Sorunun Adı Yok (mu?) -1-
Bu Toplum Zor Isınır, Zor Soğur, Unutulmasın!
Çetin Yiğenoğlu
Sakarya Pamukova, Muğla, İnegöl, en sonunda Dörtyol… Nereye gidiyoruz? Provokasyon senaryolarının yeni bir versiyonunu mu izliyoruz, yoksa daha da karanlık bir döneme mi giriyoruz?
Yaşanan ürkütücü olaylar bu duyguyu yaratıyor… Bir de, biz bu filmi daha önce çok seyrettik diyesi geliyor insanın… 19. yüzyılın ikinci yarısında, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde… Halkların, olayların geçtiği yerlerin adlarını, tarihlerini günümüzdekilerle değiştirdiğinizde şaşırtıcı bir benzerlik çıkıyor ortaya… Ne yazık ki, daha önceki yaşanılanlar feodal imparatorluktan çağdaş, demokratik hukuk devleti sürecine geçişin sancılarıyla ilgiliydi biraz da… Bazı benzerlikler olmakla birlikte bugün yaşananların bambaşka nedenleri de var.
İşin acı yanı, bazı kimselerce son iki yüzyıldan önce de bu toprakların çok kan içtiğinin unutulması…
“Bu toplum zor ısınır, zor soğur” dememiz biraz da bundan… Toplumun bu yapısı, olaylar karşısındaki tutumu, kimilerinin sandığı gibi ahmak, aptal olmasından mı kaynaklanıyor gerçekten? Bu büyük bir haksızlık olmaz mı bu mazlum, bu masum insanlara? Bu topraklarda yaşayan dünyanın en zeki insanlarına? Peki, o zaman neden “zor ısınır” bu insanlar? Bunun bir tek nedeni varsa o da acıyı çok iyi bilmeleri, acıyla yaşaya yaşaya bilgeleşmiş olmalarıdır…
Halk (Anadolu insanı), böylesine yüce bir sağduyu örneği verirken önder kadro ne yazık ki daha sorunun adını bile koyabilme liyakâtini gösteremedi. Bir kör dövüşü, bir kavram kargaşası sürüp gidiyor… Tıptaki yaklaşımla tanımlarsak “teşhis” (tanı) yanlış konulunca tedavi de yanlış yapılıyor.
Böylesine yakıcı bir süreçten geçilirken koca koca yazarların, büyük politikacıların daha “milliyetçilik”, “etnisite / etniklik / etnik kimlik”, “ulus / ulusal” gibi kavramları bile tam bilmedikleri dikkat çekici.
Bunlardan kimileri, üstelik yurtsever/ulusalcı kimliğiyle “etnik milliyetçilik” diye yazarken ne yaptığını, neye zarar verdiğini bilmiyor… dahası, bunun farkında bile değil… asıl acı verici olan bu…
“Milliyetçilik”, “ulusalcılık”, “ulus devlet”, “etnisite / etnik kimlik” nedir, ne demektir? Etnik kimlik hangi evreden sonra ırkçı/faşist yapılanmaya evrilir? Bunlar iyi bilinmeli, halka da yalınlaştırılarak/basitleştirilerek (vulgarize edilerek) anlatılmalı.
Ne yazık ki, henüz soruna ortak bir isim bile konulamadı… Türk / Ermeni kapışmasında hiç olmazsa Batı’nın dilinde sorunun bir tek adı vardı “Şark meselesi” (Doğu Sorunu).
Şimdi öyle çok tanımı var ki yaşananların; Kürt Sorunu, Güneydoğu Sorunu, Doğu Sorunu, bunlardan bazıları… Bunların içinde en baskını, en çok dayatılanı ise “Kürt Sorunu”. Tanım böyle yapılınca yaklaşım da doğal olarak bu çerçevede ele alınıyor. Yetkililer, devlet yöneticileri ne dünyadaki, ne ülkedeki, ne de Güneydoğu’daki gelişmeleri doğru okuyabiliyorlar… Gücü eline geçirenlerden kimi, militarist çözümü, kimi din bağlamında bir çözümü dayatıyor bunun üzerine… Sanki Dünya, Güneydoğu 19. yüzyılın feodal dünyası, Güneydoğusu.
Eline çantayı alan Güneydoğu’ya gidiyor… Bu yaklaşım, yönetsel metropollerden bölgeye Damat Ferit Paşa gözüyle bakılmasından kaynaklanıyor daha çok. Hemen sormalı, o gözle bakılınca görüldüğü gibi Şanlıurfa’dan itibaren bölgede yaşayanların hepsi Kürt mü, gerçekten? Medlerden, Hattilerden, Hurrilerden, Hititlerden, Perslerden, Urartulardan, Roma’dan, Bizans’tan, Araplardan, Selçuklulardan, Osmanlılardan bu yana yaşanan değişimleri, dönüşümleri, asimilasyonları haydi bir yana bırakalım… Diyelim ki, bölgede hiç Türk yok… Süryanileri, Asurileri, artık dönük/dönme diye bilinen Ermenileri, Zazaları da yok sayalım. Ama hiç olmazsa Zazaları Kürt saymayalım… Peki Arapları ne yapacağız? Başka başka etnisitelere mensup olduklarını söylemelerine karşın Türkçe ibadet eden Alevileri nasıl tanımlayacağız? Bu etnik unsurların toplamda 7.5 milyon olan bölge nüfusu içindeki payını, oranını hiç hesap etmeyecek miyiz? Bu açıdan bakarak sancılı bölgenin azınlıkları konumuna düşecek sözkonusu etnik unsurların insan hakları ve demokratik istemlerini hangi açıdan ele alarak değerlendireceğiz? Batı kentlerinde yaşayan Kürtlerin sorunlarını hangi parantez içinde ele alacağız? Olayın en önemli aktörü PKK’yı (‘PKK’yi’ değil), bölgede, ülkede cirit atan gizli servis elemanları / casusları konusunu nasıl irdeleyeceğiz?
PKK, yani Kürdistan İşçi Partisi… Komünist manifestonun kötü özentisi bir bildiriyle kurulan, kan dökücü, terörist eylemleriyle adını duyuran, sonra Pankürdist çizgiye evrilen bir örgütlenmeyi nasıl değerlendirmeliyiz? Son zamanlarda yurtsever olduklarını söylemeye başladılar, nasıl bir yurtseverlikse tanımlanmaya muhtaç değil mi? Adı işçi partisi, ama bugüne dek işçi adına, emek-sermaye çelişkisi adına ne yapmışlar bilen yok… Onca köy basıp soydaşlarının kanına girdiler, ama bir tek feodal beyin burnunu kırmadıkları gibi feodal yapıya karşı bir çıkışlarını, bildirilerini bilen biri varsa o da beri gelsin!
Kimileri ise bu ara PKK’nın 100 bin milis gücüne sahip olduğunu söyleyerek bilmeden de olsa örgütü olduğundan çok güçlü gösteriyor, bir anlamda propagandasını yapıyor… Fransızca kökenli bir sözcük olan “milis”, günümüzde kazandığı anlam genişlemesine göre örgütçü, örgüt içi işleyişi özümsemiş, parti politikasını, propaganda yapmanın inceliklerini, asimetrik savaş yöntemlerini (bomba yapan, mayın döşeyen, ruhsal ve bedensel açıdan her türlü suikasti yapabilecek biçimde eğitilmiş) bilen, bir anlamda yarı Rambo gibi adam demek oluyor… Eğer, bu böyleyse vaygele Türkiye’nin başına… Bu, halkın ısınması yakın demektir… Çünkü, olası kent savaşlarında 100 bin kişilik böyle bir güçle 500 bin kişilik düzenli bir ordunun başa çıkması oldukça zor…
İşte o zaman, zor ısınan bu halk zor soğur…
……………….
Haftaya: Kavramlar Üzerinde
30.07.2010
Cumhuriyet Güney Doğu

Bir yanıt yazın