ÇEÇE

Ali Taş

09.05.2008/Cuma                                                       



ADANA'NIN AĞITI

"KIRMIZI KOKU"(*)

Ali Taş

"Kırmızı Koku"nun yazınsal alanı olan Adana ve Çukurova, Yaşar Kemal'den Orhan Kemal'e, Muzaffer İzgü'den Nihat Ziyalan'a dek uzanan bir çizgide sanatsallığa farklı biçimlerde otantik katkı koyar.Göç dalgasının ürünü olan insan kolleksiyonu varsıllığının yaşama sunduğu sosyo/ekonomik ve kültürel doku bereketli topraklardaki renkli ve gerçekçi yaşam öykülerini yazınsal alana taşır. Bunun son örneği Çetin Yiğenoğlu... Yiğenoğlu, onca yazmaya ve işlenmişliğe rağmen, farklılığıyla okunası bir konum edinen "Kırmızı Koku"yu özgün bir biçimde okura sunar... Yiğenoğlu, özgünlüğünün temel olgusu ise farklılığıdır... Kendine özgü bu farklılığın ana kuşatmasındaki özellikte gerçekle bu denli gizli bir ustalıkla oynaması, kullandığı teknikle gerçek ve gerçek dışı gibi iki zıt ve çelişkili noktayı bu denli yakınlaştıracak bir konum edinebilmesidir. Yaşar Kemal gerçekçi ve efsanevi içerikle Çukurova'nın kırsal yaşamını, Orhan Kemal Adana'nın kent yaşamını yapıtlarına taşırken, Muzaffer İzgü humoru bu denli otantik bir harç haline getiririken, Nihat Ziyalan yakın tarih olgusunu içeriğe eklerken halk dilinden yönelen bir köken birlikteliğinin kaynak ve gelenek olarak kullanılmadığı söylenemez. Bu da biraz, arada farklı ayrıntılar barındırsa da, "Simyacı"dan "Benim Adım Kırmızı"ya uzanan bir mistik/tarihsel nitelikli çizgideki günümüz romancılığında kendine özgü ve uygun bir yer bulduğuyla özetlenebilir.
Çetin Yiğenoğlu'nun postmodern bir teknikle oluşan toplumcu bakış açısında, yaşam ağıtını karşılayan bir eleştirel dil görülür... Nasıl İkinci Dünya savaşı enkazı üzerine Dada şiiri eleştirel bir anlamda oturmuşsa günümüz küreselleşme, evrenselleşme, yozlaşma üçgenindeki toplumsal çöküş olgusunun üzerinde de, yazınsal ve yapısal bir yer bulmaya çalışan "Kırmızı Koku" postmodernden olması gerektiği biçimde faydalanabilmiştir.
İlginç ve farklı bir biçimsellik sergileyen "Kırmızı Koku"yu, birbirini tamamlayan 'renk, kent, eleştirellik, tip ve diyaloğ' kuşatmasının örgüsünü attığı farklı bir biçemsellik yapısıyla gözden geçirmemize değinmek gerekir.
Renk:
Kırmızı başat bir renk; halkın da gözdesi... Hani sonra, ironisinden, "Kırmızı olsun da on lira fazla olsun," gibisinden takılmalarımızı ve yakıştırmalarımızı anımsamak gerekir. Yeni yıla
kırmızı çılgınlığıyla girme uçukluğuna ne demeli sonra. Bir de kanımızın ve bayrağımızın vazgeçilmezliği var ortada.Yiğenoğlu'nun yaptığı gibi toplumun çürüyen ve eleştirellik yansıtan yanlarını roman adıyla özdeşleştiren kırmızı romanların da, yer yer bir sıfatı aşan sorumlulukla yükümlülük taşıdığı da ortada... Sanki... Kırmızı, birinci derece alarm çağrısı yapan bir türsel sıfat... Özellikle "Kırmızı Pazartesi" ve "Benim Adım Kırmızı" ile birlikte edebiyattaki kırmızı baskınlığı
dikkati ve ilgiyi çekmekteydi son yıllarda... Zaman zaman usumuza böyle birkaç dipnot da düşmedik değil... Şimdi ise Çetin Yiğenoğlu'nun birebir örüşen bir eleştirellikle ortaya koyduğu,
evrenselden yerele uzanan kentsel tehdit olarak, "Kırmızı Koku" renksel bir araştırmanın nedeni. Tamamı olmasa da ilginç bir kırmızı kolleksiyonu el altında.
"Kırmızı Şapkalı Kız", "Kırmızı Başlıklı Kız", "Kırmızı Değirmen", "Kırmızı ve Siyah", "Kırmızı Kitap", "Kırmızı Çadır", "Kırmızı Ot" gibi çeşitli yabancı yazarlara ait olan romanlar var. Ama bunlar içerisinde, gelenek ve töreleriyle Kolombiya yerelliği ve yazarın gerçek bir cinayete olan tanıklığının, kırmızının o teyakkuz haline özgü otantik bir sıcaklıkla yansıtıldığı, filmi de yoğun ilgi gören Gabriel Garcia Marguez'in "Kırmızı Pazartesi" ile Fransa ve Avrupa'nın sarsıcı tarihsel kaos
sürecinde geçen ve roman kahramanlarının hayatta kalabilmek için ruhlarını sattıkları, Max Gallo'nun "Mavi, Beyaz, Kırmızı"sı gibi, dikkat çekici özellikleriyle ilk anda anımsanabilecek yapıtlar da vardır.
Yerli romana gelindiğinde... Can Dündar'ın "Kırmızı Bisiklet"inden, Sibel Atasoy'un "Sırıtkan Kırmızı Ay" gibi polisiye romanına kadar arada birçok türsel roman sayılabilir: "Kırmızı Pelerinli
Kent"-Aslı Erdoğan, "Kırmızı"-Yıldız Ramazanoğlu, "Kırmızı Roman"-Mine Söğüt, "Kırmızı Mantarlar" / "Kırmızı Balıklar-Cahit Uçuk, "Kırmızı Erik-Tülay Ferah", "Kırmızı Fener Sokağı"-Mehmet Ünver, " Bu Topraklarda Güller Kırmızı Açar Paşam" - Hasan Basri Bilgin, gibi yazarlar ve kitapları yer alırken toprağa bağlı bir yaşamı konu alan Orhan Kemal'in toplumcu romanı "Kırmızı Küpeler"le Nobel ödüllü Orhan Pamuk'un "Benim Adım Kırmızı" romanının ayrı bir yeri olduğu bir gerçektir.
Sonuçta ve bu koşutta "Kırmızı Koku"nun Markuez, Gallo ve Pamuk üçlemesine hükmünü ekleyen bir modern hüzün söylencesini aştığı da söylenebilir... Öyle ki... Güney Amerika taşrası gelenekselliği gibi bir gerçeklik ve tarihsel kesitteki yaşamla hayatta kalmak için ruhlarını satan Max Gallon kahramanlarının karşısında, göç alan bir kentin yozlaşan değerleri ilginç ve şaşırtıcı bir
üsleniş sergiliyor... Bir anlamda Gallon kahramanları örneği ruhlarını satan insanların kelepir değerlerle teselli bulup benliğinden uzaklaştığı, belirsizliklerle kuşatılan modern yaşamın öyküsü yerini alıp toplumculuğun postmodernde yer bulduğu ilginç bir tezatla romanlaşma sanatındaki özgün ve ilginç konum edindiği görülürken de, bunun Çetin Yiğenoğlu adına haklı bir ustalık yolu
açarak eskilerin söylemiyle, "nevi şahsına münhasır" yazınsallık taşıdığı da söylenebilmektedir.
Sonuçta, çağrışım ve simgeselliği göz önüne alındığında kan, hüzün, acı ya da toplumsal ağıta eşdeğer olan, adeta bir kırmızı alarm kaçınılmazlığı gibi bir olumsuzluk olarak karşımıza çıkan kırmızının uyarıcılığı farklı ve önceliklidir.
Yazar, "... alnında ışığı ilk duyan" geleneğine etik bir sahiplenmeyle bağlı olarak, genelden soyutlanmayacak bir yerel tanıklığı, belki de tarzına aykırı bir duruşla ortaya koymaktadır. Ki...
Zamana tanıklığın odağındaki toplumsal eleştirelliğin, yozluğun bu denli yinelendikçe güçlenen dalgalarla kuşatan postmodernist etkiye özgü bir algılanma ile sunulması, böyle bir biçemin ardında
verilmesi yazar adına küçümsenemeyecek haklı bir dipnottur. "Kırmızı Koku"ya bu açıdan yaklaşırken yozlaşan, kirlenen, tarihsel ve geleneksel değerlerini, yaşamsal ve insancıl ölçüleri
yitiren bir toplum kendisiyle yüzleşirken gerçekçilik boyutlarındaki bir özeleştirellikten de sakınmaz... Burada "Kırmızı Koku"nun toplumsal bir ağıt özelliğinde olduğu görülür... Özellikle
algılanma değil de, ayrımına varıldığı oranda yergisini sürdüren bu kırmızı alarmın, uyarısını kentten yayılan bir koku gibi duyumsatarak yaptığı anlaşılmaktadır.
"Kırmızı Koku"daki bu postmodern anlatımın diğer bir özelliği, romanın yazınsal ve içeriksel güzelliklerinin içerisine sizi her okumada biraz daha çekerek şaşırtıcı ve görkemli görsellikleri
aşamalı olarak sergilemesi... Yazınsal tada sizi çağırırken her okumada, nasıl gizlendiği belli olmayan biçimsellik dalgasının usunuzu okşaması; içerik olarak da, Adana güzelliğinin karşınıza
duygulanımı bol bir afiş tadında seriliyor olması; aşamalı bir sanatsal algılanmanın kilometre taşları olarak adını yazdırır. Yazar, göç kenti olma özelliğiyle kentsel örneklemede keskin
ipuçları veren Adana'yı, Orhan Kemal'den 60-70 yıl sonra, çürümenin derinliğine doğru mercek altına alarak aynı eleştirellik dozuyla tartar. Yeteneğin yanı sıra, yazarlığın son iki başat kaygısı olan çağının tanığı ve alnında ışığı ilk duyma erdemleri konusundaki inanılırlığına gölge düşürmeyecek bir teslimiyeti adresine ulaştırırken taşıdığı ağır sorumluluğun gereğini yerine
getirmenin erdemine de erişir. Orhan Kemal'in Adanasına insan merkezli ve postmodern bir teknikten yararlanarak oluşturduğu o özgün açıdan bakan Yiğenoğlu, kuşkusuz ki yöresel yazınsallığa böylesine farklı bir noktadan bakarken de, kolay bir Adana romanı yazmaz ve
tarz konusundaki haklılığını dolaylı göndermelerle yansıtır... Kasabın, manavın yerini süpermarketlerin aldığı bu kent ağıtı içerisindeki dokunaklı yerini oluşturur. Okuru ussal tembellikten kurtaran bilinç kaymaları, farklı bir tad ve etkinin yollarını açar ki, okur o okursa gözünü dört açar...
Sonuçta... "Bi şe annamadım..." gibisinden, köşe yazarı sallamalarının, çok bilmişliğinin ve yutturmacılığının arkasına sığınarak postmodern yönlendirmelere gönderme yaparcasına ahkâm
kesmelere ve bu yanılsamalara bir yanlış olarak umudunu bağlayan yazar ve de şair adaylarına, kısacası okura denecek olan şudur: Bilinç kaymaları ile dokusunu oluşturan postmodern bir teknikten yararlanarak insana ve topluma farklı bir yazınsal açıdan bakan ve sıcak yaşam izlerinin görüldüğü Çetin Yiğenoğlu'nun "Kırmızı Koku"sunda 'okur bilinciyle' yazınsal tada pekala varılabilecektir... Yazarın kent gerçeği üzerine oturttuğu böylesine bir teknik biçemselliği farklı noktadan yakalarken o yanıltıcı postmodernlik ruhuna aykırı bir konum edindiği de fark edilir. Aslında, burda içerik olarak yer alan toplumsal eleştiriye, ironik bir söylemle döne döne vurduğu gizil bir postmodern eleştiriye de, teknik olarak ekler sanki... Biçimsellliğinde gizli bir lirizm barındıran yazar, insancıl bir duyarlılıkla biçemini kurarken yaşama tüy diken küresel ve
toplumsal hıncın öfkesini, sanatsal adab olarak olgunluğa da eriştirir.
Kent:
"Kırmızı Koku"da Bedo'nun yoz yaşamdaki köşe dönme ve hızla yükseliş serüveni anlatılır. Aslında, bu gerçek yaşamdaki Bedo'lardan hiç de farklı olmayan tipik bir örnektir... Olaylar Darbukacı Bedri'nin çevresinde gelişir. Gününümüz köşe dönmeciliği ve iş bitiriciliğine özgü onun hızlı yükselişi, Bedoluğa gidişindeki fırıldaklıkları anlatır. Bedo tiplemesi etrafında gelişen bu
olaylar örgüsü Adana evresine, yaşamına kapı açar. Anlatımındaki görselliği yer yer fulu, parçalı bulutlu görüntünün ardına gizler. Bilinç kaymaları ile anlatımı tutundurup geliştirmedeki
ustalığı algılama olgusunu okura zorlu bir ödev olarak sunar sunmasına da, okumayan bu toplum alıp onu ne yapar?
"Kırmızı Koku"yu okurken kendinizi yaşadığınız kentin sokaklarında duyumsayabiliyorsunuz. Tanıdığınız tiplerle karşılaştığınız izlenimlerini edinebiliyorsunuz. Bir yanılsamadan öte, bildik
yaşamsal kesitlerin sıcaklığını yaşıyor gibi olabiliyorsunuz. Ensest ilişki ve erotizmin yaşamın doğal tablosunda yer yer içiçelikle verildiği romanda yazar, "eskimeyen tek şey (in) işsizlik"(s.91)
olduğu, Adana sokaklarında "zebra pijamalı adamlar(ın)..."(s.91), pezevenklerin, dümbüklerin , hırsızların, yankesicilerin, türbanlıların, inşaat ve tarım işçilerinin dolaştığı; ayran, şalgam, boğma rakı içilip bakır tas fallı, su falına bakılan, muska yapılan kent yaşamında, ilmihal, muta nikahı, hoca nikahı, büyüyle bağlattırılan sidiklik, AB, melengiç ağacı, fayton, Samandağ ipeği gömlek, Mardin Süryani işi el dokuması, damlara çıkarılan döşek ve kurulan cibinlik, lamba ve yalnız pazar akşamları yakılan lüküs, fayton, metrelik uçurtmalar, dönme dolaplar, Asri sinemada oynayan 36 kısım tekmili birden filmler, "telekız", "kiralık aygır", Taşköprü, Büyük saat, horoz döğüşü, bit pazarı, Arasta, kuş pazarı, ve Karşıyaka göçerleri gibi kent simgelerini nostaljik bir resmi geçide çağıran anlatım içerisinde görülür... Kültür kopmasına yazılan taşlama özelliğindeki bir roman gibi de algılanırken "Dallarını nehre sarkıtan narenciye ağaçları"nın da (s.96) yok oluşun uzağında durmadığı hüzünle anımsanır. "Kadın terliğinin önüne ters konulmasının" (s.104) yaptığı çağrışım da gelenek ve göreneklerin bir uzantısı olarak yer alır; "Allahı şaştı, Allahı kepti"(s.96) gibi deyimler ise Adanalılık olgusunu yerel ve otantik bir kesit olarak anımsatır. Dahası... Tetikçi
Cumali, Kara Fatma, Tıko Memet, Bebe/Bedo/Beton Bedri, Değnekçi Hüseyin, Çirişçi Kemal, Dino Hoca, Kırbaç Ali, Kel Ali, Şöfor Memet, Kürt Hüseyin, Beton Emin, Bekir Çavuş, Topal Kemal, Anturuncu Murat, Deli Davut, Şevrole Bekir, Ford İsmail, Bekçibaşı Mustafa ve Nazo gibi halkın içindeki sıradan insanlar çevrenizde koşuşturuyor gibi duyumsanabilir. Adana yaşamının belleklerde kalan görüntüsü, uygun betimlelemlerle sergilenen yerel kesitlerle yer yer verilir:
"...Polisin kızı Serpil'le gelmişlerdi bu kıyıya. Serpil en çok şalvarlı, tülbentli, elleri çingilli kadınlara şaşırıyor. Sağda solda uçurtma kıran, güvercin uçuran çocuklar, günebakan çekirdeği çinten kızlar kıkırdayarak bakıyor ikisine. Yepyeni giysiler var üzerinde. Ayaklarında yumurta topuklu, sivri burunlu ayakkabılar, düşük kemerli, bol paçalı lacivert pantolun ve mongol gömlek
giymiş Bedo'nun iyi rakı içen, iyi halay çeken bir bıçkın olmaya tam yol dümen kırdığı günler..."(s.97)
Paralaşan ve pahalılaşan bir kent yaşamını eleştirip olayların perde arkasına ışık tutan yazar, "muta nikahı" gölgesindeki cinselliğin başı çektiği kirlenmenin izini sürer. "...yiyin efendiler yiyin..." özünün arkasında ise genel anlamdaki yaşamsal eleştiriye etik bir duyarlılıkla "maço bir kentin"
ağıdına da parentez açılır... Aslında, bu tüm kentlerin ağıdı değil midir?"

"Biliyorsunuz, bilmiyorsanız da artık öğrendiğiniz, bu kentin kalbinin attığı bu mekânda ne ararsanız bulunur... Yeter ki kasap, manav, bakkal aramayın... Köküne ayran suyu döktüler çok şükür. Ama ne gam, Fransız hipermarket sağdaki, Alman soldaki binanın altında. ..."(s.22) "Bir zamanların işçi ve amele cenneti kentin yaşlı ve yorgun sokaklarına artık üretmeyen, üretemeyen, kuytularda sotaya yatmış tinercilerin, uyuşturucu müptelalarının, sarhoş ve esrarkeş lümpenlerin damgasını vurması Başefendi'nin içini sızlatıyordu.(s.58) "...Çürümenin adını belirsizliklerin hükmüne bırakmak koyun, isterseniz... Ama belirsizliğin ahlakında müptezellik törelerinin
egemen olduğunu unutmayın sakın!"(s.299)
Diyalog:
Roman içerisinde önemli bir olgu olan ve özgünlük gerektiren diyaloglar, istenen bu özelliği aratmayacak bir nitelikte görülür. Adana'nın salt yaşamı değil, nostaljik atmosferdeki coğrafyası ortaya konurken insanı o anlar alıp götüren diyaloglar yer alır:
Efendim Anocan, sen misen? Buyır..."
"Ana kurban Bedo, bu herif gene gitti."
"Nere gitti aney?
...
“Hıı, ne diyon Bedo?”
“Tamam aney, merağ kalmayasız, ben bakiyem diyom..." (s.6-7)...
"Lan eşşoğlueşşek," diyor tokadı patlatırken “ananın cibinlik kurmasına neden yardım etmiyorsun?" (s.88)...
"Çocuklar" dedi, “artık yavaş yavaş lokantaya gidek de iki lokma bir şey yiyek."(s.117)...;
"Anocan Başefendiye bastırıyor, bu pazar Sülüklüpınar'a Papazın Bahçesine götür," diye. Götürürse bir çiğköfte yapar ki eh... Hafta içinde paça, kıyma alırsa içliköfte...
"İyi de Papazın Bahçesi'ne nasıl gideceğiz?"
"Nasıl olacak, Kırbaç Ali'nin faytonuyla..."
...
"Nasıl olur lan?"
"Nasıl olacak, Şarkıcı Nezahat'i ezdi ya!"
"Fayton nasıl ezdi lan?"
"Aslında fayton ezmedi, Mehmet Ağa'nın otomobili ezdi de..."(s.88)
Eleştirellik:
"Dişi karanlığın bu cömert çağrısı, üstünü örtmeye çalıştığı bir günahın ağırlığıyla inceden sızlayan yüreğini pırpırlandırdı... (s.8) ve "Ellerinden uçup kaçmasından korktuğu bir serçeyi tutar gibi tuttuğu ipeklinin ön tarafına çengelli iğneyle iliştirilmiş kırmızı gonca gül, ruhunu sitenin bahçesinden alarak bir gül dili diyarının mahmur sabahına götürdü..." (s.8) gibi imgeselliğe yönelik betimlemelerin sanatsallık taşıdığı bölümler ise yazarın kendine özgü yalın ve duru söylemindeki farklı ifadeler olarak görülürken romandaki eleştirellik ön plana çıkar.
Yazar, doğrudan ayrılmadan, ironinin de kulaklarını çınlatır:
Hamal Bedo'nun gözünün içine bakıyor:
"Oğul oğul," diyor, "gördün işte , ben namuslu olmayı denedim başaramadım. Sen sen ol, şereflice kaybetmektense şerefsizce kazanmayı öğren! Unutma ki, bu halk zaferin kirine mirine bakmaz, kazananı alkışlar..."(s.93)
Çetin Yiğenoğlu, bilinç kaymaları ile kuşatılan romanı "Kırmızı Koku"da, kendini yenileme yolundaki farklı arayışın sonuca olarak yazınsallığını da bir anlamda riske ederek zoru deneyip yolunu açıyor. Biçem yetkinliği ile etkin olduğu yazınsallık sınırında dil ve kurgu olarak yaşama oturan ve okura uyan bir profil çiziyor. Postmodern bir kolay kaçışa yol vermeden, yaşamın
sıcaklığını farklı ve kendine özgü bir biçemle yazınsal kayıt altına alıyor. Postmodernizm ile de ironik bir tavırla oynayan yazar, toplumsallık ve eleştirellikle postmodern bu tekniği kaynaştırma gibi bir yetkinliği de bir ilk olarak gözler önüne seriyor. Küreselleşme, özelleşme, evrensel ve ulusal dalgalanma gibi kavramları da yerel duyumsama atmosferinde değerlendiriryor. Toplumsal bir eleştiri açısında kokuşmuşluğu, ona yanıt veren bir teknikle yinelerken biçem çıtasını yükselterek bir şizofrenin gözünden anlattığı şizofrenik bir kente ait romanla postmodernizmi de bir yere taşıyor.
Aydın olmanın erdemiyle çağının tanıklığında ifadesini görselleştirerek Orhan Kemal'den sonra, Adana ve Çukurova yaşamında özgün bir sözcülük görevini yerine getiriyor. Şimdi, artık gerisi okura kalmıştır... İyi okur olmaya gönüllü bir kabullenişin gizli teslimiyetinden sıyrılıp romanına ulaşabilecek midir okur, yoksa gönderme yapılan o toplumsal eleştirelliğin odak noktasındaki "Kırmızı Koku"daki yerinden memnun olarak istifini bozmadan keyif mi çatacaktır...

*(Kırmızı Koku/Çetin Yiğenoğlu/Cumhuriyet Kitapları/Nisan
2007/203 sayfa)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir