.
Gerçek sonra anlaşıldı anlaşılmasına da Lübnan’daki örgüt lideri APO tekzip metni gönderemediği (!) için haber daha sonra hiçbir gazetede ne yalanlandı ne de irdelendi. En iyisi sağın kulağın üzerine yatmaktı. Öyle de yapıldı.
Mr. LAKERDA
“Gazeteciler aralarında kısa konuşur, çabuk anlaşır” diye bir söz var. Bu, biraz da gazetecilerin algılama gücü yüksek insanlar olduğunu vurgulamak denli, öğünmek için de üretilmiştir. Ne ki, gazetelerin merkezlerinde burunlarından kıl aldırmayan bazı üst düzey yöneticiler kendi aralarında sözü yayarak konuşmalarına karşın, alt görevlerde çalışanlarla, özellikle taşradakilerle çok kısa konuşarak isteklerini tanrısal buyruk niteliğinde vurgulamalarla dile getirmekten çok hoşlanır. Söyleyeceklerini söyleyip yürürler, telefonda ise karşıdakinin yanıtını beklemeden telefonu kapatmak yüce karakterlere yakışan bir eda havasında gösterilir.
Böyle bir ilişkiye özgün örnek olarak gösterilebilecek öykümüzün kahramanı gazete bölge temsilcisi o gün iyi günlerinden birini yaşıyordu. Ziyaretine gelen hanım dostuyla içilen viskinin esrikliğinde tatlı tatlı söyleşiyorlardı. Söyleşinin en güzel anında telefonun zili çaldı. Sekreterin temsilciye telefonla bağladığı genel yayın müdürü, her zamanki gibi kısa, öz konuşarak temsilciye akşam uçağıyla gönderdiği lakerdanın gazete tesislerinin de bulunduğu kentteki bir dostuna ulaştırılmasını buyurdu.
Temsilci çoktan ayağa kalkıp düğmesini iliklemişti.
Hazırlıksız yakalandığı için telaşla “Başüstüne” diyebildi. Genel yayın müdürünün tam olarak ne söylediğini anlayamayan temsilcinin aklında yalnızca “lakerda” sözcüğü kalmıştı.
Daha sonra gazeteciler cemiyeti başkanı olacak temsilci, o güne değin hiç “lakerda” yemediği gibi adını bile duymamıştı. Lakerdanın “olsa olsa” yöntemiyle yabancı bir konuk olduğu kanısına varan temsilci, şoförüne gerekli buyrukları vererek bir süre sonra gittikleri havaalanında uçaktan inen yolcuları karşıladı.
Şoför, elinde “Mr. Lakerda” yazılı pankartla yolcuların en iyi görebilecekleri yerde mevzilendi. Ne ki, uçaktan “Mr.Lakerda” adında biri çıkmadı.
GAZETECİ, OKUR
Stajyer gazeteci işe başladığı ilk gün utana – sıkıla haber müdürünün karşısına çıkarak ne yapması, işe nereden başlaması gerektiğini sorar.
Haber Müdürü,
“Okumaktan,” der.
Stajyer, ilk anda müdürün okumakla ne demek istediğini kavrayamaz. Cin gibi bir delikanlıdır ama acaba müdür okumakla neyi okumasını istiyor, buna yanıt arar… Kitap, gazete, dergi? Başarılı bir öğrenci, okuyan biridir gazeteci adayı. Çok sıkı okumalarla kendince bir kütüphane de devirmiştir. Öyle ya İletişim Fakültesi son sınıfa gelmiş birine oku demekle mutlaka başka bir şey söylemek istemiş olmalıdır, müdür. Güzel de ne?
Stajyerin kafasından geçenleri anlayan Müdür,
“Gazeteleri okuyacaksın,” der, “gazeteleri”.
Gazeteci adayı şaşkın, müdürün yanından ayrılarak yan tarafta üzerinde günlük gazeteler bulunan toplantı masasının yanında bir yere oturur. İddialıdır genç gazeteci; hızlı okuma kursuna da gitmiştir. Kendince bütün gazeteleri okuduktan sonra Haber Müdürünün karşısına tekrar çıkarak, kendine güvenli bir edayla konuşur:
“Bütün gazeteleri okudum”.
“Başyazarımız bugün ne yazmış, neden yazmış, ne anladın, yorumun nedir?”
Genç gazeteci utanır, başını eğer. Böylece öğrenir, bütün gazetelerin başyazılarını, makalelerini de okumanın gerektiğini. Tekrar gider, masadaki yerine oturup gazetelerdeki bütün makaleleri okur.
Az sonra Müdürün karşısına tekrar çıktığında kendine daha güvenlidir:
“Bütün makaleleri okudum, efendim”.
“Hımm, güzel. Peki, bizim gazetenin ortasındaki tam sayfa ilanı da okudun mu?”
Genç gazeteci bir kez daha başını eğmek zorunda kalır.
Müdür sevecen bir dille şunu der:
“İyi bir gazeteci, bütün gazeteleri küçük ilanlarına dek okumak zorundadır!”
Genç gazeteci bozguna uğramış duygularıyla dönüp giderken Müdür ekler:
“Gazeteleri okumak da yetmez! Kitaplar da okuyacaksın, dergiler de!”
SENET
Yerel gazetede bir işadamının hakkında bir haber yayımlanmıştı. Haber, doğru olmasına doğruydu ama işadamı bunun duyulmasını istemediği için sinirinden küplere bindi. Hemen telefona sarılarak gazete sahibine küfürler yağdırdı, açtı ağzını, yumdu gözünü. Gazete sahibini iyice azarladıktan sonra “Şimdi bir açıklama göndereceğim. Bunu yarınki baskıda yayımlamanı istiyorum”, diye buyurdu. Ardından tehdit etmeyi de unutmayarak “yayımlamazsan sen bilirsin”i ekledi.
İşadamını sakin sakin dinleyen gazetecinin aklında o sıra bir şimşek çaktı. “Sana bu hakaretinin bedelini ödeteyim de gör,” dedi içinden.
“Hay hay, olur” diye konuştu sonra, “yalnız açıklamanızı yazılı gönderirseniz iyi olur. Haber yarım sayfaydı. Siz de yarım parşömenden fazla yazmayın. Ve açıklamanızın altını imzalayın!”
“Nedenmiş o?”
“Efendim, bu tür düzeltmeleri Basın Savcılığına da bildiriyoruz, onun için gerekli.”
“Peki.”
İşadamı, aradan bir saat geçmeden açıklamasını gönderdi. Açıklamanın kağıt üzerindeki düzeni gazete sahibinin istediği gibiydi. Gazeteci açıklamanın bulunduğu kağıdı yazının hemen dibinden özenle kesip ikiye ayırdı. Açıklama metnini çöp kutusuna attıktan sonra elinde tuttuğu imzalı kısmın en altındaki antetli bölümü de özenle kesti.
“Hah işte” diye söylendi sonra, “şimdi oldu. Çanına şimdi ot tıkadım senin.” İşadamının kendi el yazısıyla adını soyadını yazıp altını imzaladığı yarım parşömen boyutundaki kağıdı keyifle salladı.
Keyifle gülümserken çağırdığı mürettibe masasının çekmecesinden çıkardığı boş bono metnini vererek dizmesini buyurdu. Beş-on dakika sonra bono dizilmişti. Bir-iki provadan sonra işadamının gönderdiği kağıdın imzasız yüzüne bono baskısı yapılıvermişti.
Bononun mürekkebi kuruduktan sonra alacaklı bölümüne “güvenilir” biri tarafından elyazısıyla işadamının adı yazıldı. Tarih bölümüne eski bir tarih, borçlu yerine de hayali bir isim yazılınca işlem tamamlanmıştı. Böylece kağıdın arkasında işadamının ciro ettiğini gösteren imzası olduğu için sahteliği hiçbir biçimde kanıtlanamayacak bir bono hazırlanmış oldu.
Gazeteci ertesi gün senedi tahsile koyarken alacağı nedeniyle işadamı tarafından tehdit edildiğine ilişkin savcılığa da suç duyurusunda bulundu. Bu ara, işadamına gönderdiği aracıyla “Dua etmesini, çünkü başına Allahtan bile bir şey gelse kendisinden bilineceğini” duyurmayı savsaklamadı.
En sonunda, paranın para olduğu dönemde, işadamı gazeteciye yaptığı hakaretin bedelini yüz bin lirayla ödemek zorunda kaldı.
HABER HIRSIZINA NE YAPILIR?
Türk basınında henüz teleksin yaygınlaşmadığı yıllardı. Bu nedenle taşrada görev yapan muhabirler haberlerini ya telgrafla geçer ya da telefonun kıt olanaklarından yararlanarak zor yazdırırlardı. Gazeteler de bu haberleri okurlarına özel ve canlı verdiklerini belirtmek için mahrecin yanına “Hususi muhabirimizin telefon –ya da telgraf-haberi” türünden notlar düşerek (kaynak belirterek) koyarlardı.
Merkezi İstanbul’da bulunan gazeteler o sıralar taşrada yeni yeni örgütleniyordu. İki İstanbul gazetesi Adana’da dönemin en lüks otelinin bulunduğu binanın birinci katındaki işhanında açmıştı bürosunu.
O günlerde İstanbul’a telefonla bağlanmak, bağlandığında görüşmek ayrı bir sorundu. Telefon görüşmelerinin niteliği de düşük olduğundan muhabirler haberlerini bağıra bağıra yazdırırlardı. Kodlama yöntemi sanırım o dönemde geliştirilmiştir. Örneğin, Adana yazdırılacak ama karşıdaki bir türlü anlamıyorsa “Ahmet’in ‘a’sı, Diyarbakır’ın ‘d’si” denilerek her harf anlaşılır başka sözcüklerle yazdırılırdı. Telefonda böyle bas bas bağırarak İstanbul’a bildirilen haberlerin gizliliği de kalmazdı. Böylece, her gazeteci komşu gazetecinin gazetesine aktardığı haberi öğrenirdi.
Adana’da büroları yeni açılan söz konusu iki gazeteden birinin telefonu vardı. Öbürünün telefonu henüz bağlanmamıştı. Telefonu olmayan büronun yetkilisi uyanık, hızlı geçinen ama kolaycı, biraz da tembel bir gazeteciydi. Bu gazeteci haberlerini telefonda bağırarak konuşan komşu meslektaşını haberi aktarırken sürekli dinler, notlarını alır, daha sonra gidip postaneden öğrendiklerini kendi haberiymiş gibi telgrafla gazetesine bildirirdi.
Telefonlu gazeteci bir süre sonra bu durumun farkına varınca arkadaşına küçük bir oyun oynamaya karar verdi. Gazeteci o gün de her günkü haber geçme saatinde telefonun öbür ucunda İstanbul Haber Merkezi varmış gibi önceden hazırladığı düzmece trafik kazası haberini yazdırdı. Düzmece haberin başlığı şöyleydi:
“TRAFİK KAZASI 40 ÖLÜ”
“Uyanık” gazetecinin daha sonra gazetesine bildirdiği haber “Hususi muhabirimizin telgraf haberi” anonsuyla manşetten yayımlandı. Ne tuhaf ki, haber yalnızca o gazetede vardı. Öbür gazeteler haberin neden atlandığını öğrendiklerinde Babıali kahkahaya gömüldü. Uyanık gazeteci de işin aslını öğrendikten sonra birkaç gün gazetesinin bürosuna gelemedi.
ASPARAGAS (YALAN HABER);
(Sevimli yalandan kanlı yalana)
Yıl 1963, Haziran’ın 14’ü. Türk basını masum bir magazin haberiyle sarsıldı. Bir günlük gazete, yayımladığı haberin başlığı şöyleydi:
“Amerikalı kız, Türk sevgilisiyle İstanbul’da bir gecekonduda yaşıyor.”
Haberin bütün unsurları tamamdı. Fotoğrafta, elinde gitarıyla Türk genci, karşısında onu aşkla dinleyen Amerikalı sevgilisi. Arka planda tek odalı gecekondu. Kapısının üzerinde “Azparagas” yazıyor. “Paramız az, ‘gas’ yani yakıt alamıyoruz” anlamında. Azparagas’ın üzerinde dikkati çeken iki figürden biri kalbe saplanmış iki ok aşkı, kurukafa da ölümü simgeliyor; bu gidişle donarak öleceğiz anlamında.
Olayın düzmece öyküsü uzun… Sözümona Amerika’da 104 katlı bir gökdelenin altında başlayan aşk, İstanbul’da Bebek sırtlarında, Boğazı gören bir yere kondurulmuş gecekonduda sürüyor.
Oysa gerçek hiç de öyle değil. Toplumda büyük yankı uyandıran, basın dünyasını da “haber atlama” açısından sarsan olayın gerçekle hiç ilgisi yok, bütünüyle kurmaca. Son günlerde gazeteye önemli bir haber getiremeyen, bu nedenle de şefinin baskısından usanan “uyanık” gazetecinin kurguladığı masum bir öykü. İşte, bu olaydan sonra Türkiye’de yalan haberin adı “azparagas”tan esinlenilerek “asparagas” oldu.
Ne ki,Türkiye’de ilk asparagas bu değil. Bilinen ilk asparagasın tarihi 1931. Malatya’da yeni Türkçe harflerle yayımlanan bir yerel gazete bir yöre efsanesini manşetine taşır:
“Fotoğraf çeken ceviz ağaçları.”
Malatyalı bir gazeteci bazı köylülerden ceviz ağaçlarının çevresindeki her şeyin fotoğrafını çektiğini, sonra bu fotoğrafları da bir tür bellek (harddisk) olarak kullandığı ana gövdesinde sakladığına ilişkin bir öykü duyar. Bunu öğrenir öğrenmez eyleme geçen gazeteci, köylülerin kendine gösterdiği ceviz ağacını bulur; bulmakla kalmaz, ağacın daha önce çektiği varsayılan fotoğrafı ayrıntılarıyla anlatan bir röportaj kaleme alır.
Gazetecinin yazdıklarını yayın yönetmeni de beğenince haber – röportaj manşetten yayımlanır. Haber halk üzerinde öyle etkili olur ki, gazete ertesi gün bayilerde yok satmakla kalmaz, yıllar sonra bile konuşulacak bir mit / efsane biçimine dönüşür.
Bizde basınımızın tarihi ancak yaklaşık yüz yıllık geçmişe sahipken asparagas / balon ya da yalan haberin Batıdaki geçmişi yaklaşık üç yüz yıl öncesine dayanıyor.
Örneğin, Benjamin Franklin, 18. yüzyılda Amerika’nın en büyük asparagasçısı olarak tanınıyor. İngiliz taşlama yazarlarının geleneğini sürdüren Franklin, 12 yaşında ağabeyi James’in gazetelerinde gazeteciliğe başlamasıyla da tanınır. Daha 16 yaşındayken değişik mahlaslarla farklı yazılar kaleme alan Franklin, yaptığı işin –masum sayılabilecek– sınırlarını zorlayarak okuru kendince ‘eğitip yönlendirme’ gibi hoş görülemeyecek çabalar içine de giriyordu. Amerikalıların farklı dinlerle etnik kimliklere (o zamanlar ‘ırk’sözcüğü çok yeni, ‘etnik kimlik’ sözcüğü ise yok) hoşgörüsünü savunan Franklin, haberlerini düzmece kaynaklara doğrulatmakla yetinmedi, bir kezinde İncil’e “5 bölüm” ekledi. Söz konusu bölümde Allah’ın İbrahim Peygamberi, başka bir Allah’a inanan yabancıya kötülük ettiği için cezalandırdığını yazabildi.
Franklin’in kırdığı cevizler bir yana, Batı’nın en büyük asparagasçılarından biri, gazeteciliğinden önce öykücülüğüyle tanıdığımız Edgar Allen Poe’dir kuşkusuz. Poe’nin en ünlü uydurma haberi 1835’te yayımlandı. O tarihte bizde Türkçe iki gazete yayımlanıyordu; biri Takvimi Vekayi (Günümüzdeki Resmi Gazete’nin atası), öbürü İngiliz William Churchill adlı bir İngiliz tarafından yayınlanan Ceride-i Havadis’ti. (Ceride-i Havadis’in yayımlanmasının çok ilginç bir öyküsü var).
Poe, 1835’te Southern Literary Magazin’de yayımlanan yazısında balonla aya giden Amsterdamlı katil Dr. Hans Pfall’ın serüvenlerini anlatıyordu.
Bu sıra Southern Literary’nin bu yolla büyük tiraj yaptığını saptayan rakip dergi, rakibine ince zekâ ürünü bir asparagasla darbe vurdu. Haberde Newyork’ta yaşayan Amerikalı bir astroloğun teleskobuyla ayı gözlerken Amstredamlı katil Dr. Hans Pfall’ın öldürülüşünü gördüğünü yazdı.
Poe, bunun altında kalamazdı. O da rakip dergininki denli zekâ ürünü yanıtında şunları yazdı:
“Madem Amerikalı bir astrolog teleskobuyla ayı gözlüyor, artık benim ay serüvenleri yazmama gerek kalmadı.”
Asparagas konusunun en ünlü olayı kuşkusuz ABD’li, aktör, yönetmen, yapımcı, yazar Orson Welles’in radyo şakasıdır. Welles, söz konusu edimini asparagası yermek için yapmıştır ama olay asparagasın başyapıtı oldu. Welles’in 1938’de yaptığı “Marslılar Dünyayı İşgal Etti” başlıklı radyo yayını öyle etkili oldu ki binlerce Amerikalı korkuyla evlerinden çıkarak sokaklara döküldü.
Benjamin Franklin, Edgar Allen Poe ile Orson Welles’in yanı sıra Mark Twain’le Dan De Quille de Batı’nın büyük uydurukçuları arasında sayılır. Her ne denli bu sanatçı, gazeteci, yazarlar yalan haber yazma işini zevkle yapmışlarsa da, bu konuda onlardan daha büyük sorumluluk, tiraj artırmak, daha çok satmak için onların üzerinde baskı kuran, basın tarihine “köksüz, kemiksiz baronlar” diye geçen büyük basın patronlarına aittir. Franklin’in, Poe’nin, Welles’in, Twain’in, Quille’nin yaptıkları bir tür patron tetikçiliğidir.
Bu yöntem, günümüzde olanca soysuzluğuyla, düzeysizliğiyle sürdürülmektedir. Tetikçi gazeteciler öyle yalan haberler yazmaktalar ki, patronlarının akçalı çıkarlarını savunmaları, 18., 19. yüzyılın asparagasçılarından sonra ikinci sırada masum sayılabilir. Günümüzün yalan habercileri işi öyle bir noktaya götürdü ki, yazdıkları bir haberle masum insanların cezaevine girmesine, uzun yıllar hapishanelerde çürümesine; katliamlar yapılmasına, savaşlar çıkmasına neden olabilmektedir.
ŞAKA KAKA OLMADAN
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir harekâtına katıldığı için kendisine “Savaş Muhabiri” denilmesinden çok hoşlanırdı. Çünkü, savaş muhabiri sıfatı beraberinde “cesareti” çağrıştırırdı. Kahramanımız, gözüpek görünmeye çalışmasının yanı sıra çok da duygusal tanınmaya özen gösterirdi. Sohbetlerde çoğu kez sözü punduna getirip meslek yaşamı boyunca savaşta, trafik kazalarında çok sayıda yeni ölmüş insan, ağır yaralı gördüğünü belirtir, işini bitirene dek metanetini koruyarak fotoğraf çektiğini, sonra oturup ağladığını anlatırdı. Sözün bir yerinde çok “hassas” kimliğini vurgularken de duygusal değil, duyarlı olduğunu anlatmak isterdi ama duygusal yaratılışlı, “özünde cesur” sözcüğüyle hiç bağdaşmayacak denli çekingen, dahası ürkek biriydi.
Meslek yaşamının aktif çalıştığı bir döneminde gazeteciler cemiyeti başkanlığı da yapan kahramanımız, komşu ülkelerden birine birkaç günlüğüne gidip gelmişti. Gezinin ardından yazdığı “Türk mallarının gümrük ödenmeden kaçak yollarla götürüldüğü”ne ilişkin röportajı gazetesinde yayımlandıktan birkaç gün sonraydı. Röportajı öğretmenlikten gazeteciliğe, yaptığı şakalarla, esprilerle patronun gözüne girerek gazetecilikten ilan-reklam prodüktörlüğüne aşama yaptıktan sonra gazetecilikle reklamcılığı bir arada yürüten bir “meslektaş” da okumuştu. Espri konusundaki yetenekleri oldukça gelişmiş bu meslektaş, röportajı okuyunca öykümüzün kahramanına bir muziplik yapmayı düşündü. Kahramanımıza açtığı telefonda dilini Kilis yöresinin yerel şivesine uydurarak şunları söyledi:
“Senin haberin yüzünden sınırda kaçakçılığa karşı önlemler artırıldı. Çok sayıda mayın döşendi. Senin yüzünden sınırdan geçişler zorlaştı. Ekmeğini kaçakçılıkla kazanan birçok kişi senin yüzünden ya öldü ya sakat kaldı ya da işini yitirdi, hapse girdi. Bu suçların nedeniyle seni infaz edeceğiz.”
Telefon üzerine soluğu emniyet müdürünün yanında alan kahramanımız, herhangi bir saldırı karşısında korunması için koruma memuru verilmesini sağladı. Bu ara kendi de 6.35 çapında bir tabanca edindi. Bir süre korumasıyla birlikte işe gidip geldi, sağda-solda gezdi.
Bir gün, çalıştığı gazetenin bürosunun da bulunduğu apartmandaki başka bir gazete bürosuna kahveye içmeye gitti. Giderken yanında gelmesine gerek olmadığını belirttiği koruma memuruna apartmanda bir şey olmayacağını, kendini büroda beklemesini söyledi.
Bir süre sonra kahvesini içip bürosuna dönerken şeytana uydu, içerde koruma polisiyle birlikte oturan muhabir arkadaşını korkutmak istedi. Tabancasını belinden çıkardı, kapının vizöründen bakıldığında görünecek biçimde tuttu. Kapının zilini çaldıktan sonra yüzünü eliyle kapattı. Şakasının ilk bölümü düşündüğü gibi gelişti. Kapıyı açmaya her zamanki gibi muhabir geldi. Yine her zamanki gibi kapıyı açmadan vizörden bakan muhabir tabancayı görünce korkudan titreyince hemen koşarak salonda oturan polise haber verdi. Polis de gelip vizörden baktığında tabancayı gördü. Bu ara kapının zili sürekli çalıyordu. Polis, sonradan anlattığına göre önce kapıyı açmadan ateş etmeyi düşünmüştü. Ancak, saldırganı canlı yakalamanın doğru olacağına karar vermiş. Veee, bir anda kapıyı açan polis tabancasını kahramanımızın şakağına dayamış…
Evet, tahmin edeceğiniz gibi sonuçlandı öykümüz.
Kahramanımız olduğu yere yığılıverip bayılmış.
KEKEME GAZETECİ-1
Kekemeliğini kullanarak yaptığı esprilerle çevresini kırıp geçiren genç gazeteci, İstanbul’da çalıştığı dönemde yolunu beklediği genel yayın müdürünü yakalayınca yüzünde en sevimli ifadeyle konuştu:
“Sa sa sa sayın ge ge genel ya ya ya yayın müdürüm”.
Genel yayın müdürünün yüzü, onun kekeleyerek kendisine bir şeyler anlatmaya çalıştığını görünce gevşedi:
“Efendim.”
“Ya ya ya yarım sa sa sa saat va va vaktiniz va va var mı acaba?”
“Var da, neden yarım saat?”
“Si si si sizinle be be beş da da dakika kok o ko nu nu şacaktım da.”
KEKEME GAZETECİ-2
TRT spikerlik sınavı açmıştı. Sınav sabahı, aralarında dönemin ünlü bir şairiyle ünlü gazetecilerinin de bulunduğu TRT’nin Adana, Antalya gibi Anadolu’daki çeşitli bürolarında çalışan beş genç sınav komisyonu başkanı olan şube müdürünün karşısına dikildi. Müdür biraz da merakla sordu:
“Hayrola, beşinizin birden mah cemalinizi görmemizi neye borçluyuz acaba?”
“Si si si sipikerlik sınavı var da…”
“Eee, size ne bundan?”
“Bi bi bi biz de gireceğiz, efendim.”
“Siz mi?”
“E e evet.”
“Beşiniz de kekemesiniz, nasıl girersiniz sınava?”
“İ i i iyi de sa sa sa sayın mü mü müdürüm, sı sı sı sınav şa şa şa şartnamesinde bö bö böyle bir şey ya ya yazmıyor.”
🙂
………………………………………….
(*)“Basındotlar: Basından anekdotlar”, Çetin Yiğenoğlu, Metelikten Medyaya / Anı-İnceleme-Deneme/ Çağdaş Yayınları 1996

Bir yanıt yazın