ÇEÇE

AMİN ALAYININ SÜBYANLARI

(İnceleme-Röportaj)

(*) Bu inceleme-röportaj 2012 yılında Sol Gazetesinde yayımlandı.

Sunu

Yeni Dünya Düzeni (YDD), diye duyduk ismini ilk… Kimi ülkelerde “Turuncu Devrim”, “Yasemin Devrimi” oldu ismi… Ortadoğu’da ülkemizi de kapsar biçimde “BOP” dediler ona… Bu, Kuzey Afrika’da “BOKAP”laşırken getirdikleri “Arap Baharı” bölgedeki mazlum halkların kışı oldu… Bizim için yazılan senaryonun ismiyse “Ilımlı İslam”dı…

Bir bakıma, çürütmenin, yozlaştırmanın, değersizleştirmenin, “öteki”leştirerek halkı birbirine karşı kışkırtmanın yöntemiydi bu… Kafkaslar’da, Balkanlar’da yaşatılan etnik ve mezhep çatışmalarının da eksik edilmediği bir senaryoydu…

Para eder ne varsa satıldı bu amaçla, yanı sıra halk yüz yıl ödese tüketemeyeceği bir borç yükünün altına sokuldu…

Yönetsel yapı baştan aşağı değiştirildi bu ara. Yasama ve yargıda sistem tümüyle değiştirilirken yasalar dış güç odaklarına temyiz yetkisi verecek biçimde düzenlendi…

Üniter devleti yıkmak için geriye iki büyük engel kalmıştı; bunlardan biri Anayasa, öbürü eğitim sistemiydi…

Kafalarına göre önce eğitim sistemini değiştirdiler… Halk 4+4+4 ismini verdi buna…

Doğrusu, her gün insanın tepesini attıracak bir gündemle sarsılan bir ülkede eğitim adına yaratılan ucube sistem konusunda bende ilk, bu uzmanların, eğitimcilerin işi düşüncesi egemen oldu… Üniversite sınavlarında birçok öğrencinin sıfır çektiği bir ülkede bu konu uzmanların işi olmalı, diye düşünmüştüm…

Ne ki, 4+4+4 konusunda bir biçimde “Amin Alayları”nı duydum/öğrendim… İşte, beni bu kışkırttı… Aklına gelen her şeyi kendi siyasi düşüncesi çizgisinde deforme ederek, üstelik bunu “yenilik” diye halka yutturmaya kalkan bir siyasal iktidarın gün gelir de, uygun ortamı bulursa eğitimi amin alaylarıyla başlatmaması için herhangi bir neden olabilir miydi? Ben göremedim…

Belki, Osmanlı’daki gibi yaygın biçimde amin alayları kurmayabilirlerdi. Ama, Amin Alayları’nı “mehter takımları” gibi gösterinin bir parçası yapıp milyonlarca öğrenciye Kur’an okutarak eğitim yılını açabilir düşüncesi üzerine kendimi bu çalışmayı yapmakla yükümlü saydım…

Saygılarımla.

Çetin Yiğenoğlu

İki Sübyanın Öyküsü…

…………………………………………………………………………

Bu, aynı mahallede doğup büyüyen iki sübyan için yazılmış bir öyküdür…

İki sübyanın ortak pek çok noktasından en önemlisi aynı gün dünyaya gelmeleridir… O gün ikisi de 4+4+4’lük, yani 4 yıl, 4 ay, 4 günlük olmuştu… O sabahın iki sübyanın hayatındaki en önemli gün olmasının tek gerekçesi budur…

İsimleri Mehmet’le Mustafa olmalıydı bu iki sübyanın… Bu isimler öyküde onlara öyle çok yakıştı ki…

……………………………………………………………………………………

Tek ortak noktaları dolayısıyla o sabah iki sübyanın da içi benzer coşkuyla taşıyordu.

Mehmet, daha hava ağarmadan kalktı o sabah… Onu kaldırdıklarında çoktan evin sofasına besmeleyle büyük minderler, seccadeler serilmiş, öd ağacıyla buhurlar yakılmıştı…

Şaşkındı sübyan Mehmet…

Dualar, alkışlar, davullar, dümbelekler, zılgıtlar eşliğinde fenerlerle, askılarla süslenmiş ata mahalle bekçisi tarafından bindirildiğinde neredeyse uçacaktı…

Onu at üstünde gören babası ise ona Enderunlu Fazıl’ın 1. Abdülhamit’in iki şehzadesine baktığı gibi bakıyordu… İki şehzade Babüssaade’den nasıl bir güneş gibi çıkmışsa Mehmet (Muhammed) de evin kapısından öyle çıkmıştı… Törene katılanların hep birlikte okuduğu “fetebârekallahuahsenü’l-hâlıkîn” duası o sabah da meleklerin kulağına dek ulaşıyordu.

Öbür sübyan Mustafa da küçük, yoksul evlerinde benzer duygulanımlarla coşuyordu…

Kandil günü okula başlamak

O gün kandildi, dolayısıyla iki sübyan için iki önemli gün çakışmıştı…

Aynı gün doğdukları için, her iki sübyanın ailesi de birbirinden habersiz de olsa okula başlama tören gününü, yani “Bed’-i Besmele”yi kandile rastlatmaya özel çaba harcamıştı… Rastlantı bu ya o yıl kandil, üstelik Perşembe’ye denk düşüyordu… Dolayısıyla kutsalların kutsalı bir gün olmuştu o gün… Çocukların kandil gibi mübarek bir günde üstelik bir perşembe okula başlamasından daha hayırlı ne olabilirdi yeryüzünde?

Mehmet’in babası, oğlunun doğduğu yıl izlediği 1. Abdülhamit’in şehzadeleri Mustafa’yla Süleyman için düzenlenen Bed’-i Besmele töreninden çok etkilenmişti… Enderûnlu Fâzıl’ın Sûrnâme-i Şehriyâr adlı eserinde bir güzel anlattığı törenin benzerini günü geldiğinde biricik oğlu için düzenlemeyi daha o gün kafasına koymuştu.

Bunun etkisiyle o günkü töreni Mehmet’in ailesi, bir düğün denli ciddiye alarak çok çok önceden tasarladı. Günler öncesinden hazırlık yaptı, başta Mehmet, ailedeki herkese yeni giysiler alındı… Şölen için alışveriş yapıldı, aşçılar tutuldu, ailenin eşine dostuna çağrılıklar gönderildi…

Mehmet’in babasının gönlünden geçen iki şehzade için Sarayburnu’ndaki İncili meydana kurulan türden bir otağ kurdurmaktı… Doğrusu, buna parasal gücü yeterdi, yetmesine de Padişah-ı rüyu zemin efendiye şirk koşmaktan çekiniyordu…

Hani, hakkını vermek gerekirse Enderunlu Fazıl’ın da yazdığı gibi daha önceki padişahların hiçbirinin otağı 1. Abdülhamit’in kurdurduğuna benzemezdi; bir sütununu bile yerden kaldırmaya gücü yetmezdi… Önceki padişahlarınkiyle karşılaştırmak ise bütünüyle yanlış olurdu, çünkü, feleğinki bile örümcek yuvası gibi kalırdı o otağın yanında… Bu, otağın tepesindeki altın alemin güneşi, mücevher süslemelerinin de yıldızları kıskandıracak ışıltılarından belliydi…

İki şehzadeninkiyle yarışamasa da Mehmet’in babası da biricik oğlu için dillere destan bir Bed’-i Besmele töreni düzenleyebilirdi; düzenledi de… Bunun için elinden geleni yaptı, kesenin ağzını açmaktan çekinmedi…

Boyuna Kur’an, feste nazarlık

Mahallede iki aile birbirinden habersiz de olsa o günün gereğini kendilerince yerine getirmekten geri durmuyordu… Törenden birkaç gün önce himmetinden yararlanmaları için iki sübyana da aileleri tarafından evliya türbeleri ziyaret ettirildi…

Mehmet, tören giysilerini giyerek annesiyle bindikleri ailenin faytonuyla Eyüp Sultan’la Fatih türbelerini ziyaret etmişti… Mehmet’in ilk kez türbelere giderken giydiği beyaz tören giysisi, prenslere yakışır türdendi… Yakaları, göğüs kısımları mücevherlerle, parıltılı taşlarla süslüydü… Boynuna asılan Kur’an cüzü de mücevher bezeliydi… Mavi püsküllü kırmızı fesine o gün için bir nazarlık asılmıştı…

Mehmetlerin evi tören için bir gün önce baştan aşağı temizlendi; temizlikten sonra ailenin kadınları, Mehmet’i götürdükleri hamamda yıkanırken bir de hamam eğlencesi düzenlediler… Daha sonra gittiler türbelere…

Mustafa’yı da türbelere annesi götürdü elinden tutarak…

Her iki aile de tören günü hava aydınlanmadan kalktı. Ne ki, Mustafa’nın da kafası karışıktı, Mehmet’in de… İkisinin de neler olup bittiğini pek anladığı söylenemezdi… İkisi de neler olacağını yaşayarak öğreneceğini algılamaktan uzaktı…

Mehmet, günümüzde sünnet öncesi otomobil gezisi yaptırılan çocuklarınkine benzer bir duygulanım içindeydi… Şaşkındı, üstelik çok… Kaderini ellerinde tuttuklarına inandırıldığı anne-babalarıyla evdeki büyükler ise coşkuluydu…

Sonunda beklenen an geldi, alayın sokağın başında göründüğü bildirildi. O an, küçük yüreğindeki coşku kelebekleri birden pırpırlanan Mehmet, az önce dış kapının önüne dualarla çıkarıldıktan sonra bindirildiği atın üzerinde, şaşkınlıktan öte, kaygıyla Âmin Alayı’nın gelmesini beklemeye başladı…

Mehmet’in babası ise Alayı da Enderunlu Fazıl’ın gözüyle görüyordu:

Şehzadelerin altın sorguçları türlü mücevherle süslüydü. Sorguçlardaki elmaslar, yıldızlar gibi parladığı için töreni izleyenler şehzadelerin sorguçlarını yıldız mı, elmas parıltısı mı birbirine karıştırdı… İzleyicilerden kimi elmas parıltılarını yıldız harmanına, kimi de Ülker yıldız kümesine benzetiyordu… Bu yanılsamada şehzadelerin omuzlarındaki altın işlemi, simsiyah samur kürkten dikilmiş hırkaların rolü büyüktü. Şehzadelerin parlak, temiz yüzleri, gece karanlığını andıran samur kürklü hırkalarından güneş doğmuş izlenimi veriyordu. Hani, şehzadelerin atları da görülmeye değerdi; her ikisi de burak tavırlı, sabah rüzgârı gibi hızlıydı. Eyer takımları ile üzerlerine bir zırh gibi örtülen kesmeleri bile altınla kaplıydı… Altın eyer takımı da elmaslarla süslenmişti.

Toplumun egemenleri arasında ‘Bed-i Besmele Alayı” (besmeleye başlamak) diye bilinen Alayın en önünde o sabah da “Âminciler” yürüyordu… Bunlar dua aralarında sık sık “âmin” dediği için halk, Bed-i Besmele Alayı’na “Âmin Alayı” diyordu…

Oğluna Enderunlu gözüyle bakıyordu

Alay, tören yürüyüşünü ikili sıra biçiminde yapardı… Bir kol yolun sağında, öbürü solundaydı… İlahi okuyucuları Âminciler’in ardından geliyordu… Mektepten (okul) çıktıkları andan itibaren yol boyunca koro halinde ilahiler okuyorlardı…

Onlardan sonra talebeler (öğrenciler) yürüyor, hoca kalfalar ise en arkadan gelerek Âmin Alayı’nın kutsal eylemini gözleyip denetliyordu…

İlahiciler ilahi okurken alayda bulunanlar her dize sonrasında “âmin” diye bağırıyordu…

“Tövbe edelim zenbimize.”

“Âmin.”

“Tövbe ilallah, ya Allah.”

“Âmin.”

“Lütfunla bize merhamet eyle.”

“Âmin.”

“Aman Allah, ya Allah…”

“Âmin âmin.”

Alay, evin önüne gelip de durunca hoca, koca ellerini açarak bir dua okudu. Duanın bitiminde herkes bir ağızdan “Âmin”, dedi bu kez.

Mehmet de cılız sesiyle “Âmin” diye yineledi…

At üstündeki sübyan, Mehmet, öndeki yerini aldıktan sonra yürümeye başladı alay…

Mehmet’in babası, oğluna yine Endurunlu Fazıl’ın gözüyle bakıyordu… Evlerinin önünde değil de, sanki İncili köşkün önünde, İncili meydandaydı o an:

O sabah, iki şehzadenin önünde yürüyen lalalar, altın dokumalı kumaşla kaplı, mücevherle süslü rahleler üstünde, cildine türlü mücevher bezeli Kur’ân-ı Kerîm taşıyordu. Onların arkasında Hademe-i Hâne-i Hâssa’dan lalalar yer alıyor, çuhadarlar, şehzade atlarının yanında yürüyordu. Melekler ise iki şehzadenin başları üstünde kanatlarıyla gölge yapıyordu… Şehzadelerin ardından gelen Hazine Kethüdası o sıra, altın, gümüş saçısı yapıyordu törene katılanların üzerine… Saçılan paraların gürültüsü gökyüzünde çınlıyor, saçılan dirhemlerle, dinarlarla yeryüzü, yıldızlarla dolu gökyüzü gibi parıldıyordu… Öyle çok gümüşle altın saçılıyordu ki, bunu insanlık tarihinin en büyük zengini Karun görse utancından yerin dibine geçerdi. Büyük olasılıkla iflas etmiş, kötü huylu bir çirkin gibi halkla birlikte omuz omuza para kapmaya çalışırdı…

Mehmet’in babası da o sabah oğlunun yanında halburuyla duran yardımcısı aracılığıyla izleyenlerin üzerine saçı yaptı…

Alay böylece yürümeye başladığında şehzade lalalarının yerine görevlendirilen biri alayın en önünde, atlas yastık üzerinde sırmalı cüz kesesiyle elifba taşıyordu. Onun ardında başının üzerinde, Mehmet’in okulda oturacağı minderle elifbayı koyacağı rahleyi taşıyan bir başka görevli yürüyordu. At üstündeki Mehmet’in alaydaki yeri bu iki görevliden sonraydı.

Alay, önce Mehmet’in evinin bulunduğu sokakta bir uçtan öbür uca gitti, U dönüşüyle dönerek evin çevresinde bir tur attıktan sonra çarşıya yöneldi… Çarşıda, meydanda, yolu uzatabildiği denli uzatarak, arada bir âmin için dura dura, yavaşça ilerleyerek yürüdü… Mehmet’in annesiyle babası, tören için çağrılan akrabalarla konuklar, Alayın sağında solunda birlikte yürüyorlardı. Mahallenin kadınlarıyla töreni izlemek isteyen halk bir bayram yerindeymişçesine yol boyuna dizilmişlerdi.

Alay, uzun yürüyüşün ardından tekrar evin önüne geldi… İlahiler okunup dualar edildikten sonra Mektebin hocasına armağan paketleri sunuldu… Alayda görevli öğrencilere de şeker, simit gibi yiyecekler dağıtıldı. Bir şeker simit paketi de okuldaki çocuklara dağıtılmak üzere hocanın yardımcısına verildi.

Mehmet, daha sonra ilk ders için alayla birlikte mektebe gitti.

Âmin Alayı, ilahiler eşliğinde okulun önüne gelince, gülbank (hep bir ağızdan makamla okunan dua) okundu. Sonra, hocanın yardımcılarından biri, Mehmet’i elinden tutarak dersliğe götürdü.

Mehmet içeri girdiğinde kendisi gibi o gün okula başlayan birçok çocuğun çoktan derslikte yerlerini aldığını gördü… O çocuklar için yalnızca okulda tören düzenlenmişti… Yoksul aile çocukları için ilk gün töreni topluca okulda yapılırdı.

Mektepte ilk ders

Mehmet içeri girdiğinde yüreği iyice taşsa da öğütlendiği gibi gidip önce hocanın elini öptü. Sonra kendisinden önce içeri alınarak hocanın karşısına konulan mindere oturdu. Biraz rahatladı…
Besmele çeken Hoca cüzde alfabenin ilk harfi olan ‘Elif’i göstererek harfin adını yüksek sesle söyledi. Mehmet’e de yineletti…

Öğrencilerden birinin okuduğu ‘aşr-ı şerif’ten sonra, Hoca da “Rabbi zidnî aklen ve ilmen ve fehmen” (Yarabbi ilmimi, aklımı ve anlayışımı artır) duasını okudu… Sonra “Rabbi Yessir…” duasını okurken duayı da Mehmet’e yineleterek onu onurlandırdı…

Mehmet’in babası o sıra yine Enderunlu Fazıl’ın gözüyle bakıyordu:

Ne hikmetse Felek Mektep, Mehmet ise güneş olup okula gitmiş de, Nur suresini okuyunca evreni güneş gibi aydınlatmaya başlamıştı…

Böylece, mektebe başlama töreniyle ilk ders tamamlandı…

Hoca,

“Çocuklar bugünlük dersimiz bu kadar” dedi, Mehmet’e dönerek gülümsedi; “Aferin…”

Mehmet iyice rahatladı…

Hoca, daha sonra çocukları bahçeye çıkararak ailelerin gönderdiği yemeklerle lokma tatlılarını yemeye götürdü…

İki sübyan…

Mehmet’in babası okulun bahçesinde de saçı yaptı… Âmin Alayı’ndakilerle ilahicilere ayrıca para dağıttı… Hocayla kalfalarını özel olarak unutmadı… 1. Abdülhamit’in iki şehzadesinin Bed’-i Besmele töreninde bugünün parasıyla yarım milyon Dolar dolayında olduğu sanılan 324234 akçe para harcadığını düşünerek, benimki devede kulak diye geçirdi içinden.

Oğlu Mehmet ise çevresine gururlu bakışlarla göz gerdirirken yürek serinletici biçimde soluğunu boşalttığı anda mahalleden arkadaşı Mustafa’yı gördü. İki sübyan, gözgöze gelince birbirine gülümsedi…

Mustafa düşünceliydi, ama Mehmet onu anlamaktan uzaktı…

Mustafa çok duyarlı bir çocuktu… Mehmet’in dersini izlerken kendi dersini anımsayınca hüzünlenmişti…

“Elif, be, te, se” diye mırıldandı… Hocanın bütün çocuklara yalnızca ‘elif’ dedirtip bugünkü dersimiz bu kadar, sakın unutma!” deyip sopa gösterirken Mehmet’e aşırı ilgisini anlayamamıştı…

“Elif, be, te, se… Elif de bakiim!”

“Elif.”

“Elif, tekrar et!”

“Elif.”

“Elif.”

‘Onlar öyle, biz böyle’

Mustafa’nın anlayamadığı bir şey de kendisiyle birlikte mektebe başlayan bazı çocuklar için neden Âmin Alayı’yla tören düzenlenmediğiydi… Mehmet, Âmin Alayı eşliğinde getirilirken Mustafa’yla birlikte bazı çocuklar aileleri tarafından doğruca mektebe getirilmişti? Acaba neden?

Babası, neden henüz hava ağarmadan ormana gitmek zorunda kalmıştı da, Mustafa’yı elinden tutarak mektebe götürme işini annesi üstlenmişti?

Mustafa, dönüş yolunda kafasını karıştıran şeyleri anlatarak Âmin Alayı’nı sorunca annesi sevgiyle konuştu:

“Yazgımız böyle oğlum, yazgımız… Onlar öyle, biz böyle.”

Mustafa’nın babası oduncuydu… Dağdan kestiği odunları getirip satarak ailesinin geçimliğini sağlardı… Mustafa, yazgılarının babasını oduncu yaptığına inandı umarsız…

Mehmet’in babası ise İslamiyet’te yasak olmasına karşın, finans işi yapıyordu… O zamanlar “faizci” deniyordu bu işi yapana…

İki sübyan da yaşayıp tanık oldukları şeylerin ne anlama geldiğini bilmiyordu. O gün için bunun anlamı yalnızca mektebe başlamaları dolayısıyla düzenlenen bir ilk gün töreni olmasıydı…

2012 Türkiye’sinin Eylül’ünde işte bu iki sübyanın, Mehmet’le Mustafa’nın akranı tam bir milyon altı yüz bin çocuk okula başladı; şimdilik törensiz, “Amin Alayı”sız…

…………………………..

AMİN ALAYI DA NE?

Dâru’t-tâlim

Kısaca “okula başlama töreni” diye tanımlanması gereken ritüele halk, “Amin Alayı” adını vermişti… Aynı törene, toplumun seçkin kesimleri arasında ise “Besmele’ye başlamak” anlamında “Bed’-i Besmele” deniliyordu…

Yaklaşık yüzyıl sonra, 4+4+4’le toplumsal yaşamımızda tekrar gündeme getirilen tanımlamalarda anlamını bulan ritüel, “evrimci” – “yaratılışçı” dünya görüşlerinin çatışmasına ortam hazırlayacak nitelikte bir içeriğe sahip dünya görüşünün ürünüydü…

Bu, liberal hoşgörüyle (laisist tolerans değil) bile Amin Alayı ritüelinin yapıldığı okulun günümüzün anaokuluna benzediğinden söz ederek geçilip gidilemeyecek denli önemliydi.

Resmi dildeki ismi “Dâru’t-tâlim” olan okullara “Mektep”, “Mahalle Mektebi”, “Mektephâne” ya da “Mekteb-i Ibtidâiye” deniliyordu. Bu okulların çoğu, camilere bitişik inşa edilirdi ve büyük bir odadan ibaretti… Bazı sıbyan mektepleri iki katlı da olurdu. Taş duvarlı oldukları için halk arasında “Taş Mektep” diye de anılırdı.

Halk arasındaki yaygın ismi “Sübyan (sıbyan) Mektebi” olan ilk eğitim-öğrenimin yapıldığı bu okullara Karahanlılarla Selçuklular gibi iki Türk-İslam devletinde de “Sıbyan Mektebi” deniliyordu. Bu okulların klasik İslam dünyasındaki ismi ise “Küttâb”dı.

Özel olarak “Dâru’t-ta’lîm” denilen ya da¸ “muallimhane” gibi isimler verilen¸ bir tür özel okul, padişah vakfı ilkokulları da vardı Vakfın koşullarına göre bu okullara girebilen yoksul aile çocuklarına yiyecek¸ içecek¸ giyecek, harçlık yardımı yapılırdı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda çocukların okula başlaması için belirlenmiş bir yaş sınırı yoktu. Çocuklar olgunlaşma durumlarına göre, genel olarak okula dörtle altı yaş arasında başlardı. Ancak, 4 rakamının kutsal olduğuna ilişkin inancın etkisiyle bir çocuk 4 yıl, 4 ay, 4 günlük olunca okula başlayabilirdi…

‘Önce besmele’

Mektepte eğitim, Osmanlı döneminde kullanılan ve Arap harfleriyle, (Arap alfabesi) yani ‘elifba’yla başlardı. Öğrenci “elif” demeden önce besmele çekmeyi öğrenirdi. Kim bilir belki de, ‘Besmele’nin her hayrın başı’ olduğu bilinci körpe beyinlere kazınmak isteniyordu. Okula başlama törenine de bu amaçla “Bed’-i Besmele” deniliyordu, belki. Elifba, bazen tekerlemelerle öğretilirdi. Bu çok önemliydi. Çünkü, Arapça bilgisi eğitimin her aşamasında çok gerekliydi. Zaten, müfredat programı da genel anlamda yazı yazmanın yanı sıra namaz kılma, Kuran’ın kısa sureleri, namaz sureleri, ilmihal gibi kimi dinsel bilgileri öğrencilere aktarmayı içerirdi. Ayrıca, dört işlem düzeyinde matematik öğretilirdi.

Günümüzde yere göğe sığdırılmayan, 4+4+4’le güncelleştirilen 2. Mahmut’un ünlü eğitim reformundan sonra öğrencilere dilbilgisi, Farsça’dan Türkçe’ye manzum sözlük eğitimi gibi konular da öğretilmeye başlandı…

Mektepler genellikle camilerin yanında bulunduğu için eğitim görevi (öğretmenlik/mektep hocalığı) doğal olarak caminin imamına düşerdi.

Mahalle hayatı ve mektep

İmamdan başka, ortalama medrese eğitimi almış ‘meraklı’ biri de mahalle mekteplerinde ‘hocalık’ yapabilirdi. Bu tür hocalar, evlerinin bir odasını ‘mektep’ olarak düzenleyebilir; mahallenin sakinleri de uygun bulursa çocuklarını götürüp o hocanın ‘mektebine’ verebilirdi. Mektebe kız erkek karışık gidilirdi. Mahalle mektepleri bir hocayla onun çevresinde toplanmış öğrencilerden oluşurdu.

Eğer mahalle mektebinde, öğrenci sayısı çoksa hocanın yardımcıları da olurdu. Öğrenciler arasında sınıf ayrımı yapılmazdı. Hoca, birikimlerine göre öğrencilerle gruplar yaparak çalışırdı. Bu ara, öbür öğrenciler ya yazı yazar ya da dinlenirdi.

Öğrenciler, yılın istediği ayında eğitime başlayabilirdi, ancak eğitim kesintisiz sürerdi. ‘Tatil’ diye bir kavram yoktu. Okullarda eğitim, öğle yemeği ve namaz arası dışında kesilmezdi. Günümüzdeki gibi teneffüs yoktu. Öğrenciler yalnızca öğleyin evlerine giderek yemeklerini yiyip tekrar okula dönerdi.

Mahalle mektebi, mahallenin ayrılmaz bir parçasıydı; bunu gösteren en ilginç uygulamalardan biri, öğrencilerin ilkbaharda, mahalle sakinleriyle birlikte kırlara pikniğe gitmesiydi. Piknikde kazanlar kaynatılarak etli pilavlar, bademli sütlü helvalar pişirilerek katılımcılara dağıtılırdı. Bu etkinliklere ‘kapama’ denilirdi…

Bu mekteplerde ilkesel anlamda herhangi bir genel disiplin uygulaması yoktu… Eğitimde ödül ve ceza sistemi geleneklerle göreneklere göre işletiliyordu. Suç işleyen ya da yanlış davranışta bulunan çocuk falakaya bile yatırılarak cezalandırılabiliyordu…

Çocuk, okula başlarken nasıl “Bed’-i Besmele” ya da “Amin Alayı” töreni düzenleniyorsa mahalle mektebini bitirdiğinde de bir tören düzenleniyordu.

Öğrencinin mahalle mektebini bitirmesi, onun hatim indirmesi demekti. Bu da, Kur’an’ın tamamını okuması anlamına geliyordu. Bu eğitim iki ya da üç yıl sürüyordu. Bu süre sonunda öğrenci hatim indirecek düzeye geldiğinde ise ödüllendirilmesi amacıyla hocasının elini öptükten sonra bir hoca yardımcısı tarafından evine götürülüyordu. Evde büyüklerinin de eli öptürülerek çocuğun eğitiminin belli bir düzeye eriştiği gösteriliyordu.
Öğrencinin ailesi bu tören sırasında ekonomik durumuna göre, hoca yardımcısına armağanlar veriyordu.

Mahalle mektebini bitirenler, yetenekliyseler, medreseye gidiyor, yeteneği ya da ailenin ekonomik yapısı uygun değilse zenaat öğrenmek için bir ustanın yanına çırak veriliyordu.

4’ÜN KUTSALLIĞI…

Eğitim tarihimize bir “karşı devrim” ürünü olarak damgasını vuran sistem, adını 4 rakamına yüklenen kutsallıktan alıyor… Halk arasında ‘4+4+4’ diye tanımlanan bu sistemin esin kaynağı görünürde 2. Mahmut’un “Eğitim Islahatı(reform)”. Ama 4’e yüklenen vurgunun temeli İslamiyet öncesine, çok çok eskilere dayanıyor. Ancak, kimi ilahiyatçılar, İslamiyette rakamlara kutsallık yüklemenin olmadığını savunuyor.

Buna karşın bu konudaki inancı koruyan Osmanlı’da çocukların okula başlama yaşı, 4 rakamının kutsallığına gönderme yapılarak kutsalların kutsalına uygun iş yapmak amacıyla 3 adet 4 olarak belirleniyordu; Osmanlı’da 4 yıl, 4 ay, 4 günlük olduklarında çocukların okula başlama yaşı gelmiş sayılıyordu. Çağına göre yenilikçi bir içerik taşıyan 2. Mahmut’un ıslahat sistemine göre de bu gelenek değiştirilmedi.

Osmanlı’da olduğu gibi birçok toplumda 4 kutsal niteliklerle yüklü bir rakam olarak kabul ediliyordu… 4 büyük melek, 4 büyük peygamber, 4 büyük kitap, söz konusu kutsallığın en önemli referans noktalarıydı… Ama, bunda gizeminin kaynağını İslam öncesinden alan bazı mistik yapılanmaların baskın etkisi vardı…

‘Batıl’ sayılar

Bazı toplumlarda, binlerce yıl öncesinde 4 rakamı kutsal kabul edilirken bazılarında ise uğursuz sayılırdı… Bu toplumlarda 4 rakamı 2’yle 2’nin toplamı ya da çarpımıyla, 1’le 3’ün toplamıyla değil de, nedense 1’le 3 yana getirilerek 13 rakamı bulunuyordu.

Henüz semavi dinler ortaya çıkmadan çok önce, örneğin Hammurabi Kanunları’nda günümüzün bazı toplumlarında olduğu gibi 13 sayısı atlanıyordu.

İbraniler’e göre 13 sayısının uğursuzluğu İbrani alfabesindeki 13. harfin “mavet” (ölüm) sözcüğünün ilk harfi olan “m” olmasından kaynaklanıyordu.

Hıristiyanlık da 13’ü uğursuz sayıp lanetlemenin bir yolunu bulmuştu: Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden önceki son yemeğinde toplam 13 kişinin bulunması, İsa’yla 12 Havari’nin toplamda 13 etmesi bunun için yeterliydi. Hıristiyanlıkta işte bu nedenle 13 sayısını çağrıştıran her şey lanetli, kötü, korkunç olarak nitelendiriliyordu.

Günümüzde hâlâ kimi ülkelerde birçok otelde, uçakta, otobüste, trende oda ya da koltuk numaralarının 12, 12A, (13 atlanarak) 14 diye devam etmesinin kökeni bu eski anlayışlara dayanıyor…

Buna karşın, kimi toplumlarda 13 sayısının uğuruna inanılıyor. Meksika’da, Keltik, Germen toplumlarında 1’le 3’ün toplamı, yani 4 sayısı önemli, kutsal, şans getirici olarak görülüyor.

İslam dünyasında da 13 (1+3=4) rakamına olumlu bir değer yükleniyor. Buna kanıt olarak İslam tarihindeki bazı önemli tarihlere ait rakamların toplamının 13 çıkması gösteriliyor. Buna en önemli kanıt olarak Hz. Muhammed’in doğum yılı olan 571 tarihi gösteriliyor:

(571/5+7+1=13/1+3=4).

Bunun yanı sıra kimileri de İslamiyet’te 4 mezheple 4 halifeyi de 4 rakamına kutsal anlam yüklemede dayanak alıyor.

Gerek semavi dinler, gerekse birçok mistik yapılanma 4 sayısında olduğu gibi 40 sayısına da kutsallık yüklemede gönderme yapıyor… Örneğin, Tanrı Hz. Adem’in çamurunu 40 gün yoğurur… Nuh’un gemisi selde 40 gün 40 gece gezer… Hz.Musa’nın Sina dağına gidişi 40 gün sürer… Hz. İsa çölde 40 gün geçirir… Hz. Muhammed’e 40 sayısının kutsallığı peygamberliğin kendisine 40 yaşında verilmesiyle yakıştırılır… Söz konusu yaklaşımlara göre dünyanın sonu geldiğinde Mehdi de kıyametten önce 40 yaşında ortaya çıkacaktır. Hurufilik’te ise “zaman”ın rakamsal değeri “4”, “bilgi”ninki de “10”dur… Böylece 10 emir gündeme gelir… 4’le 10’un çarpımı gizemli, gizemli olduğu denli kutsal 40 rakamını ortaya çıkarır. Böylece İslamiyet’teki zekat olarak malının 40’da 1’ini vermenin rakamsal anlamı (4+1=5) bulunur; bu ayrıca 5 vakit namaza denk gelir…

Her denli kutsal kabul edilse, üzerine birçok anlam yüklense de İslamiyetteki 4’ün kutsallığı çelişkilerle doludur… İslamiyet’te 4’ün kutsallığı konusundaki en büyük etki adını Arapça “huruf” (harfler) sözcüğünden alan hurifilikten alır. Ezoterik bir inanç sistemi olan Hurufilik, Müslümanlara göre İslam dışıdır… Bu nedenle Osmanlılarda birçok Hurufi öldürülmüştür. Ancak, felsefesini büyük ölçüde Hurufilerin biçimlendirdiği 4 rakamı ve türevlerini kutsal sayıp kullanmaktan geri durulmamıştır…

EĞİTİMSİZ BİR HALK

Cumhuriyet öncesi Türk-İslam toplumlarında halk çok eğitimsizdi… Bu, Karahanlılar’da da, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı döneminde de böyleydi. Sünni egemen yapı halkı ezen, yok sayan bir mekanizma gibi çalışırdı… Osmanlı’da da Tanzimat’a değin tek eğitim kurumu medreseydi… Halk çocukları çok çok medreseye gidebilirdi… Zaten medrese mezunlarına da eğitimli, bilgili anlamında “ulema” denilirdi. Zaman içinde Osmanlı’da ulemanın çocuğu da ulemadan sayılmaya başlandığı için onlara da “Beşik Uleması” denilmeye başlandı.

Osmanlı’nın gözünde Ortadoğu coğrafyasında yaşayan tebaa her zaman nasıl Arap, Balkanlar’dakiler Arnavut, Sırp, Bulgar, Makedonsa Anadolu’da yaşayanlar da her zaman akıl yoksunu, ahmak Türk (Etrak’-ı biidrak)’tü… Buna karşın, Payitahtın, yani İstanbul’un yeri tartışılmazdı… İstanbullu olmak, kimliğiyle (İstanbullu kimliği, “Mürur Tezkeresi”/bir tür pasaport), olanaklarıyla, özel haklarıyla bir ayrıcalıktı…

Bunun yan anlamı, başkent dışında yaşayan halkın büyük çoğunluğu bütünüyle eğitimsiz demekti… Başkentte, İstanbul’da yaşayanlar belki ayrıcalıklıydılar, ama onların da eğitimli, çağını yakalayabilen anlamda birikim sahibi oldukları söylenemezdi…

Bir kez, sözde eğitimlilerin yaşadığı İstanbul’daki medreselerde yapılan eğitim Arapça’ydı… Daha Fatih zamanında, fetihten hemen sonra Fatih adına kurulan 8 medresede de eğitim Arapça yapılıyordu. Türkçe yalnızca Enderun okulunda okutuluyordu. O okullara da zaten Türkler giremiyordu. Acemi Oğlanlar Ocağı’ndan devşirmelerle yabancılar alınıyordu.

Osmanlı’nın Türkler için eğitim diye bir derdi yoktu ki… Batı’da birkaç yüzyıl önce üniversiteler açılırken bırakınız Anadolu’yu 19. yüzyıla dek İstanbul’da bile üniversite kurmayı düşünmemişti Osmanlı… Eğitim, okullar, üniversite bir yana, halkın matbaa kurmasına, gazete çıkarmasına da izin vermemişti. Osmanlı’da ilk matbaanın kuruluşu matbaanın icadından 277 yıl, ilk Türkçe gazetenin yayını ise dünyadaki benzerlerinden 226 yıl sonra gerçekleşmişti… İlk Türkçe gazeteyi de bir Türk değil, bir İngiliz (William Churchill) yayınlamıştı… Üstelik, tirajikomik bir olay sonrasında… Bir av kazası sonucu mavi kanlı İngiliz’i jandarmanın birkaç gün gözaltına almasının bedelini dizlerinin üzerinde çökerek ödemişti Payitaht: Olay sonrasında İçişleri Bakanı (Dahiliye Nazırı) istifa etmek zorunda kalmış, İngiliz’e ise 300 bin okka zeytinyağı ticaret hakkıyla Türkçe gazete yayınlama izni vererek diplomatik gerilimin tansiyonunu ancak düşürebilmişti…

Oysa bu tarihten çok çok önce gayrımüslim teba ile ecnebiler matbaalarını kurarak kitaplar basıyor, kendi dillerinde gazeteler yayınlıyordu.

Bugüne miras

Tanzimat sonrasında Türkler de gazete yayınlamasına karşın, doğrusu Türkçe gazetelerin İstanbul dışında okunduğu söylenemezdi. İstanbul’da ise toplam gazete tirajı 2.500 dolaylarındaydı…

Toplam nüfus içindeki okur-yazar oranı ise yüzde 10’lardaydı. Bugünkü gazete tirajlarının da oransal olarak düşüklüğü Osmanlı ve sonrasındaki Osmanlı kafasının uyguladığı politikalardan kaynaklanıyordu… Batı’daki eş nüfusa sahip bir ülkede 35-40 milyon dolayında olan toplam gazete tirajı bugünün (Kasım 2012) Türkiye’sinde 4 milyon 630 bin dolayındadır… Bu, yakaladığı, (elegeçirmediği) bir suçlu gibi yakaladığı kitaplarla hamam külhanı yakan Abdülhamit kafasının çok partili düzene geçtikten sonra uyguladığı kitap karşıtı politikalar, kitapla silahı eşdeğerde gören darbe yönetimlerinin, yayınlanmamış kitabın yazarını bile zindana atan neoliberal muhafazakâr politikacıların eseridir… Neden az okuduğumuzun nedenlerini kimse başka yerde aramasın!

İşte, günümüzde yüzde 99’u okur-yazar olan toplumumuzda okumaz-yazmaz, ama bilgiç bir insan tipi yaratılarak okuma alışkanlığına sahip olan insan oranı Osmanlı’daki gibi yüzde 10’ların altına böyle düşürüldü; Türkiye’de neocahil bir kitle yaratıldı.

EĞİTİMİN TARİHSEL SERÜVENİ

Toplumsal yaşamın her alanında yapılan özelleştirme, dinselleştirme operasyonlarının ardından örgütlü eylemselliğini tarikat ve cemaatlerin yönlendirdiği siyasal hareket tarafından eğitim politikası tümden değiştirildi sonunda. Eğitimi Cumhuriyet’le kazanılan temel niteliklerinden uzaklaştırmak amacıyla onlarca yıldır binlerce vakfın sahibi olduğu kurs, öğrenci yurdu, özel dershane, pansiyon, ev, radyo-televizyon, gazete, dergi ve yayınevi aracılığıyla halk çocuklarının kafasını çelmekle yetinilmedi. Yeterli güce eriştikleri anda geleceğin güvencesi çocukları, olması gerekenin tersi yönde, teslimiyetçiliğe hazır, bilimsel düşünce ve çağdaş yaşamdan uzak, her koşulda inanç temelli duyguyu, toplumsal çıkara yeğleyen, laisizmle kavgalı, akla, aydınlığa, bilime düşman farklı bir kuşak yetiştirmek için tümden sistemi değiştirdiler.

Ne ki, birçok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da herhangi programları, projeleri, tasarımları olduğu söylenemezdi. Öylesine hazırlıksızlardı, öyle şeyler yapıyorlardı ki eğitim konusunda da Osmanlı’nın hangi dönemine öykündükleri bile belli değildi. Referans noktası olarak 2. Mahmud’u gösteriyorlardı, ama uygulamalarıyla özünde onun yenilikçi kimliğiyle çelişiyorlardı… 200 yıl önce değiştirmeye çalıştığı yapıları güncellemeye çalışarak onun bin yıl gerisine düşüyorlardı… En azından soruna yaklaşım açısından onunla, farklı anlayışlara, bakış açılarına sahiptiler… Bir kez 2. Mahmud yenilikçiydi, ileriye bakıyordu; bunlarsa eskiye dönmek, eskideki gibi yaşamak istiyorlardı.

Belki tuhaf gelecek, ama birçok yönleriyle bunlar, o dönemin hocalarına öyle benziyor ki… Bir kez, sıbyan mektebi hocaları halkın arasına karışıp oturamazdı. Kahvehanelerde, çay ocaklarında, dükkan önlerinde, çay-kahve içip esnafla söyleşmesi de hoş karşılanmazdı… Dahası tanıklıkları bile kabul edilmezdi. Bunun gerekçesi ise “hocaların çocuklarla uğraşa uğraşa çocuk akıllı (idyot-moron-embesil) oldukları”ydı. Günümüzde, siyasal iktidarın etkilileri de hocalar gibi asosyal bir yapıya sahipler… Ayrıca bunlar, iktidar gücünü öylesine şımarıkça, çocukça kullanıyorlar ki o dönemin çocuklaşmış hocaları bunların yanında çok yetkin görünüyorlar. Bunlar, dün ak dediklerine bir sonraki gün kara diyebiliyor…

Osmanlı öncesinden miras

Bu yakıştırmada pek haksız olmadığımızı anlamak için Osmanlılarla öncesindeki Türk İslam toplumlarının eğitim sistemine, 4+4+4’ün nasıl uygulandığına bir göz atmakta yarar var…

II. Abdülhamit döneminden itibaren Osmanlı ilkokullarında bir “Usul-ü Cedide” (Yeni yöntemlerle eğitim)tartışması başlamıştı. Yeni açılan “mekatib-i iptidaiye” (iptidaî mektepler/ilkokul) okullarına “usûli cedide mektepleri” denilmesi tartışmanın fitilini ateşlemişti. Bu okullar Eğitim Bakanlığına (Maarif Nezareti) bağlanmıştı. Evkaf Nezaretine bağlı olan ve eski durumunu koruyan okullara ise ya yine “sıbyan mektepleri” ya da “usûl-i atika mektepleri” denilmeye devam ediliyordu. Yani, ilköğretim bu dönemde iki kısma ayrıldı.

Tanzimatçıların eskiye dokunmadan yenisini yapmak siyasetine uygun olarak daha 1863’lerde sıbyan okulları düzeyinde “ iptidai” nitemiyle yeni okulların açılması düşüncesi ortaya atılmıştı. Bu düşünce, ancak 1872 yılında açılan “iptidai numune mektebi” (örnek ilkokul) ile uygulamaya geçirilebildi. Böylece, anaokulu düzeyinde de ikili bir sistem ortaya çıktı.

2. Abdülhamit dönemiyle günümüz siyasal yapılanmasının bakış açıları arasında büyük benzerlikler bulunuyor… Literatüre “İslamcılık” adıyla giren siyasal akım, bunların bugün yaptığı gibi 2. Abdülhamit döneminde yaşamın her alanını şeri hükümlere göre biçimlendirmeye çalışıyordu. Günümüzdeki cemaat yapılanmasının prototipi o dönem biçimlendirilmişti… Cemaleddin Afgani gibi isimlerin önderliğinde Asya’ya, Afrika’ya İslam misyonerleri gönderilmişti… Ne ki, dünya çapındaki siyasal gelişmeler o girişimin başarılı olmasına izin vermedi. Günümüzde Asya’ya, Afrika’ya okullar açan cemaat bugün o dönemin birikiminden de yararlanıyor…

Her ne denli yenilik adına bazı işler yapılsa da Abdülhamit dönemi eğitim sisteminin özgün özelliği şeri baskı ortamında biçimlendirilmiş olmasıydı… Eğitim sistemi bugünkü siyasal iktidar tarafından da aynı bakış açısıyla biçimlendirilmeye çalışılıyor.

Sıbyan mektepleri…

“Sıbyan mektepleri” Osmanlı’da şimdiki anasınıflarına denk deniliyordu. Bebeklikten henüz kurtulmuş çocuk “sabî” diye anılıyordu; “sıbyan” ise çocuklar anlamına geliyordu. Bu okullara beş yaşından gün almış (4 ay 4 gün) çocuklar kaydedildiği için bu isim verilmişti.

Sıbyan mektepleri ücretliydi. Bu ücret velilerden alınıyor, devlet asla herhangi bir ödenek ayırmıyordu. Okulun ısınma ve öbür giderlerini de veliler karşılıyordu. Öksüz, yetim ve yoksul aile çocukların eğitimi konusunda ise tek başvuru merkezi vakıflardı.

1869’da yürürlüğe giren yönetmeliğe (Maarif-i Umumiye Nizamnamesi) göre sıbyan mekteplerinin süresi 4 yıldı; her mahalle ve köyde en az bir mektep, Müslüman – Hıristiyan karışık yerleşimlerde ise her toplum için ayrı bir mektep bulunacaktı; bir yerde iki sıbyan mektebi varsa bunlardan biri kızlara, öteki erkeklere ayrılacaktı; sıbyan mekteplerinin yapımı, onarımı, öğretmen ücreti gibi giderler toplum tarafından karşılanacaktı; bu mekteplerde eğitim zorunluydu.

Kanuni Esasi’de de korunan ilköğretimde zorunluluk uygulaması, ilk kez 2. Mahmut’un yayınladığı 1824 fermanıyla getirilmişti.

Parasız, zorunlu eğitimin süresi Cumhuriyet’in kuruluşundan yaklaşık 90 yıl sonra değiştirildi. 6 Ekim 1913’de çıkarılan geçici bir yasayla (Tedrisat-ı İptidiye Kanun-ı Muvafakati) ilköğretim süresi 6 yıl olarak belirlendi. Bu yasanın birçok maddesi Cumhuriyet döneminde de yürürlükte kaldı. Özellikle yatılı okullarla ilgili maddelerinden hâlâ yürürlükte olanlar var…

Osmanlı imparatorluğu’nun sonuna gelindiğinde sıbyan mekteplerinin çoğu kapatıldı. (1918)

Medreseler…

Planlı, düzenli, güçlü, örgün eğitim-öğretim kurumu olan medreseler ilk kez bir Türk-İslam devleti olan Karahanlılar (840-1212) döneminde ortaya çıktı. Kısa sürede yaygınlaştı… Karahanlılar, İslamiyeti kabul eden ilk Türk devletiydi… Türk-İslam sentezini ilk uygulayan devlet olma özelliğine de sahip olduğu için medrese dilinde Arapça yeğlenince, alfabe de kendiliğinden değişmişti.

Medreseler, açıldığı andan itibaren açılış amacı olan sünni inançları savunma, koruma ve yayma görevi doğrultusunda siyasi otoritenin emrine girip onun ideolojisini üreten, savunan kurumlar haline geldiler. Açılışlarındaki bu temel felsefeyi de zamanla belirgin biçimde uyguladılar. Bu felsefe özetle sünni (özellikle Hanefi) mezhebini koruma ve yayma görevini üslenmenin yanı sıra, devlet yönetimi için memur, ulema, dinsel gereksinimler için din adamı, imam, vaiz, sıbyan mektepleri için hoca yetiştirme, yoksul ve yetenekli öğrencileri medreselere alıp okutma, cer yoluyla halka ve sıbyan mekteplerinde çocuklara dinsel öğretiler verme, diye tanımlanabilir…

Medrese yöneticilerine “Müderris” deniliyordu. Müderrisler ise Hanefi olmak zorundaydı. Medreseler, her ne denli dört sünni inancı koruyor görünse de Hanefi inancını korumayı, öğretmeyi, yaymayı eğitiminin temel amacı olarak kabul etmişti. Zaten medreseler bu amaç için açılmıştı. Açık kaldığı sürece de bu çizgide eğitim verdi. Karahanlılardan sonra kurulan Türk devletleri de Cumhuriyet’e değin bu misyonu sürdürdü. 2. Cumhuriyet’in kuruluş süreci de bu nedenle sancılı geçti/geçiyor…

Karahanlılarla Selçuklular döneminde çağın en ileri, modern eğitim kurumu olan medreseler zamanla kendini yenileyemediği için çağın gerisinde kaldı. Bunda en önemli nedenin medrese programlarından felsefe ve mantıkla birlikte matematik, geometri, tabiat bilgisi, kimya, astronomi, cebir gibi derslerin çıkarılmasının rolü olduğu savlanıyor.

4+4+4 NE GETİRİP NE GÖTÜRÜYOR?

4+4+4 ya da kademeli eğitim sistemi… Yasa gereği ilk kez bu öğretim yılında (2012-2013), iki ay önce uygulanmaya başlayan sistemin en temel özelliği 8 yıllık zorunlu eğitimi kaldırarak yerine üç aşamalı eğitim sistemini getirmesiydi: 4 yıl ilkokul+4 yıl ortaokul+4 yıl lise.

İlk “4”le ilgili kaygılar…

Kamuoyunda, özellikle laik kesimde büyük tepkiye yol açan sistemin artıları eksileri öğretim yılı öncesinde bütün boyutlarıyla irdelendi… İlk “4”le ilgili olarak özetle şu sakıncalar dile getirildi:

2012-2013 eğitim – öğretim yılından itibaren imam-hatip liselerinin ortaokul bölümleri de açılacaktı. 30 Eylül 2012 tarihi itibariyle 66 ayını dolduran çocuklar (5,5 yaş) ilkokul 1. sınıfa başlayacak, velinin isteği olursa 61 aylık çocuklar da okula kaydedilebilecekti. Böylece, medrese eğitiminin cumhuriyet dönemindeki versiyonu olan imam-hatip okullarının temel eğitimde de uygulanmasını öngören yasa kabul edilerek yürürlüğe girecekti. Bu yasa ile birlikte milli eğitim sistemi büyük bir karmaşaya düşecek, bunun etkisi uzun yıllar sürecekti.

Hiçbir hazırlık yeterli bir ön çalışma yapılmamıştı. Sistem değişikliğine gidilen bir uygulamadaki plansızlık, eğitimin, eğitim bilimlerinin yeterince önemsenmediğini gösteriyordu. Bu durumun kaosa yol açmasından korkuluyordu. Henüz ilkokul, ortaokul ve liseler için öğretim programları, ders içerikleri ve kitaplar bile belirlenmemişti. Sistemdeki plansızlık büyük sorunlar yaratacaktı.

‘Olmazsa değiştiririz’

Bilim dünyası 60-66 aylık çocukların gelişim düzeylerinin uygun olmadığını savunuyordu. Sıralarla masalar çocukların bedenlerine uygun değildi… İstanbul Tabip Odası gibi ciddi bir kurum bu konudaki kaygılarını gündeme getirince siyasal iktidarın sözcüleri “olmazsa ana okulu eğitimi veririz” türünden gayrıciddi açıklamalar yapıyordu. Oysa yeterli sayıda anaokulu öğretmeni de yoktu, anasınıfları da… Sınıf öğretmenleri ise bu işi zaten yapamazdı… Öğretmen yetiştiren kurumlar öğretmen adaylarını 7 yaş ve üzeri çocuklara eğitim öğretim vermek üzere yetiştirmekteydi. 60-66 aylık çocuklara eğitim-öğretim vermek için öğretmen yetiştirmek en kısa süre 4 yıl beklemek gerekirdi. Bu sorun kısa dönem kurslarla giderilemezdi.

Ilıman kuşakta insan canlısının beyni fiziksel gelişimini normal koşullarda 6,5 yaşında tamamladığı, sinir, kas, göz ve beyin koordinasyonunu ancak bu yaşta denetleyebildiği, bu sürecin başlamasıyla birlikte el parmak becerilerini denetimi altına alabildiği düşünüldüğünde 4+4+4’de çocuklar kalem tutma-yazma, becerisini ancak 2. sınıfta geliştirebilecekti.
1. sınıfta böyle bir çalışma çocuğun gelişim özellikleri üzerinde yani kapasitesi üzerinde olumsuz etkiye yol açması, çeşitli psikolojik sorun yaratması kaçınılmaz görünüyordu. O yaştaki çocukları evlerinin önüne çıkarmaktan bile çekinen aileler, sabahın beş buçuğunda okula yollamak, akşam da çocuk için geç bir saatte eve dönmesini beklemek zorunda kalacaktı. İşte, bu çocuklar böylesine ağır koşullar altında kaldırmakta zorlanacakları bir disiplin ortamında haftada 30 saat ders yapacaktı. Yabancı dil dersi ise ilkokul 2. sınıftan itibaren verilecekti.

MEB’nın açıklamasına göre ilkokullarda öğrencilere sınıf tekrarı yaptırılmayacaktı. İlkokulun ilk üç sınıfında not verilmeyecekti, yalnızca gelişim raporu verilecekti… (Bu ne rastlantı, medreselerde de öğrencilere not verilmezdi)

İkinci “4”le ilgili kaygılar…

4+4+4’le imam-hatip ortaokulları yeniden açılıyordu. Ayrıca, binlerce ilköğretim okulu imam-hatip okulu yapılıyordu.Bunların yeni sistemde bağımsız okul olarak kurulmasına öncelik verilecekti. Bunun olanaksızlığında ise imam-hatip liseleriyle birlikte bir çözüm yoluna gidilecekti.

İmam hatipe dönüştürülen ilköğretim okullarında beşinci sınıfa geçen öğrenciler isterse bu öğretim yılından itibaren e-okul sistemi üzerinden doğrudan imam-hatibe kaydolabilecekti… Üstelik, bu durumdakilere MEB eliyle kolaylık sağlanacaktı.

Peki, öğrenci imam-hatibe kaydolmak istemezse ne olacaktı? Varsa ya çevredeki başka bir ortaokula gidecek ya da (yoksa, uzaksa) imam-hatibe devam etmek zorunda kalacaktı.
Siyasal iktidarın buna çözümü ise “Olmazsa özel okullara gidebilirler”di, ama öğrenci ailelerinin ekonomik durumları gözönüne alındığında geriye tek seçenek imam-hatip öğrencisi olmak kalıyordu…

Seçmeli ders oyunu

Yeni sistemle birlikte imam hatip ortaokullarına yatılı okutarak daha çok öğrenci alınacak, 9 yaşındaki çocuklar ise bir yıl süreyle Kur’an kurslarına gidebilecekti…

Haftalık ders saatleri 5. sınıftan itibaren seçmeli derslerle birlikte 6-7 saat artarak 36-37 saati buluyordu. Bu yoğunluk, Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’in hayatı, temel dinsel bilgiler ve diğer derslerin seçmeli olarak konmasından kaynaklanıyordu. Lise ve ortaokullarda haftada 2 saat okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden başka, öğrenciler 8 saat daha seçmeli derse girmek zorunda kalacaktı. Kuşkusuz, çoğu okul yönetimi çeşitli ve geçerli gerekçeler öne sürerek bazı derslerin seçilmesini isteyecekti.

İlk 8 yıldan sonra liseye gitme zorunluluğu bulunmuyordu. İsteyen açıktan okuyabilirdi. Kuşkusuz, açık yüksek öğretimde olduğu gibi, açık lisede de bir-iki sınava girer, sonra çoğu bırakırdı. Bu, kimin umurundaydı?

Bu sistem uygulamaya konulduğunda Türkiye’de, 495’i yatılı bölge olmak üzere 32 bin 603 ilköğretim okulu, 345 bin derslik, 11 milyon öğrenci, 516 bin öğretmen bulunuyordu… 2012-2013 eğitim öğretim yılında 5. sınıfı okutacak, ancak kademeli eğitim uygulaması nedeniyle boşa düşen sınıf öğretmeni sayısı ise 30 bin dolayındaydı. Bu öğretmenler norm kadro fazlası durumuna düştüler.

Seçmeli ders karnavalı…

Orta Okulda okutulacak 1. grup yeni seçmeli dersler, Hz. Muhammed’in Hayatı, Kuran-ı Kerim, Yaşayan Diller ve Lehçeler diye belirlendi…

Seçmeli dersler arasında okutulacak ”Hz. Muhammed’in Hayatı” dersiyle öğrencilerin Hz. Muhammed’in hayatını ana temalarıyla tanımaları, ona olan gereksinimin ayrımına varmaları, onun İslam’ı yaşamada örnek olduğunu kavramaları, hayatını bütüncül bir yaklaşımla öğrenmeleri amaçlanıyordu. “Hz. Muhammed’in Hayat Hikayesini Hatırlayalım” konusu her sınıfta işlenecekti…

Konu başlıkları şöyle:

Muhammed’in Ahlakı”; “Hz. Muhammed ve Çocuk”; “Çocuğun görevleri”; “Herkesin dostu ve kardeşi Hz. Muhammed”; “Hz. Muhammed’in inancı”; “Hz. Muhammed ve çevre”; “Hz. Muhammed’in giyim kuşamı”; “Hz. Muhammed’in ibadetleri”; “Hz. Muhammed’in duaları”; “Anne babanın görevleri”

Hz. Muhammed’in spor ve eğlence anlayışı da çocukların öğrenmesi gereken önemli bilgiler arasında yer alıyor… Onun insanları nasıl spora özendirdiği anlatılırken duaya verdiği önem vurgulanarak dua adabıyla biçimleri öğretilecekti.

Bunların yanı sıra, onun nimetlere şükreden bir kul olduğu, besmele çekmeyi ve hamdetmeyi şükrün ifadesi olarak yaptığı, yiyecek-içecekleri israf etmediği anlatılırken de çeşitli dallarda yarışmalar yaptırdığı, müzik, eğlence konundaki ölçüleri konusunda eğitilecekti çocuk. Hazırlanan müfredat programına göre Kur’an-ı Kerim dersi ise 5., 6., 7. ve 8. sınıfların her birinde toplam 72′şer saat işlenecekti.

Okullarda İslami yaşam

Yeni sistemle ilgili yasa hazırlanırken radikal kesimden oy kapmaya çalışan MHP’nin girişimiyle konulan Kur’an ve Peygamber’in Hayatı dersleri, türbanın ortaöğretime fiilen girmesini ve kalıcı olmasını sağlayacaktı. İmam hatip liselerinde okutulan Kur’an derslerinde kız öğrencilerin türban takması ve diğer derslere de türbanla girmeleri yönündeki eğilim; seçmeli Kur’an dersleri aracılığıyla tüm ortaokul ve liselerde yaygınlaştırılacaktı. Böylece türbanla derse girme isteği ve uygulaması 5. sınıftan itibaren tüm okullarda yaygınlık kazanacaktı… Bu durum bir örnek giyim konusunda okullarda karmaşa yaratacaktı…

Kur’an derslerinde öğrencilerin ders işlemek için İslami değerlere göre “abdestli olmaları” gerekli görülecekti… Böylece, elini yüzünü bile zor yıkayan 8-9 yaşındaki çocuklara Kur’an derslerine girmeden önce abdest almaları öğretilecekti… Bu durum ister istemez okullara mescit ve abdesthane kurulmasını gündeme getirecekti. Bu da okulları medreseye dönüştürecekti.

Kur’an derslerinde kız öğrencilerle erkek öğrenciler ayrı ayrı sınıflarda olabileceği gibi,

sınıf içinde de harem ve selamlık yapılması istenebilecekti… Bütün bu uygulamalar sonucu okullarda kız ve erkek çocukların bir arada eğitim görmesi anlamına gelen karma eğitim sekteye uğrayacaktı…

Seçmeli Kur’an ve Peygamber’in Hayatı derslerinin kadrolu din dersi öğretmeni tarafından verilmesi öncelikliydi, ancak yetmediği takdirde sözleşmeli öğretmenlerden yararlanılacaktı. Kur’an-ı Kerim okurken hatalı okumaların önlenmesi için ezberlenecek ayet ve sureler, öğrencilere telaffuzu düzgün hafızlardan dinletilebilecekti.

İbadetlerin istenilen şekilde yerine getirilebilmesi, dinsel törenlerin yapılabilmesi için Kur’an-ı Kerim’in tecvid kurallarına uygun okunması, bazı sure ve ayetlerin ezberlenmesi de yeni programın konuları arasındaydı. Bu, Kur-an okumayı sevdirmeye dönük bir uygulamaydı. Zaten müfredatta da öğrencilerin, Kur’an-ı Kerim’in hayatımızdaki yerini fark etmeleri, Kur’an-ı Kerim’i doğru ve güzel okumaları, bazı sure ve ayetleri kurallarına uygun olarak ezberlemeleri, öngörülüyordu… Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’in içeriği hakkında bilgi sahibi olmaları, severek, isteyerek okuyup anlamaları, ezberlemeleri amaçlanıyordu.

Çelişkiler… Eleştiriler… Kaygılar…

4+4+4’le ilgili kaygılar gündeme getirilirken daha çok şu noktalara dikkat çekiliyordu:

Eski ilköğretim programı 7 yaş çocuğuna göre düzenlenmişti. 60-66 aylık çocukların eğitim-öğretim programı henüz hazırlanmadan sistemin değiştirilmesi, bir eğitim kuşağının feda edilmesi anlamına gelmiyor muydu?

Öğretim birliği yasası laik Cumhuriyet’in eğitim politikasının temeliydi. İmam-hatiplerin açılması bile söz konusu yasanın etkisizleştirilmesi anlamına gelirken 4+4+4 uygulaması, 8 yıllık eğitim yasasıyla bile temelden çelişiyordu. “Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye ya da sınıfa ayrıcalık tanınamayacağını” hükme bağlayan genellik ve eşitlik ilkesine aykırıydı.

Eğitimin belirli bir inanç temelinde egemen kılınmaya çalışılması nedeniyle laiklik ilkesiyle de çelişiyordu.

Oysa, çağdaş demokrasilerde milli eğitim hizmeti toplumunun gereksinimlerine göre düzenlenmeyi gerekli kılıyordu; ancak, bu uygulamayla belli bir görüş amaçlanarak düzenlemeler ona göre yapılıyordu. Bireyler, eğitimleri süresince, yeteneklerine göre ilgileri doğrultusundaki eğitim programlarına ya da okullara yöneltilerek yetiştirilmeliydi. Ancak, bu sistemde belli bir görüşün istekleri egemen kılınmaya çalışılıyordu.

Sistem, bütün bunların yanı sıra Atatürk ilke ve devrimleriyle de çatışır nitelikteydi… Ayrıca, hiçbir siyasi ve ideolojik tartışmaya karışmayan öğrenci yetiştirmek gibi bir anlayış bugüne değin demokrasinin yeryüzündeki bir uygulamasında görülmemişti…

İler-tutar yanı olmayan yeni sisteme göre servisle okula giden öğrencilerin 1.,2., 3. ve 4. sınıfları günde 6 saat, 5. ve devamı sınıfların 7 saat ders görmeleri gerekiyor. Bu durumda, aynı servisle okula giden alt sınıf öğrencileri 1 saat beklemek zorunda kalacak ya da 5. sınıf öğrencileri dönüşte türlü sorunlar yaşayarak eve dönmeye çalışacak.

ORTODOKS İSLAMIN BASKISI ALTINDA

Sonuçları geleceğimizi çok kötü etkileyecek “4+4+4” ucubesini doğru yorumlamak için sorunu üç döneme ayırarak incelemekte yarar var: 1) Osmanlı öncesi; 2) Osmanlı dönemi; a)Tanzimat öncesi; b) Tanzimat sonrası; 3) Cumhuriyet dönemi; a) Atatürk dönemi; b) Atatürk sonrası…

Doğal olarak bin 200 yılı kapsayan bu dönemi devletlerin (Türk-İslam) İslam politikası çizgisinde ele alıp değerlendirmek gerekiyor.

Genel olarak bu coğrafyada “devlet ve İslam” denildiğinde “yaşayan/yaşatılan İslamı”,

a) Devlet İslamı; b) Tasavvufi İslam; c) Halk İslamı kategorilerine ayırarak incelemeyi gerekli kılıyor.

Günümüzde baş ağrıtan eğitim sisteminin temel bileşenleri işte bu yapı içinde büyüyor, besleniyor, barınıyor…

Karahanlılardan bu yana gerek Selçuklular, gerekse Osmanlılarda devlet yöneticilerinin dini yani “devlet İslamı”nı kendi iktidarlarını pekiştirmek için kullandıkları görülür… Günümüzde “Sünni İslam’ın egemen kılınması” diye dile persenk söylemin eylemi İslam’ın aydınlık yüzünü koruduğu dönemde de halkların başında Demokles’in kılıcı gibi sallanır, ama pek dile getirilmez.

Türklerin İslam savaş makinesine 1.5-2 milyon kurban verdiğini unutan Karahanlılar’ın görünüşte ortodoks bir dinsel yapı kurarken devlet yönetiminde iktidarını kalıcı kılmaya çalıştığı dikkate alınmaz… Kuşkusuz, Karahanlılar bunu ustalıkla yapıyordu… Ardılları tarafından Anadolu’da da yöntem başarıyla denendi… Her zaman, “Sünni İslam” adına, “Hanefi” mezhebi öne çıkartılarak yapıldı, ne yapıldıysa… Doğal olarak, söz konusu ortodoks yapı kendi “öteki”lerini yaratarak hetorodoks yapılanmalara yol açtı… Gerek Tasavvufi İslam, gerekse Halk İslamı, eğitim konusunda Devlet İslam’ının ağırlığıyla ortodoksiye alet edildi.

Eğitim konusunda ise Tanzimat sonrasında açılan yeni okullar bir yana, yüzlerce yıl halkın gözüne kara bir bant çekme işlevi yapan medreseleri “Halk İslamı”nın gözetiminde açılan tekke ve zaviyeler tamamlıyordu.

Bu yazının kaleme alındığı sıra Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Tekke ve zaviyelerden” söz etti. Devrim yasasının bağlayıcı hükmünün bilincinde olduğu için “Tartışılmalıdır”, ifadesini kullandı, “açılmalıdır” demedi.

Müneccim değiliz, ama herhalde aklından geçen bizim anladığımız gibi olmalıydı… Çünkü, siyasal iktidar tekke ve zaviyelerin de açılmasıyla özel görevinin önemli bir bölümünü yerine getirmiş olacaktı. Ne de olsa 4+4+4’le okulların medreseleştirilmesinden sonra tekke ve zaviyelerin açılmasıyla çember tamamlanmış olacaktı…

Molla komutan mı?

Eğitimde karşı devrim hamleleri duracak gibi görünmüyor… Yine bu yazı hazırlanırken askeri liselereseçmeli de olsa Kur’an-ı Kerim, peygamberin yaşamı ve temel din bilgisi derslerinin konulmasına onay verildi…

Haber, doğal olarak “Eğitim Islahatı”nın yapıldığı döneme rastlayan Nizip savaşında hacıların, hocaların, mollaların yönetimindeki Osmanlı ordusunun ne durumlara düştüğünü anımsattı.

2. Mahmud’un “Sekban-ı Cedid” sürecinde kurduğu Mekteb-i Harbiye’nin kuruluşundan topu topu 8 yıl sonrasına rastlayan Nizip Savaşına katılan Osmanlı ordusunda Prusyalı üç subaydan başka okullu subay yoktu… Orduda hâlâ hacılar, hocalar, mollalar etkiliydi… Prusyalı subayların İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusunun uygun anını görünce derhal saldırıya geçilmesi önerisi imanı bütün alaylı komutanlar tarafından “Cuma günü, bir Müslüman orduya karşı savaşmak şer’an caiz değildir” denilerek reddediliyordu. Bir süre sonra gece baskını yapılması önerisi “Gece baskını yapmak padişahın askerinin şanına yakışmaz” denilerek, Mısırlıların saldırısı karşısında üç saat gerideki uygun mevzilere çekilme önerisi de “Geri çekilmek Osmanlılar için şerefsizliktir” gerekçesiyle kabul edilmiyordu.

Bakalım askeri liselere din dersinin sonu günümüzde nereye gidecek?

Islahat…

4+4+4’le birlikte Osmanlı’da eğitimde ıslahat, dolayısıyla 2. Mahmud’un girişimleri gündeme geldi… Oysa 2. Mahmud’dan önce de Osmanlı’da “ıslahat” yapılmıştı, ama dahadoğrusu “ıslahat” adı altında eğitimle oynanmıştı…

Tarihsel bilgilere göre Osmanlı’da eğitimde ilk ıslahatı Fatih Sultan Mehmet yaptı… Yine aynı tarih, Fatih’in yaptıklarının medrese eğitiminde pozitif bilimlerin gelişimine büyük katkı sağladığını yazıyor… Ancak, Kanuni’den sonra medreselerin yaklaşık üç yüz yıl kendi haline bırakıldığını belirtiyor… Yine kimi kaynaklarsa Osmanlı’nın İstanbul ve Edirne saraylarında açtığı Acemi Oğlanlar Ocakları ile Enderun okullarının (medrese dışı eğitim veriyorlardı) ulemanın baskısıyla Padişah 4. Mehmet’e kapattırılarak medrese haline getirtildiğini yazıyor…

Günümüzdeki 4+4+4’e esin kaynağı olan reformu yapan padişah 2. Mahmud’un eğitimde yenilik düşüncesine nasıl bir bireysel evrimle geldiği ayrı bir tartışmanın konusu kuşkusuz. Ama 2. Mahmud’un önceleri Gazali skolastiğinin kör karanlığında gezindiğini belirtmeden de geçmememiz gerekiyor…

2. Mahmud, ne yazık ki ıslahat girişiminden bir süre önce ilk oğluyla iki kızının ölümü üzerine İstanbul’u kasıp kavuran hastalıklara çareyi Hekimbaşı aracılığıyla medreseli ulemalarda aramıştı… Salgının önüne geçebilmek için ulemalar aracılığıyla camilerde namazlardan sonra topluca “Sure-i Kaf” ya da “Sure-i Şerif” okutması, ülkenin dört bir yanından getirilen Muhammed isimli 70 kişiye 70 bin kez “Kelime-i Tevhit” ya da “Tekbir” getirtmesi ilginçtir…

Buna karşın aynı 2 Mahmud, bireysel evrimindeki büyük bir sıçramayla eğitimde reformun yanı sıra adalet sisteminde de reform yaptığı için “Adli” sanını alarak İstanbul’da çağdaş anlamda tıp fakültesi (Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane) kurmuş olsa da 54 yaşında veremden ölmekten kurtulamamıştı, dramatik biçimde…

‘Din elden gidiyor’

Eğitim ıslahatını yapması da öyle kolay olmamıştı 2 Mahmud için… Eğitimi çağdaşlaştırma, yenileşme girişimlerine medrese kökenliler “din elden gidiyor” diye karşı çıkmıştı. Ordunun gereksinimlerini karşılamak amacıyla kurulan okullara karşı bile çok sert tepki göstermişlerdi… “Askere setre pantolon giydirip imanına halel getiren, önlerine muallim diye Frenkleri düşüren padişaha Allah yardımını çok görür”, diyerek yabancı öğretmen getirtilmesini engellemişlerdi…

“… 1832 yılında, Enderun öğrencisi 150 gencin Avrupa’ya öğrenime gönderilmesi kararını bile zorla değiştirtmişlerdi… Buna karşın 2. Mahmud zoru başarmıştı… Ama, ölümünden 31 yıl sonra İslamcı gericilik tekrar doruk noktasına çıkarak onun yaptıklarını yok etmeye girişmişti. O günlerde (1870) İstanbul üniversitesinin (Darülfünun) yeniden eğitime başlaması dolayısıyla Yanyalı Hoca Tahsin Efendi, öğrencilere bir cam fanusun içine konmuş bir güvercinin fanusun içindeki hava boşaltılınca hemen öleceğini göstermek için derste yaptığı basit bir deney okulun kapanmasına neden olmuştu. Deneyi duyan mollalarla ulema ayaklanmış, “Bu zındık Allah’ın işine karışıyor. Canı Allah verir, Allah alır ancak” diye yürüyüşe geçince Darülfünun tekrar kapatılmıştı.(*)

Buna karşın yine de, ülkenin öbür bölgelerinde, özellikle Anadolu’da eğitim, namaz kursları, mahalle mektepleri ya da çok çok ilkokul düzeyinde yapılabilirken büyük medreselerin neredeyse tamamı İstanbul’da bulunuyordu… Gerek 2. Mahmut döneminde, gerekse Tanzimat sonrası yapılan eğitim reformlarının ilk uygulandığı kent İstanbul’du. Ortaokulun (rüştiye), lisenin (idadi) ilk kez açıldığı kent olduğu gibi, harp okulu, harp Akademisi, deniz harp okulu, çağdaş anlamdaki tıp fakültesiyle üniversitenin (darülfünun) de açıldığı kent İstanbul oldu doğal olarak…

Ancak, İstanbul’da da nitelikli bir eğitimden söz edilemezdi. Bütünüyle şeriat hükümlerine bağlı çalışan medreselerde gözlemleme, inceleme, deneme ve eleştiriye kesinlikle yer vermeyen, ayetlerin, hadislerin ve diğer metinlerin Aristo mantığına göre açıklanıp yorumlamakla sınırlı, skolastik bir eğitim ve öğrenim söz konusuydu.

“Dindar nesil yetiştirme” (medrese kafası yaratmak), savıyla yola çıkarak eğitim sisteminin altını üstüne getiren siyasal iktidarın uygulaması 2. Mahmud’dan çok 2. Abdülhamit’in “İslamcılık” dönemini anımsatıyor…

Bin yıllık karanlığın ardından…

Yaklaşık bin 200 yıldır hurafelerin, kör inanların, skolastik düşüncenin burgacında ezilen halkın eğitimi önündeki engeller Cumhuriyet’in kurulmasıyla kaldırıldı. Cumhuriyet’in ilanından hemen 4 ay sonra kabul edilen eğitim-öğretim birliği yasasıyla (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) halk çağdaş eğitim olanağına kavuştu…

O yıllarda (1925) ABD’nin Tennessee eyaletindeki bir ilkokulda çocuklara dünyanın döndüğünü söyleyen öğretmenin işine son veriliyor, ayrıca üç eyaletteki okullarda ‘evrim yasası’nın okutulması yasaklanıyordu…

Türkiye’de ise o sıra başka şeyler oluyordu. Ateş, kan ve barut kokusu içinde bir devrimle Türkiye Cumhuriyeti yaratılıyordu… Yanmış, yıkılmış, harabeye dönmüş bir ülkede, yoksulluğun, feodalitenin, bilgisizliğin, yol – yöntem bilmezliğin ezdiği, insan sayısı oldukça azalmış bir toplumda mucizeler yaratılıyordu; bir yandan laik bir düzen kuruluyor, bir yandan toplumsal yaşamı bütün boyutlarıyla kucaklamayı amaçlayan devrimlerle halk aydınlığa taşınıyordu.

Daha 1924 yılının başlarında, Cumhuriyet’in kurulmasından yalnızca 4 ay sonra eğitim, öğretim birliği yasasıyla medreselerle, tekke ve zaviyeler kapatılıyordu. İlkokullarda zorunlu eğitimi getiren bu devrim yasasına göre köy okulları 3 yıl, kasaba ve kent okulları (3+2:5 yıl olmak üzere) 5 yıllık bir eğitim ve öğrenimi gerektiriyordu.

Daha öğrenim birliği yasasının kabul edildiği yıl Türkiye’de yalnızca Müslümanların yaşamadığı, Müslüman olmayan yurttaşların da din ve vicdan özgürlüğü hakları olduğu düşünülerek ilkokul programından Kur’an dersleri, ortaokul ve lise programından da din, Arapça ve Farsça dersleri çıkarıldı.

Çağdaş eğitim hedefi

Başlangıçta isteğe bağlı bir ders haline getirilen din dersi, ortaokullarda 1930’da, öğretmen okullarında 1931’de, kent ilkokullarında 1933’de, köy ilkokullarında ise 1939’da müfredattan tamamen çıkarıldı.

Tüm bu gelişmeler sonucu 1939-1949 yılları arasında din derslerinin hiç yer almadığı bir örgün eğitim deneyimi yaşandı. Cumhuriyet kuşakları yetiştiren okullar açıldı. Uygarlığa ve çağdaşlığa ulaşmak için aklın ve bilimin rehberliği benimsendi. Yeni Türk abecesi ile okuma-yazma seferberliği başlatıldı. Başta, millet mektepleri, halkevleri, eğitmen kursları, köy enstitüleri olmak üzere her düzeyde okul açıldı. İlkokullardan üniversiteye değin yüzlerce alanda müfredat programı hazırlandı.

Bunun yanı sıra daha o yıl (1924) Medrese-i Süleymaniye yerine İstanbul Dârülfünu’nunda bir İlâhiyat Fakültesi kuruldu. Fakülte açıldığında 224 olan öğrenci sayısı 1933’de 20’ye düştü.Bu nedenle o yıl yapılan Üniversite Reformu ile İlahiyat Fakültesi kapatılarak İslam İncelemeleri Enstitüsü adında bir enstitü kuruldu.

Bu dönemde, hem İlahiyat Fakültesi’ne altyapı oluşturmak, hem de toplumda din adamı gereksinimini karşılamak amacıyla Mustafa Kemal tarafından 29 imam-hatip okulu açılmıştı. Ancak, bu okulların sayısı bir yıl sonra 26’ya, iki yıl sonra 20’ye, üç yıl sonra da ikiye düştü… 1930’dan sonra ise öğrenci bulunamaması, ayrıca konunun istismara açık hale gelmesi üzerine bu okullar kapatıldı.

Ne ki, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra iktidar koltuğuna oturan, bağımsızlıkçı kimliğini yitirmiş, mandacı, uz görü yoksunu yöneticiler elinde savrulan Türkiye’ye enjekte edilen inanç sistemli, evrim karşıtı politikaların etkisiyle halkevleri, köy enstitüleri kapattırılmış, yaklaşık 18 yıl Türkçe okunan ezan tekrar Arapçalaştırılmıştı. Mc Carty tutuklamalarıyla, aydın cinayetleriyle, terörle, eğitim sisteminin imam-hatipleştirilmesiyle “Ilımlı İslam” diye bir yönetsel ucubenin halka dayatılmasıyla 2002 sonrasının taşları döşenmeye başlamıştı…

Türkiye’de halkın karşısına AKP kimliğiyle çıkan siyasal iktidar, ne yeni bir şeydi ne de sonuçtu; Mustafa Kemal’in ölümünden sonra iktidara gelen siyasal partilerin sentezinden başka bir şey değildi.

İmam-hatip furyası

Bu durum imam hatip liselerinin tarihi incelendiğinde de görülür. 74 yıllık yakın tarihimizde hiçbir siyasal iktidarın masum olmadığı anlaşılır…

Çok partili döneme geçmeden önce (1948) bu konuda ilk kazmayı oy kaygısıyla 10 ay süreli imam hatip kursları açan CHP vurdu ne yazık ki… Bu kurslara ortaokul mezunu, askerliğini yapmış kimseler alınıyordu. Bir yıl sonra Ankara ve İstanbul’da iki imam hatip kursu açan, bir süre sonra da kurs sayısını sekize çıkartan aynı CHP, bu dönemde ayrıca eğitim-öğretim müfredatına din derslerini de koydu; yine CHP tarafından Ankara Üniversitesi bünyesinde ilk ilahiyat fakültesi, ayrıca iki de imam-hatip okulu açıldı.

Ancak, 1950’li yıllardan sonra ülkeyi yöneten iktidarlar, cumhuriyetin ilk 25 yılındaki eğitim atılımlarından vazgeçtiler. Tersi bir politika izleyip öğretim birliği yasasını delerek başlangıcındaki hedef ve ruhundan uzaklaştırma girişiminde bulundular, bunda da çok başarılı oldular. Eğitimde karşı devrimci harekete en çarpıcı örnek olarak günümüzde “Türk Rönesansı” diye adlandırılan halkevleriyle köy enstitülerinin kapatılması gösterilebilir.

Artık kapı sonuna dek açılmıştı… DP’nin 1950-60 arasında 26 tane açmasıyla başlayan imam-hatip furyası hız kazandı… Daha sonra her iktidara gelen parti, imam hatip açma yarışına girdi. CHP-MSP koalisyonu 33, CHP Ecevit hükümeti 29, 12 Eylül darbe yönetimi 35, ANAP Özal hükümeti ise 90 imam hatip okulu açtı. Ancak, rekoru 1975’de iktidara gelen Demirel yönetimindeki AP üç yılda tam 233 imam hatip okulu açarak kırdı. Böylece, Süleyman Demirel, tarihin en çok imam hatip okulu açan politikacısı oldu.

Bu ara, askeri darbenin ardından Necmettin Erbakan başkanlığındaki MSP’yle Bülent Ecevit başkanlığındaki CHP koalisyonu çoktan (1971) imam hatip okullarının dört yıllık orta kısımlarını kapatıp lise (İHL) süresini üç yıldan dört yıla çıkartarak meslek lisesi haline dönüştürmüştü.

Din eğitimine devlet güvencesi…

Bütün bunların üzerine 12 Eylül yönetimi tüy dikti:

Temel Eğitim Kanunu’nun 32. maddesinde yaptığı bir değişiklikle İHL mezunlarının üniversitelerin tüm bölümlerine gidebilmesine olanak tanıdı. 1980’lerin sonuna gelindiğinde İHL’ler, Anadolu İmam Hatip Liselerinin de (1985) açılmasıyla hem sayısal hem de nitelik açısından genişledi ve etkin hale getirildi.

İşte bütün bunların sonucunda, bugün mülki idarede ve yargıda görev yapanlar içinde imam hatip mezunu olanların sayısı hızla arttı. Eskiden kaymakam ya da vali olmak isteyenler Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne giderdi, ama şimdi hukuk, kamu yönetimi gibi belirlenmiş okul mezunları aynı görevlere atanmaya, dahası bu atamalarda belirli okul mezunları tercih edilmeye başlandı.

12 Eylül Yönetimi, bu ara 1982 Anayasası’nın 24’üncü maddesiyle din eğitimini de devlet güvencesi altına aldı. O zamana değin seçmeli olarak okutulan din derslerini ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu hale getirdi.

Bülent Ecevit ise CHP’den 23 yıl sonra DSP lideri olarak oturduğu Başbakanlık koltuğunda imam hatip okulu orta kısımlarının kapatılmasını kararlaştırdı (1990).

Birçok ulusal konuda olduğu gibi eğitim politikasında da bütüncül bir bakış açısının oluşturduğu yaklaşımdan yoksun siyasal iktidarların yukarıda özetlenen icraatlarına karşın, ne hikmetse ilköğretim 1739 sayılı yasanın kabul edilmesiyle birlikte 1973 yılında 8 yıla çıkarıldı. Ancak, 24 yıl sonra (1997) çıkartılan 4306 sayılı yasayla uygulamaya konulabildi. Böylece programlarda bütünlük sağlama yoluna gidilerek ilkokullarla ortaokullar kaldırılarak tek tip programa geçildi. Bu yasal düzenlemenin bir aşama sonrası ise 11 yıl olarak planlanmıştı. Ama, artık çok geçti; takvimler 1998’i gösterdiğinde imam hatip lisesi, Anadolu imam hatip lisesi ve çok programlı lise sayısı 609’a ulaşmıştı…

Başbakanlık Takip Kurulu’nun 19 Aralık 2002 tarihli toplantısında verilen rakamlara göre, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bilgisi doğrultusunda, tarikatçılara ait 1200 vakıf, 1200 yurt-pansiyon, 480 özel okul, 500 dershane, 110 Kur’an kursu bugünlerin yoluna taş döşemek için harıl harıl çalışıyordu.

Tarih, AKP’nin iktidara geldiği 2002’yi gösterdiğinde imam hatip lisesi sayısı 536’ya düşse de öğrenci sayısı 64 bin 534 olmuştu. Çok değil, iki yıl sonrasında AKP’nin seçim öncesi ‘katsayı uygulaması değişecek’ vaadinin ardından, imam hatip liselerinde okuyan toplam öğrenci sayısı yüzde 35 gibi bir artışla 97 bine ulaştı.

Bu ilginin nedenini araştırmak gerektiğinde imam hatip okullarının niteliği sorgulanabilir… O zaman rahatlıkla şu tanım yapılabilir:
İmam hatip okulları, ilk yaklaşıma göre Türkiye‘de sünni mezhebe (Hanefi) uygun din görevlisi yetiştirmek amacıyla kurulmuş, orta öğretim düzeyindeki bir okul türüdür. Ancak, eğitimin tarihsel gelişimini düşünerek bir yorum yapmak gerekirse “Medreselerin günümüze uyarlanmış biçimi” de denilebilir.

Bu noktaya nasıl gelindiği ise söz konusu siyasal mücadelenin tarihsel sürecinde gizlidir… Bugün geriye bakıldığında, olan bitenin göstergesi olarak son 38 yılda iktidar koltuğuna oturan 24 milli eğitim bakanından yalnızca ikisinin (Mustafa Üstündağ, Avni Akyol) eğitim kökenli olduğunu görmek bile çok şey anlatmaya yeterlidir…

Günümüzde eğitim düzeyindeki düşmenin bir başka göstergesi de popülist yaklaşımla, altyapısı hazırlanmadan çok sayıda üniversite açılmasıdır… Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana devlet, 73 yılda ancak 53 üniversite kurarken AKP iktidarı yalnızca 4 yılda tam 42 devlet üniversitesi açtı… İlk vakıf üniversitesinin kurulduğu 1984’den sonra 17 yılda 23 vakıf üniversitesi açılırken yine aynı AKP iktidarının yalnızca 6 yılında tam 22 vakıf üniversitesinin açılması eğitimden beklentinin ne olduğunu göstermesi açısından ilginçtir…

Özetle söylemek gerekirse iktidara gelen her hükümet, özellikle milli eğitim alanında kendinden önce yapılanları kötülemiş, yadsımış, hemen partizanca değişiklikler yaparak sistemi yaz-boz tahtasına çevirmiştir. Bu iş, son 40 yıldır iyice çığırından çıkmıştır.

(*) Demirtaş Ceyhun, Osmanlılar’da Aydın Kavramı s.23- 24.

SİSTEMİ DEĞİŞTİREN SON HAMLE:4+4+4

Kamuoyunda 4+4+4 diye bilinen “6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” AKP’nin klasik taktiği bir oldubittiyle 30 Mart 2012’de TBMM’de kabul edildi. Yeni Anayasa girişiminden sonra en önemli yasa olarak değerlendirilmesi gereken yasa önerisi hükümet tarafından hazırlanmış ulusal çapta bir eğitim düzenlemesi olarak değil, sıradan bir yasal düzenlemeymiş gibi AKP’li birkaç milletvekili tarafından TBMM’ye getirildi.

Yasanın Meclis’teki görüşülmesi sırasında muhalefetten de kayda değer bir çıkış gözlenmedi. Yalnızca bilinçli birkaç milletvekiliyle duyarlı bazı kesimler yasaya tepki gösterdi. Sansasyonel birkaç haberin dışında bir tartışma ortamı da yaratılamadı. Toplumdaki genel tepkisizlik, siyasal iktidarın dinsel baskıyı küçücük çocuklara yönlendirmesi karşısında ürkek/korkak tutumunu sürdürünce, cılız tepkilere aldırmayan AKP, yasayı Meclisten geçirdi.

Kimi AKP’liler yasanın kabul edilmesini zafer çığlıkları atarak kutladı, kimi birbirine sarıldı, kimileri de “çak” yaptı. AKP Muğla Milletvekili Ali Boğa, 4+4+4 sistemiyle birlikte bütün okulları imam hatibe dönüştürme şansı yakaladıklarını söylemekten çekinmedi.

MHP ise yasaya iktidar partisinden daha çok sahiplenmeye çalıştı… AKP ile MHP’nin önergeler savaşına sahne olan Meclis’deki tartışmalı oturumda yasanın çıkışına MHP’nin katkısı Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin “AK Parti‘nin baştan soğuk ve mesafeli tavrı, partimizin kararlı tutumuyla aşılmıştır” sözlerinde anlamını buldu. Bahçeli, açıklamasında, yasanın en olumlu yönünün ortaokul ve liselerde Kur’an-ı Kerim’in isteğe bağlı ders olarak okutulmasıyla imam hatip liselerinin orta kısmının tekrar açılması olduğunu belirtti.

CHP ilk başta oportünist bir tutum sergiledi; Nur Serter’le birkaç milletvekilinin tepkisiyle yetindi… AKP’nin “toplumun değerleriyle kavgalı olduğu” kışkırtmasıyla kıskaca aldığı CHP, “münafıkların değil, samimi müminlerin partisi” olduğunu kanıtlamak amacıyla çarşaflılara rozet taktığı, belediyeler aracılığıyla Kur’an kursu projeleriyle ortaya çıktığı gibi 4+4+4 konusunda da etkili bir muhalefet yapamadı; tarihsel misyonunun gereğini yerine getiremedi. Kılıçdaroğlu, yasanın özünü kavramaktan uzak bir tutumla ancak, “Yasada ihale mevzuatı çiğneniyor, büyük yolsuzluklara neden olacak” türünden bir çıkış yaptı.

Neden sonra durumun farkına varan CHP, “laiklik ilkesiyle Tevhid-i Tedrisat yasasının ihlal edildiği gerekçesiyle 8 Haziran 2012 günü söz konusu yasanın ihlali için Anayasa Mahkemesine başvurdu, ancak Anayasa Mahkemesi reddetti.

Sistemin getirdikleri

Böylece, eğitim sisteminde köklü değişiklikler yapılmış oldu… Bir kez “8 yıllık kesintisiz eğitim” kaldırıldı. Okula başlama yaşı 66 aya indirildi. Yasayla öğrenciye “seçmeli ders” adı altında Sünni İslam eğitimi verilmesinin yolu açıldı. İmam hatip okulları ortaokul düzeyine indirildi.

66 ay konusu öğrencinin fiziksel ve bilişsel düzeyinin yeterli olup olmadığı noktasında en çok tartışılan konulardan biri olarak dikkat çekti… Bu maddenin çocuğun kas, beyin ve organ gelişimini tamamlamadan okula başlatmasını hükme bağlaması kamuoyunda genel bir görüşbirliği sağladı. Genel yaklaşıma göre 66 ay konusu okul öncesi eğitimin alanına giriyordu. Akıl yaşının oluşmaya başladığı yaş, 84 aya karşılık gelen 7 yaştı. Dolayısıyla okula başlamada 7 yaş kuralının bilimsel olduğu savunuldu.

Seçmeli ders konusu da yasanın çok tartışılan bir başka yönüydü. Gelen haberlere göre çocuklar Kur’an okuyup zikir yapacaklardı… “Dindar nesil yetiştirme” savındaki bir siyasal iktidar karşısında seçmeli din dersini seçmeme kararlılığını 1 milyon 600 bin öğrenci ailesinden acaba kaçı gösterebilirdi?

İmam hatip okullarının ortaokul düzeyine indirilmesi ise toplumda bütün ilköğretim okullarının imam hatipleştirileceği tartışmalarına yol açtı.

4+4+4’ün felsefesi

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer 2. Mahmud’un “Eğitim Islahatı”na gönderme yaparak söz konusu yasal değişikliğin eğitim alanında reform olduğunu, küresel standartları yakalamayı, yüksek nitelikli öğrenciler yetiştirmeyi amaçladıklarını savunuyordu. Bunu da dünyada uygulanan yeni öğretim yöntemleriyle dijital ortama aktarılacak eğitim sistemiyle, akıllı tahtalarla, tablet bilgisayarlarla, teknolojik iyileştirmelerle başaracaklarını söylüyordu.

Buna karşın, karşıt görüşler, eğitimin milli niteliğini yitireceği, evrim karşıtı, yaratılış merkezli olduğu yönünde odaklanıyordu… Dahası, yeni sistem, derinlemesine bilgi edinmeden, analitik düşünmeden çok, mekanik düşünen, olay ve olgular arasında bağ kurmaktan yoksun, ezberci insanlar yetiştirmeyi amaçlıyordu. Dinçer’in küreselleşmecilikten kastının sistemin (4+4+4) felsefesi öğrencinin nitelikli üretimden çok, sonuç odaklı çalışmaya (pragmatik) uygun insan yetiştirilmesi anlamına geldiği yönündeydi.

Sünni İslam dışında din bilgileriyle Alevilik’le ilgili din derslerinin müfredata alınmaması ise asıl niyetlerinin göstergesiydi.

Dinçer’in ders yılı öncesinde atama bekleyen ve sayıları 300 bini geçen öğretmeni yem bekleyen güvercilere benzeterek alay etmesi ise tirajikomikti… AKP’li bakanın bu yaklaşımı, “Şu mektepler olmasa maarifi (Eğitimi) ne güzel idare ederdim” diyen Osmanlı Maarif Nazırı Emrullah Efendi’yi anımsattı.

Özetle, 4+4+4 denilen uygulama halkın eskiden dediği gibi bir tür “Amin Alayı” düzenlemesiydi. Gerek sekiz yıllık zorunlu eğitimle, gerekse Tevhid-i Tedrisat’la uyuştuğu nokta pek yoktu.

Gelinen nokta

4+4+4’ün bir aylık uygulaması sonucunda Eğitim-Sen tarafından hazırlanan bir rapor, gelinen noktayı gözler önüne serdi… Rapora göre, daha yasa çıkmadan toplumun duyarlı kesimlerince başta öğretmenler, veliler, meslek kuruluşları, üniversitelerle sendikaların koyduğu pek çok çekince, yaptığı itiraz eğitim yılının ilk ayında ortaya çıktı. Ticarileşmenin, gericileşmenin yeni boyut kazandığı eğitimde sistem, bilimsel ve kamusal açıdan büyük bir eprimeye yol açtı. Yeni sistemle gerek pedagojik ve müfredat, gerekse okulların fiziksel yetersizliği açısından ortaya çıkan tahribatın bedelini ise öğrencilerle aileleri şimdiden ödemeye başladı.

İlk bir ayın sonunda İstanbul’da yapılan incelemeye göre şu aksaklıklar saptandı:•Sınıf mevcutlarında geçen yılara oranla ciddi bir artış oldu. Bazı okullarda 30’u aşkın 1. sınıf açıldı. Bazı okullarda 80 olan sınıf mevcudu 120’lere dayandı.

• Binlerce öğretmen norm kadro fazlası durumuna düştü. Çok sayıda öğretmen yaşadığı bölgeye uzak semtlerde görevlendirildi. Bu nedenle birçok öğretmen zorunlu olarak tayin istemek ve alan değişikliği yapmak zorunda kaldı.

•Alan değişikliği nedeniyle okul değiştiren sınıf öğretmenlerinin yerine ücretli öğretmeler çalıştırılmaya başlandı.

•Henüz oyun çağında çocuklar okul ortamına uyum sağlayamıyor, kimi okula bebek mamasıyla geliyor, kimi sınıf arkadaşına ‘ağabey’ diyordu. Kimi tuvalet, kimi kalem tutma ve benzeri motor becerilerde sorun yaşıyor, kimi de yoğun tempo ve ders saatleri nedeniyle sınıflarda uyuyakalıyordu.

•Aceleye getirilen uygulama nedeniyle kiminin pencere camları kırık, kimi de çevresinde inşaat çukurları bulunan, duvarlarından kabloların sarktığı henüz inşaat halindeki okullar eğitime açılmak zorunda kalındı.

• Öğrenci ve veliler seçmeli ders belirlemede seçme hakkını kullanamadı. Okul yönetimlerince belirlenen paket dersleri seçmek zorunda kaldı. Seçmeli derslerin pek çoğu bir gerekçeyle listeden çıkarılırken dinsel içerikli derslerle ilgili böyle bir sorun yaşanmadı. •Okulların imam hatipe dönüştürülmesi süreci son derece sancılı bir biçimde gerçekleştirildi. Örneğin Güngören İzzet Ünver Lisesi’nde düz lise öğrencileri 60 kişilik sınıflara mahkûm edilirken imam hatip bölümünün mevcutları 20’ler civarında kaldı.

•Uygulamanın öğrenci sayısını artırması nedeniyle pek çok okulda ikili eğitime gitmek zorunda kalındı. Derslerin sabah karanlığında başladığı okullarda çıkışlar, seçmeli derslerin yoğunluğu nedeniyle 19.00’u, 20.00’yi buldu. Bu durum, okul yöneticileri, öğretmenler ve görevliler açısından dayanılması zor bir duruma yol açtı. “ Saat 17.00’den sonra seçmeli dersler başladığında iki öğretmen ve hizmetliden başka kimse okulda kalmıyordu;

“Sistem siyasal misyonunu da yerine getirmekten geri durmuyordu. Kozan Ortaokulu’nda ilk kez bu 10 Kasım’da Atatürk’ü anma törenleri düzenlenmedi”(*)

•Artan ders yükü nedeniyle pek çok okulda teneffüs saatleri 5 dakikaya indirildi.

•Pek çok okulda 1. sınıf öğrencilerine verilmesi gereken kitaplar eksik olduğu için verilemedi.

•Pek çok okulda bayan öğretmenler derslere türbanla girmeye başladı.

• Bakanlıkça yeterli ödeneğin gönderilmemesi nedeniyle okulların memur, güvenlik görevlisi, gece bekçisi ve temizlik elemanlarının maaşları ve SGK primleri, kırtasiye, bilgisayar ve büro malzemeleri gibi giderlerin karşılanması için velilerden para toplanmaya, taahhütnameler imzalatılmaya başlandı.

(*) Kozan (Adana) Halk Haber Gazetesi 07.11.2012

………………………………

1-Yeni Zorunlu Eğitim Yasasıyla 4+4+4 düzenlemesi, ana hatlarıyla eğitime neler getiriyor ve eğitimden neler götürüyor?

2- 4+4+4 düzenlemesinin Tevhid-i Tedrisat Yasasıyla uyuştuğu, ayrıştığı, çeliştiği noktalar sizce nelerdir?

3- 4+4+4 düzenlemesinin, Sekiz Yıllık Kesintisiz Zorunlu Eğitim Yasasıyla ortak noktaları var mı?

4-Siyasal iktidar, 4+4+4’le antidemokratik uygulamalara son verildiğini, daha önce Sünni Müslüman çocukların din eğitimi alma haklarından mahrum bırakılırken şimdi buna kavuştuğunu savlıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

5- 4+4+4 düzenlemesi ll. Mahmut’un “eğitim ıslahatı”na gönderme yapılarak siyasal iktidar tarafından “Eğitim Reformu” diye tanımlanıyor. Bunu ne dersiniz?

6-Anadolu’da son iki yüz yılda yapılan eğitim reformlarıyla eğitimde uzak hedef olarak;

ll. Mahmut, “Batı uygarlığını yakalamayı”, Cumhuriyet, “çağdaş uygarlık düzeyine çıkmayı” hedeflerken, Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in çeşitli demeçlerinde eğitimdeki düzenlemelerle küreselleşme düzeyine çıkmayı hedefledikleri yansıtılıyor… Size göre söz konusu düzenlemeyle “Küreselleşmede çağı yakalamak” olanaklı mı?

7-Küreselleşme söylemiyle yola çıkılan bu düzenlemede ulusalcılığın, ulusal kültürün, yerelliğin, yerel yültürün, ailenin, öğretmenin, toplumsal çevrenin yeri, rolü, etkisi ne olabilir?

8-Zorunlu Eğitimle ilgili 4+4+4 düzenlemesi için iktidar yanlıları “Sonuçta bu bir eğitim yasasıdır, siyasi tartışmanın bir parçası haline getirilmemeliydi” yaklaşımında sizce haklılar mı?

9- Seçmeli derslerde yer alan “Din Ahlak ve Değerlerde”, İslamiyet dışındaki dinler, Sünni İslam dışında Alevilik vb. inanç konularının yer almamasını nasıl değerlendirirsiniz?

10-Bu yıl yeni uygulamayla ilkokul birinci sınıfa kayıt yaptıran 1 milyon 600 bin kadar öğrenci, birinci sınıfların mevcudunu kapasitesinin üzerine çıkardı. Çoğunluğu beş yaşında olan çocukların oluşturduğu kalabalık sınıflar ve fiziksel yetersizlikler ne tür sorunlara yol açar?

11-4+4+4 düzenlemesinin uygulanmaya başlandığı bu eğitim yılının ilk üç ayında olumlu, olumsuz ne tür bilgiler, izlenimler edindiniz?

CUMHURİYET DÖNEMİNDE EĞİTİMİN KISA TARİHÇESİ

* TBMM, Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği)’nu kabul etti. Tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na (Maarif B.) bağlandı. Medreselerle tekke ve zaviyeler kapatıldı, eğitim laikleştirildi.

Bu, devletin laik ve demokratik yapıya kavuşmasını sağlayan en önemli devrim yasalarından biriydi. Yasa, çağdaş, laik Türkiye’nin kültür ve eğitim hayatında en önemli kazanımı sağlayan bir süreci başlattı. Ulus devletin temellerinin atılmasında büyük rol oynayan yasa, önemi gereği Anayasa tarafından koruma altına alındı. (03.03.1924)

*Millet Mektepleri açıldı (24.11.1924)

*“Toplu Tedris (toplu öğrenim)” ilkesi getirildi (1926).

*O dönem, ilkokul 1. sınıfa kaydolan 224-247 bin öğrenciden ancak yaklaşık 75 bini ilkokulu bitirebiliyordu. Verilen fire yüzde 65 gibi büyük boyuttaydı.

*Yazı Devrimi yapıldı. “Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” kabul edildi. (1353 sayılı yasa.) Bu yasayla o güne değin kullanılan Arap alfabesinin yerine, Latin abecesi kullanılmaya başlandı.(01.11.1928)

*Bakanlar Kurulu M. Kemal’e “Başöğretmen” sanı verdi. (1928)

*Selçuklu ve Osmanlı tarihi içine sıkışıp kalan Türk tarihini içinde bulunduğu açmazdan çıkarmak amacıyla Türk Tarih Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kuruldu. (15.04.1931)

*Halkevleri kuruldu (1932)

*Türkçe’yi sadeleştirmek üzere Türk Dil Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu/TDK) kuruldu. (12.07.1932)
*Üniversite Reformu gerçekleştirildi.

Reformla “Darülfünun” yerine “üniversite” sözcüğü kullanılmaya başlandı. (31.05.1933)

O yıl törenle açılan İstanbul Üniversitesinde “Emin” yerine “Rektör”, “Fakülte Reisi” yerine “Dekan”, “Müderris”lerle “Ordinaryüs Öğretmenler”e “Profesör”, “Müderris Muavinleri”ne “Doçent”, “Darülfünun” yerine “üniversite” denilmesi kararlaştırıldı. (19.11.1933)

*Eğitim Bakanı Reşit Galip, ilkokullar için sabah töreninde okunan Ant’ı yazdı.

*Soyadı yasası kabul edildi. (21.06.1934)

Bu yasaya göre, her yurttaş kendi adından başka, ailesinin ortak olarak kullanacağı bir soyadı alacaktı. Soyadları Türkçe olacak, yabancı uluslara ait adlar kullanılmayacak, ahlaka aykırı ve komik olmayacaktı.

* Mustafa Kemal’e TBMM tarafından “Atatürk” soyadı verildi.

Bu soyadının diğer kişiler tarafından kullanılması yasaklandı. Kız kardeşi Makbule’ye bile bu soyadı verilmedi.

Yine bu tarihte ‘ağa’, ‘hacı’, ‘hafız’, ‘molla’, ‘hoca’, ‘efendi’, ‘bey’, ‘beyefendi’, ‘hanım’, ‘hanımefendi’, ‘paşa’, ‘hazret’ gibi unvan ve lakapların soyadı olarak alınması yasaklandı.

Soyadı yasasının kabul edilmesiyle toplumsal yaşamda yeni bir düzen ve disiplin sağlanırken aile ve bireylerin tam olarak tanınması olanaklı kılındı. (24 Kasım 1934)

*”Mektep”le “muallim” sözcüklerinin yerine “okul” ve “öğretmen” sözcükleri kullanılmaya başlandı. (1935)

*40 bin köyden 35 bininde okul ve öğretmen yoktu. Okulu olan köylerin çoğunda ise ilköğretim 3 yıl süreliydi (1936)

* I. Milli Eğitim şurasında ilköğretimin (zorunlu kesintisiz eğitim) tüm köy ilkokullarında 5 yıla çıkarılması kararlaştırıldı; ancak hâlâ çoğu köyde (33 binin üzerinde) okul yoktu. (1939)

*1940’lara değin halk eğitimine, köy eğitim ve öğrenimine çok önem verildi. Köy enstitüleri kurulmaya başlandı. Bu enstitüler on yıl sonra kapatıldı.

Bu okullarda Atatürk ilkelerine bağlı, “laik ve aktif” yeni bir insan tipi yetiştirmek, eğitimin en önemli amaçlarından biriydi. (17.04.1940)

*1945’lerden itibaren, eğitim faaliyetlerinde, Avrupa’nın etkisinden çıkılarak ABD tarzı eğitim uygulamalarının etkisine girildi.

*Ankara Üniversitesi kuruldu. (13.04.1946)
*Eğitim enstitüleri açıldı. (1946-1947)

*Tüm ilköğretim giderleriyle ilkokul öğretmenlerinin ücretleri genel devlet bütçesi içine alınabildi. (01.1948)

*1950’li yıllardan sonra, ülkeyi yöneten iktidarlar, Öğretim Birliği Yasası’nı delerek başlangıcındaki hedef ve ruhundan uzaklaştırmaya başladılar. Bu konuda en çarpıcı örnek Türk Rönesansı denilen halkevleriyle köy enstitülerinin kapatılmasıdır.

*Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi kuruldu. 1965
*Milli Eğitim Temel Yasası kabul edildi. (1739 sayılı yasa) İlköğretim 8 yıl olarak düzenlendi. Böylece temel eğitim 8 yıl olarak belirlendi. (24.06.1973)

Ancak, kesintiliydi. İlköğretim kesintisiz olarak 18.8.1997’de 8 yıla çıkartıldı.

*Kızını İHL’ne kaydetmek isteyen bir velinin açtığı dava sonucu İHL’ne Danıştay kararı ile kız öğrenci alınmaya başlandı. (1976)
*Öğretmenevleri açıldı. (1981)

*Öğretmenler Günü kabul edildi. (24.11.1981)

*Öğretmen yetiştiren kurumlar üniversitelere bağlandı. (1982)
*Eğitim yüksekokullarının süreleri 2 yıldan 4 yıla çıkarıldı. (1989-1990)
*Eğitim yüksekokulları eğitim fakültesine ya da fakültelere bağlı sınıf öğretmenliği bölümlerine dönüştürüldü. (07.1992)

*50 bin kadar işsiz üniversite ve yüksekokul mezununun pedagojik formasyon aranmadan, sınavsız sınıf öğretmeni olarak atanmasına izin veren genelge yayınlandı. (13.09.1996)

*Sekiz yıllık kesintisiz ilköğretimi içeren 4306 sayılı yasa kabul edildi. (18.08.1997)

*Öğretmen atama ve nakillerini düzenleyen norm kadro yönetmeliği yayınlandı. (1999)

*MEB ilköğretim öğrencilerinin kitaplarını ücretsiz dağıtmaya başladı. (2003-2004)

*Liseler 4 yıla çıkarıldı. (06.2005)

*YÖK eğitim fakülteleri programlarını güncelledi. (2006)

*MEB ortaöğretim öğrencilerine kitaplarını ücretsiz dağıtmaya başladı. (2006-2007)

*Atatürk’ün eğitim konusundaki başlıca gözlemleri:

“Bu memlekette eskiden beri bilgisizlik devam ediyordu; eski idareler, bu bilgisizliği sürdürmeyi kendi iktidarları için gerekli görüyorlardı; Bu memlekette cehaleti hızla ortadan kaldırmak gerekliydi; başka kurtuluş yoktu; Biz, ‘cahil’ dediğimiz zaman mutlaka okul okumamış, eğitimsiz olanları kastetmiyoruz. Kastımız, ilimle gerçeklik bilinciyle ilgilidir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de gerçekliğin bilincine varabilen gerçek alimler çıkar; Bu memleketin asıl sahibi ve toplumumuzun esas unsuru köylüdür. İşte bu köylüdür ki bugüne kadar bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır.

Özetle, toplumumuzda yaygın bir bilgisizlik var; Eğitim-öğretim yöntemlerimiz uygun değil; Çocuklarımız üzerinde ailenin baskısı var; Eğitimimiz ‘milli’(ulusal) değildir; İstikrarlı bir eğitim politikamız yok; Eğitimimizin amacı, ‘kendini, hayatı bilmeyen, her konuda yüzeysel bilgi sahibi, tüketici insan’ yetiştirmek olmuştur.”

*Atatürk’ün eğitim için önerileri, istekleri, yönergeleri:

“Gelecek nesiller Türkiye’nin bağımsızlığını koruyacak, Cumhuriyet’i koruyup yükseltecek biçimde yetiştirilmelidir; Eğitim, bilimsel, ulusal, laik olmalıdır; Eğitim, işe yarar, üretici, hayatta başarılı olacak insanlar yetiştirmelidir; Eğitim, çocuğu özgür kılmalı, yeni kuşaklara erdem, özveri, düzen, disiplin, kendine ve ulusun geleceğine güven duygularını geliştirmelidir; Eğitim, toplumu cehaletten kurtarmalı, onun bilgi ve ahlak düzeyini yükseltmeli, yeteneklerini ortaya çıkarıp geliştirmelidir.”

*İlköğretim:

(1923-24 )…..: 4900 okul, 274 bin E, 63 bin K, 10238 öğretmen (9021 e+1217 k)

(2003-04 )…..: 36200 5.600 bin , 4.950 bin 385 bin (212 bin e, 173 bin k)

*Orta öğretim:

(1923-24) 72 okul 6.000 kadar öğrenci 796 öğretmen

(1996-97) 9900 okul 2.600 bin öğrenci, 68 bin öğretmen

*Lise:

(1923-24) 23 okul 1241 öğrenci 513 öğretmen

(2003-04) 6512 okul 3594 bin “ (2.127 e, 1467 k) 161 bin “ (96 bin e, 65 bin k)

Bugün (2012) Türkiye’de MEB bünyesindeki çeşitli örgün eğitim kurumlarında öğrenim görmekte olan toplam 14.115.892 öğrenci bulunuyor. Bu rakam, genel nüfusa orantılandığında nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini öğrencilerin oluşturduğu görülür. Üstelik bu rakama 2.291.762 üniversite öğrencisi dahil değil.

…………………….

İMAM HATİP LİSELERİNİN KISA TARİHÇESİ:

1924 : Okullarda laik eğitime geçiş kapsamında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla (Eğitim-Öğretimin Birleştirilmesi) birlikte medreseler kapatıldı.
Ancak, Mustafa Kemal Atatürk din adamı gereksinimini karşılamak amacıyla dört sınıflı 29 imam-hatip okulu açtı. Bu okulların sayısı bir yıl sonra 26’ya, iki yıl sonra 20’ye, üç yıl sonra da ikiye düştü.

1929-30: İmam hatip okulları kapatıldı.

1948 : CHP, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından imam, hatip, vaiz ve yüksek din okulları açılması için TBMM’ye yasa teklifi yaptı. Bunun sonucunda 10 ay süreli imam hatip kursları açıldı.
1949: CHP Ankara ve İstanbul’da iki imam hatip kursu açtı. Bir süre sonra kurs sayısı sekize çıkartıldı.
-Din dersleri eğitim-öğretim müfredatına bu dönemde konuldu.
-CHP’nin önerisi ile Ankara Üniversitesi bünyesinde ilk ilahiyat fakültesi açıldı.

1949-1950: CHP/Günaltay hükümeti………….2 imam hatip okulu

1950-1960: DP/Menderes hükümeti………….26 “ “ “

1962-1965: CHP/İnönü hükümeti……………..7 “ “ “

1965-1971: AP/ Demirel hükümeti……………46 “ “ “

1973-1974: CHP-MSP koalisyon hükümeti…..33 “ “ “

-1971 askeri darbesinin ardından Necmettin Erbakan başkanlığındaki MSP ile Bülent Ecevit başkanlığındaki CHP koalisyonu yeni bir düzenlemeyle, imam hatip okullarının dört yıllık orta kısımlarını kapattı. Lise süresi üç yıldan dört yıla çıkartılarak meslek lisesi haline dönüştürüldü.

1974-1975: CHP/Ecevit hükümeti…………….29 “ “ “

1975-1978: AP/ Demirel hükümeti…………..233 “ “ “

–1976 : Kız öğrenciler de imam hatip okullarına alınmaya başlandı.

1978-1979: CHP/Ecevit hükümeti………………4

1979-1980: AP/ Demirel hükümeti……………36

1980-1983: 12 Eylül darbe yönetimi/Evren……35

-1982: Askeri yönetim, imam hatip lisesi mezunlarını üniversite sınavında diledikleri fakülteleri tercih etme hakkına kavuşturdu.

-1982 Anayasası’nın 24’üncü maddesiyle din eğitimi devlet güvencesi altına alındı.

-Seçmeli olarak okutulan din dersleri, ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu hale getirildi.

1984-1989: ANAP/Özal hükümeti……………..90

1990: DSP lideri Bülent Ecevit, CHP’den 23 yıl sonra oturduğu Başbakanlık koltuğunda İmam Hatip okullarının orta kısımlarının kapatılmasını kararlaştırdı.

1990-1992:ANAP/ Yılmaz hükümeti………….23

1992-1994 DYP/Demirel hükümeti…………..12

-Süleyman Demirel, tarihin en çok İmam Hatip açan politikacısı oldu.

1994-1996: DYP/Çiller hükümeti………………….13

1997-1998: İmam hatip lisesi, Anadolu imam hatip lisesi ve çok programlı lise sayısı

609’a ulaştı.

1998:192 bin 718 öğrenci meslek liselerinde okurken, imam hatip liseler’nin bu sayı

içindeki oranı yüzde 21’di.

2001: İmam hatip lisesi sayısı 558’e düştü.

2002-2003: İmam hatip lisesi sayısı 536’ya düştü. Öğrenci sayısı ise, 64 bin 534’tü.

2004: AKP’nin seçim öncesi ‘katsayı uygulaması değişecek’ vaadinin ardından, imam

hatip liselerinde okuyan toplam öğrenci sayısı yüzde 35 gibi bir artışla 97 bine ulaştı.

OSMANLI’DA OKULLAR:

“Mektep/Mektephane: Aynı anlamda kullanılmakla birlikte, genelde mektep bağımsız yapılarda, mektephane ise başka amaçla kurulmuş bir yapıya bitişik olarak düzenlenmiş, öğretim hizmeti veren birimler için kullanılırdı.

Mekâtib……:Mektep, Okul, mektepler anlamında.

Mekteb-i İbtidaiye:İlk eğitim, öğrenim veren okullar: a) Darüttalim; b) Darülilm; c) Mekâtib-i Sıbyâniyye.

-Darüttalim: İlk tahsil veren bu mektepler, 5-6 yaşlarındaki çocuklara okuyup yazma, bazı dinî bilgiler ve dört işlemden ibaret olan matematik dersleri verirdi.

-Darülilm: Bilim evi, Şii öğretisi vermek için kurulan okullar.

-Osmanlı’da medreselerin yanı sıra Darulhuffaz (hafız yetiştiren), Darüşşifa (tıp eğitimi veren) ve Enderun (devlet adamı yetiştiren) mektepler vardı…

Mekâtib-i rüşdiyye………….:Ortaokullar düzeyinde altı sınıflık okullar.

– Mekâtib-i i’dâdiyye………..:Rüştiye’den sonra gidilen ve yüksek mekteplere

hazırlayan mektepler, LİSE.

– Mekâtib-i husûsiyye………:Özel okullar

– Mekâtib-i leyliye…………….:Yatılı okullar.

– Mekâtib-i âliye…………….:Yüksek okul.

-Darülfünun…………..:Üniversite, bugünkü İstanbul Üniversitesi.

…………………………………………………

Medresede cezalar:

Tam bin iki yüz yıl, sıbyan mektepleriyle medreselerde “eti senin, kemiği benim” düşüncesi egemendi. Bu nedenle ç ocuğun eğitimi için şu tür cezalandırmalar normal bulunurdu:

İhtar ve tenbih, ihbar ve şikayet, tekdir, alenen tekdir, tevkif, ihrac-ı Muvakkat (geçici atma), ihrac-ı kati (kesin atma). tek ayak üstünde durma, dersini birçok kez yazma cezalarının yanı sıra dayak, tokat, değnek, falaka cezaları vardı. Falaka, çok ağır suçlarda uygulanırdı.

Falaka dışında, öğrenci disipliniyle ilgili bazı uygulamalar Cumhuriyet döneminde de uzun süre uygulandı.

……………………………….

Medresede ödüller:

Medreselerde ceza sisteminin yanı sıra hocanın inisyatifine bırakılmış ödüller de veriliyordu.

Tahsin, tahsinname, aferin, imtiyaz, levha-i iftihar, mükafat, diye bilinen ödüllerin açılımı şöyle:

Tahsin: Öğrencilere, başarılı oldukları ya da uygun davranışlar gösterdikleri zaman küçük kağıt parçaları verilirdi. Bunlara evrak-ı takdiriye (ödüllendirme kağıtları) denirdi. Bunlar basılı olur ve üzerine öğrencinin adı ve verilme nedeni öğretmen tarafından yazılır ve imzalanırdı. Derecelerine göre renkleri farklı olan bu ödüllendirme belgeleri, gittikçe artan değerlerine göre şunlardır:

Tahsin, Tahsinname:İmtihan- hususilerde (ara sınavlarda), birinci olan öğrencilere öğretmeni ve müdürü tarafından verilir. Dört aferin değerindedir.

Aferin:Çalışkan ve usluöğrencilere öğretmeni ve müdürü tarafından verilir.

İmtiyaz: Sekiz aferin veya iki Tahsin değerindedir ve yine öğretmen ve müdür tarafından verilir.

Levha-i İftihar:Dört Tahsin değerindedir. Bu, basılı bir kağıt değildir. Bu ödülü kazanan öğrencinin adı büyük yazılarla bir levhaya yazılıp sınıfa asılır.

Mükâfat: İki levha-i iftihar değerindedir ve basılı bir kağıttır. Bunu Rüşdiyelerde Mekatib-i Rüşdiye müdürü imzalar. Üç mükâfat alan öğrenciye, bu daireden bir memur okuluna giderek öğretmenleri ve arkadaşları önünde övücü sözler söyler ve öğrenci, sağ kolunun üstüne sarı bir şerit takmaya hak kazanır.

………………………………

Öğretim araç ve gereçleri:

Hasır kilim, minder, rahle (sehpa), Kur’an’ı Kerim, Dua kitapları.

……………………………….

Medreselerle ilgili bazı kavramlar:

Elifba: 33 harfli Osmanlıca alfabesi, bu harfleri öğreten ders-ders kitabı.

Tecvid:Arapçayı ve Kur-an’ı doğru ve usulüne göre okumayı öğretmek.

Hıfzı Kur’an:Kur-an’ı ezberleme, hafızlığa çalışma.

İlmihal:Din bilgisi dersi

…………………………….

Cüz:Kur-an’ın eşit uzunlukta bölümlere ayrılmış parçalarından her birisi, Otuz bölüme ayrılmıştır. Bu bölümden-parçadan her biri. Bunlardan özellikle Amme Cüzü, Tebareke Cüzü Sıbyan Mekteplerinde okutulurdu. Eğitimde Bölüm, Konu anlamında.

………………………

Cer yolu:Osmanlı medrese eğitiminde en önemli metotlardan biri “Cerr” adı verilen uygulamadır. Cer, medrese öğrencilerinin kutsal sayılan Recep, Şaban, Ramazan aylarında, -özellikle ramazan ayında- ülkenin dört yanına, en küçük köylere değin dağılması geleneğidir. Bu uygulamayla medrese öğrencisi gittiği yerde namaz kıldırıp vaaz vererek bir tür öğrencilik stajı yapardı. Medrese, hocası ve okulu bulunmayan en küçük ve uzak köylerde etkisini bu yaygın eğitim yoluyla duyururdu.

……………………………….

KURULUŞ YILLARINA GÖRE DEVLET ÜNİVERSİTELERİ


Son 38 yılın MEB Bakanlarının eğitim durumu:

Mustafa Üstündağ26 Ocak 197417 Kasım 1974Eğitim Enstitüsü*
Safa Reisoğlu17 Kasım 197431 Mart 1975Hukuk Fakültesi
Ali Naili Erdem31 Mart 197521 Haziran 1977Hukuk Fakültesi
Mustafa Üstündağ21 Haziran 197721 Temmuz 1977Eğitim Enstitüsü*
Nahit Menteşe21 Temmuz 19775 Aralık 1978Hukuk Fakültesi
M. Necdet Uğur5 Ocak 197812 Kasım 1979Mülkiye (Siyasal Bilgiler)
Orhan Cemal Fersoy12 Kasım 197912 Eylül 1980Hukuk Fakültesi
Hasan Sağlam21 Eylül 198013 Aralık 1983Harp Akademisi
Vehbi Dinçerler13 Aralık 198313 Eylül 1985İnşaat Mühendisliği
Metin Emiroğlu13 Eylül 198521 Aralık 1987Hukuk Fakültesi
Hasan Celal Güzel21 Aralık 198730 Mart 1989İktisat ve Maliye
Avni Akyol30 Mart 198920 Kasım 1991Eğ. Enst.- Pedagoji*
Köksal Toptan20 Kasım 199125 Haziran 1993Hukuk Fakültesi
Nahit Menteşe25 Haziran 199324 Ekim 1993Hukuk Fakültesi
Nevzat Ayaz24 Ekim 19935 Ekim 1995Hukuk Fakültesi
Turhan Tayan5 Ekim 199528 Haziran 1996Hukuk Fakültesi
Mehmet Sağlam28 Haziran 199630 Haziran 1997Hukuk Fakültesi
Hikmet Uluğbay30 Haziran 199711 Ocak 1999Siyasal Bilgiler
Metin Bostancıoğlu11 Ocak 199910 Temmuz 2002Hukuk Fakültesi
Necdet Tekin10 Temmuz 200218 Kasım 2002İİBF – İşletme
Erkan Mumcu18 Kasım 200214 Mart 2003Hukuk Fakültesi
Hüseyin Çelik14 Mart 20031 Mayıs 2009Edebiyat Fakültesi
Nimet Çubukçu1 Mayıs 20096 Temmuz 2011Hukuk Fakültesi
Ömer Dinçer6 Temmuz 2011
İİBF – İşletme

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir