Hayatın her alanında sınırdayız.
10. UÇSG’nin izleği “Göçle Gelen” çağrıştırmıştı bu yılın izleğini; “Sınır”.
Hangi sınır? İnsan eliyle yaratılan cehennemden kaçan insanların aşmak istediği sınır mı?
Evet.
İnsanların güvenli ortama, aydınlık geleceğe kavuşma istemini pırangalayan sınır mı yani?
Evet.
O sınırı geçemeden bir bombayla ya da bir mayın tarlasında paramparça olan, dev bir dalganın ağzında yiten canların infaz edildiği sınır, öyle mi?
Evet.
ABD’nin Meksika’yla arasına örmekten söz eder etmez Türkiye’nin güney sınırına ördüğü bin kilometrelik duvardan sınır mı?
Evet.
Hani, Berlin’dekiyle birlikte bütün duvarlar yıkılmıştı? Bu duvarları yapanlar insanları ayıran her duvarın yıkılacağını, her sınırın aşılacağını bilmezler mi?
Bilirleeer, bilirleeer, bilerek yaparlar; oradalardan beslendikleri için yaparlar.
O sınırlar, duvarlar ne denizlerin ortasında ne de herhangi bir ülkeyi çevreler. İnsanı insanla çatıştırmaktan beslenen vampirlerle onların ülkelerinde yaşayan duyarlılığını yitirmiş insansıların bildiği “landmark”lardır o sınırlar, o duvarlar (*); yalnızca zavallıların geçmek için can verdiği demirkapı, kör penceredir.
Ne ki, yapılan tanımlamaların, sorularla yanıtların tümü yetersiz kalır “sınır” sözcüğüyle açılan parantezin içini doldurmaya.
Doğrusu, izlek olarak “sınır”ı seçtiğimizde, ilk anda konuya savaş mağdurları açısından yaklaştığım için ülkeler arasındaki “sınır” gelmişti aklıma.
Süreç içinde bu yaklaşımın oldukça sığ olduğunu düşündüm. Söz konusu olan insansa eğer, sınır, kavramsal, olgusal, sorunsal açılardan değerlendirildiğinde, dünyada ancak birkaç yüzü geçemeyecek devletlerarası sınırların sözü edilebilir miydi? Evrende insanlarca algılanan, onları ilgilendiren sonsuzca sınır vardı. Hayat, bütün karmaşasına, fraktal yapısına karşın, bir düal sarmallıkta nabız vuruyordu nedense; sınır her şeyin ortasındaydı. Düalitelerin barındırdığı sınırları saymanın olanağı var mıydı? Demokrasiyle faşizmin, diktatörlükle krallığın, krallıkla imparatorluğun, monarşiyle cumhuriyetin, kapitalizmle sosyalizmin, laisizmle sekülerizmin, evrim teorisiyle yaradılışçılığın sınırı nerede başlıyordu? Ya kadınla erkek arasındaki sınır? LGBTİ şemsiyesi altında yaşamaya çalışanların sınırları n e r e d e/ nerelerdeydi? Algıladığımız hemen her şeyin bir sınırı, sınırları nasıl betimlenebilirdi?
Soluk soluğa ulaşılmak istenilenle, ona ulaşmak isteyenin arasındaki sınırda mıydı yoksa hayatın devindirici gücü?
11. UÇSG’nin programı işte bu yaklaşımla boyutlandırılmaya çalışıldı sonra; kuşkusuz, yine de sınırlı boyutta… Elden geldiğince serinkanlı duruş korunmaya çalışılsa da programın “darbe-OHAL”, “savaş-terör” gibi kanlı düal yapılanmalardan etkilenmesi kaçınılmazdı. Savaş tamtamlarının yerini füzelere bıraktığı geçmişte “kan içen” diye tanımlanırken günümüzde cayır cayır yananan topraklarda patlayan bombalar, gözaltılar, kısıtlamalar, tutuklamalar, özgürlüklerin sınırlanması gibi olağanüstü koşullara özgü gelişmelerin etkisiyle gerektiğinde programların iptal edilebileceği de düşünülerek bizimlendirildi çalışmalar.
Daha önce 11. UÇSG’ye gelmeyi kabul eden Romen Şair Niculina Oprea ile Rus Fotoğrafçı Elena Martinyuk peşpeşe patlayan bombaların ardından Karlov suikastı üzerine programlarını iptal etmek zorunda kaldıklarını bildirdiler, üzülerek.
Yine de etkinliğimizin “uluslararası” niteliğini etkilemedi bu, etkileyemez de. UÇSG, Çukurova Sanat Girişimi’nin uzun soluklu bir çalışmasıdır çünkü. Bu yıl gelen iki Suriyeli konuğumuzla anonim bir uluslararası sanat çalışmasının (fotoğraf sunumu) yanı sıra, etkinliğin uluslararası niteliği türlü etkileşimlerle her yıl bir biçimde sürdürülür.
Unutulmasın ki, açılışını Lazkiye’de, kapanışını Mersin’de yaptığımız, Fas’tan, Cezayir’den Kafkaslara 17 ülkeden konukların ulaşım giderlerini bile kendileri ya da örgütlerinin karşılayarak geldiği, Halep’te etkinlikler düzenlediğimiz bir geçmişi var bu UÇSG’nin…
Yarınlarda o ışıklı günleri burada, 3. Delta’da tekrar yaşayacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın! Bölgede, geleceğin aydınlık, güzel günlerini biz, biz sanatçılar gergefleyeceğiz, tuvallerde, sayfalarda, portelerde, ak perdelerde…
Etkinliğin “uluslararası boyutu” mu dediniz? Buyurun İngiltere’de Brigton, Londra, Avusturalya’da Sydney, Suriye’de Tartus etkinlikleri. Şu başlık da ilk kez tarafımızdan kullanılıyor: “Siber Ekran”. ÇSG’nin Facebook sayfasında bakın bu yıl neler yapıyoruz “uluslararası boyut” anlamında.
Türkiye’de bölgemiz dışında, Bodrum’da bölgemiz dışında etkinlik yapılması bir ilk uygulamadır.
Bütün bunların yanı sıra ÇSG’nin güçlü altyapısına önemli bir harcı (bu boyutta)11. UÇSG’de koyuyoruz:
“Sanat sokakta (Adana)”.
Bu, bizim önceki yıllarda da uyguladığımız temel yaklaşımlarımızdan biri. Ne ki, bu yıl, bu yapıyı geliştirerek sürdürüyoruz. Bu erekle Reşatbey mahallesinde etkinliklerimizi gerçekleştireceğimiz sokağa “Çukurova Sanat Sokağı” adını verdik. Resmi adı bizi pek ilgilendirmiyor. Atatürk caddesinin başladığı Dörtyolağzı’ndan sayınca sağdan beşinci sokak. Böylece Adana’nın da bir “beşinci sokağı/caddesi” oluyor.
Burada şunu vurgulamamız gerekiyor: ÇSG gönüllüleri düşleri sınır tanımazlardan oluşur. Taklitten kaçınırlar. Yaratıcıdırlar. Yapıp ettikleri taklit edilir. Dünyada benzeri olmayan UÇSG tasarımı bunun kanıtıdır. Bu yıl ki açılımları da bir başka gösterge… Eşzamanlı bir programla Bodrum’da, Brithon, Londra, Sydney gibi dünyanın bir ucundan öbür ucuna etkinlik düzenlenmesi daha önce yapıldı da bizim mi haberimiz olmadı? Programların sanal ortamda sınır aşan yanı da bu yaratıcılığın bir başka örneği. ÇSG gönüllülerinin ne denli yaratıcı oldukları zamanla daha açık görülecek; daha neler yaratacaklar, neler…
*
Bir ÇSG girişimi olan “Yazarlar Evi”nin restorasyon çalışması sürüyor. Ne yazık ki Adana’da işler böyle yürüyor; bürokrasinin çarkı ağır dönüyor. ÇSG tarafından Adana’da bir “Yazarlar Evi” kurulacağının kamuoyuna duyurulmasının üzerinden neredeyse üç yıl geçiyor. Biz bürokrasiyle boğuşurken Bursa Nilüfer Belediyesi “Göl Yazıevi”, İzmir Seferihisar Belediyesi de bizim verdiğimiz isimle “Yazarlar Evi” kurdu. Bunlar güzel, sevindirici, alkışlanacak etkinlikler. Ne de olsa sanat etkilenerek yürür biraz da…
Bize düşense bizim yazarlar evine özgün bir isim vermek… Böyle bir buluşumuz var. Ev hizmete girerken paylaşacağız bu ismi…
*
Savaşa, bombalara, teröre, ölümlere karşın hayat sürüyor.
Bu yılki ödülün sahibi Adanalı sanatçı dostumuz S.Haluk Uygur; kutluyoruz.
……………………………………
(*) Görünmez (su altında) sınır taşları.

Bir yanıt yazın