
Bir Gazetecinin Monografisi
(Röportaj)
Sunu
GAZETECİ HACO’NUN SAVAŞIMI
Bir siyasal hareket düşünün, küresel çapta güç sahibi emperyalist destekçileri olsun…
Emperyalizme karşı söylemlerini kısa sürede unutup emperyalistlerin uşaklığına soyunsun…
Öyle bir siyasal drama yapsın ki kimi gün emperyalizme karşı “öteki” olsun, mağdur-mazlum rolünü oynasın…Kimi gün adını koymasa da “yeşil kuşak” adlı emperyalist projenin mirasını üstlensin… Ne yaparsa yapsın hep bir adım geri, iki adım ileri taktiğiyle pembe, turuncu ya da yasemin devrimleri benzeri siyasal hareketi “ılımlı/ılık İslam” nitemiyle iktidara taşısın…
Bununla yetinmesin, ülkenin temel değerlerini yok ederek sistemi yıkmaya çalışsın…
Buna karşın kimsenin gıkı çıkmasın… Toplumsal direnç noktaları üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi sessiz kalsın…
Böyle bir dönemde ortaya çıkan Gergerli Gazeteci Hacı Boğatekin (Haco) o gerici hareketin liderine karşı çıksın… Gazeteciliğin en etkili silahı olan mizahı kullanarak ona “Feto” desin…
İşte bu çok önemliydi, özellikle söylendiği dönem açısından…
Ülke öyle bir durumdaydı ki, ulu önderin neredeyse şu betimlemesini andırıyordu gelişmeler:
“…..aziz vatanın kaleleri cebren ve hileyle zaptedilmişti… Tersanelerine girilmişti… Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeydiler… Hatta bu iktidar sahipleri şahsi çıkarlarını emperyalistlerin siyasi emelleriyle birleştirmişlerdi….”
Haco’nun çıkışı, savaşımı, direnişi böyle bir dönemde çok önemliydi… Bunun anlamı, ülkede hâlâ bazı direnç noktaları var demekti…
Nasıl bir karşı koyuş, direniş, savaşım olduğunu gidip yerinde görmek gerekiyordu…
Biz de, işte bu amaçla Gerger’e gittik, gördük, izledik, inceledik, konuşarak yazdık…
Çalışmamız beş gün süreyle yazı dizisi biçiminde yayımlandı.
Ne ki, gazete olanaklarının sınırlılığı, “Haco” olayının bütün boyutlarıyla sergilenmesine elvermedi… Bir kez, Haco yaşayan aktör olarak öyküsüne her gün yeni boyutlar kazandırıyordu… Kalemini bırakmamıştı; bırakmaya niyeti de yoktu…
Bizi kendisiyle röportaj yapmaya iten neden yüzlerce davanın ardından bir kez daha tutuklama istemiyle Gerger Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanması, yargılanmasına yol açan yazısı, bu konudaki düşünceleriydi… Mahkeme onu tutuklayabilirdi ama tutuklamadı; tutuksuz yargılanmasına karar verdi.
Bu karar, Haco açısından dosyayı kapatmaya yetmemişti. Onun savaşımını sona erdirmemişti…
Haco’nun tutuksuz yargılanmasına karar verilmesi, bu ara yapılan röportajın gazetede yayımlanması, bazı değerli kişilerin ona destek vermesi, mesaj yayımlamaları, bu ara kendisinin de gazetesinde konuyla ilgili yazılar yazması davanın Savcısı Sadullah Ovacıklı’nın tepkisine yol açmış olmalı ki, bir dava daha açtı… Davanın gerekçesini Haco’nun Asliye Ceza Mahkemesindeki davadan sonra yazdığı yazılar oluşturuyordu… Ovacıklı, bu yazıları dayanak göstererek TCY’nin 125/2-3 maddesi uyarınca “kamu görevlisine (kendisine) karşı görevi nedeniyle basın yoluyla alenen hakaret”, 288/1 maddesi uyarınca “Adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ve 267/1-2 maddesi uyarınca da “iftira” suçlamasıyla 8 aydan 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle açmıştı bu ikinci davayı…
Bu ara Hacı Boğatekin de boş durmamış, Ovacıklı’yı Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’na şikâyet etmişti.
Bunun üzerine söz konusu şikâyeti incelemek amacıyla görevlendirilen Adalet Müfettişi Hüseyin Alaybay Gerger’e gönderildi.
Boğatekin o sıra İstanbul’da bulunuyordu… Alaybay’ın inceleme yaptığını, kendisiyle görüşmek istediğini, ayrıca Ovacıklı’nın buyruğuyla polis tarafından arandığını öğrenince hemen İstanbul’dan dönerek Gerger’e geldi. Geldi de, daha ilçeye girer girmez polisler tarafından gözaltına alındı.
Az sonra gireceği, hakkında tutuklama kararı verilecek mahkemedeki duruşma öncesinde apar topar Müfettiş Alaybay’la görüştürüldü. Boğatekin, Alaybay tarafından dinlenildikten hemen sonra çıkartıldığı mahkemede tam 10 saat süreyle yargılandı. Yargılama sonunda Yargıç Abdullah Günakın başkanlığındaki Gerger Sulh Ceza Mahkemesi’nce tutuklanarak Kahta Cezaevi’ne konuldu… (*)
Yaşam, sürprizlerle doludur bilene, bilmek isteyene…
Haco’nun yaşam öyküsü Cumhuriyet’te yayımlanınca onun verdiği savaşımdan haberdar olan Türkiye’nin en saygın üç kuruluşu Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Türkiye Yazarlar Sendikası (TGS) ile İletişim Araştırmaları Derneği’nce (İLAD) yapılan ortak açıklamada “Dünya Basın Özgürlüğü Günü” dolayısıyla verilen geleneksel “Basın Onur Plaketi”ne 2008 yılı için Hacı Boğatekin’in uygun bulunduğu bildirildi…
Haberin ilginç yanı Boğatekin’in ödülünü İlhan Selçuk’la paylaşmasıydı. Boğatekin’i, yani Haco’yu keşfedenlerin başında İlhan Selçuk geliyordu. Ayrıca, ikisi eş dönemde benzer bir kaderi yaşamak zorunda bırakılmıştı. İkisini bir çizgide buluşturan olay Fethullah Gülen (Feto) hareketine bakış açısı, yaklaşım biçimi, muhalefetiydi. İkisi de “Feto” tehdidine karşı duyarlıydı. İkisi de röportajın Cumhuriyet’te yayımlanmasından sonra bedel ödemek zorunda kalmıştı. Biri 83 yaşında bir gece sabaha karşı polis tarafından gözaltına alınmış, öbürü 60 yaşında tutuklanarak cezaevine konulmuştu; bu ara biri (İlhan Selçuk) ağır bir kalp ameliyatı geçirmişti. Bu çalışma kitap olarak yayına hazırlanırken biri tutuksuz, ikisi de yargılanıyordu. (Kitap tam 18 yıl yayınlayacak yayıncı bulunamadı. Sonunda burada yayımlama olanağı bulundu. ÇY)
İkisi de ulusalcıydı.
Ayrıldıkları nokta haklarındaki suçlamalardı. Biri, senaryosu “aşırı milliyetçi-Kürt düşmanı” temasıyla yazılmış psikolojik savaş ürünü “Ergenekon” adlı operasyonla gözaltına alınırken öbürü “Kürt olduğu, bölücülük yaptığı” suçlamasıyla tutuklanmıştı.
Ödül, ikisini bir çizgide buluşturdu.
Selçuk (İlhan Ağabey), Haco’nun öyküsünü yazmak için bu satırların yazarını görevlendirmiş, Gerger dönüşü röportajın adını da bizzat kendisi “HACO FETO’YA KARŞI” diye koymuştu… Ne ki, gazetedeki farklı etmenler sonucu röportaj “Gazeteci Haco’nun Savaşımı” adıyla yayımlandı.
Biz de çalışmamızı kitaplaştırırken söz konusu anıya saygı gereği kitaba bu adı uygun gördük.
Saygılarımızla…
(*) Savcı Sadullah Ovacıklı dava sürerken Yozgat’ın Sarıkaya ilçesine atandı. 28 Temmuz 2008 günü itibariyle Gerger adliyesiyle ilişkisini kesti. Bu ara, Asliye Ceza Mahkemesi Yargıcı Ayşe Gül Şimşek de izne ayrıldı. Bunun üzerine Gerger Sulh Ceza Mahkemesi Yargıcı Abdullah Güneakın’ın vekaleten baktığı davanın 30 Temmuz 2008 tarihli duruşmasında Hacı Boğatekin tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi.
………………………………………………………..
“YEŞİLKART İSTİREM”
Gergerli Haso, kasketini eline alarak huzuruna çıkabilmeyi başardığı ilçe yöneticisinin karşısında acı hızına ulaşmışlara özgü bir duruşla,
“Begim,” diye yutkunduktan sonra, “bana niye yeşilkart vermiseniz,” diye sorabildi…
Yönetici, ilkin ezen bir bakış atarak Haso’yu tepeden tırnağa şöyle bir süzdü…
Korku besleyip kin büyüten vebalı ruhlara karşı kendini savunma deneyiminden yoksun Haso ise bu bakışın altında ezilmemek için elindeki kasketi sıktı sıktı…
Henüz, sadaka demokrasisine tam olarak geçilmemiş yıllardı; kamu yöneticilerinin çekmeceleri ulufe bütçeleriyle doldurulmamış, kendileri de siyasal iktidarın veznedarlığına soyundurulmamışlardı… İsteyene kömür parası verme, dilediğine gıda yardımı yapabilmenin önü yavaş yavaş açılıyordu; Fak Fuk Fon denilen sistemle bugünün taşları yeni döşenmeye başlanmıştı…
Haso’nun karşısına çıkma cesaretini nereden aldığına öfkelenen yönetici, Nemrut’un doruklarından gürlercesine,
“Senin bir ineğin varmış,” dedi…
Haso, ezildi, büzüldü, söyleyecek bir söz bulamadı koca yöneticiye…
Yönetici bu kez,
“İneği olan adama yeşilkart almak yakışır mı?” diye azarladı Haso’yu…
Görkemli binadan oldukça üzgün çıkan Haso, kolu kanadı kırık biçimde karşıdaki arzuhalci yazıhanesine gidebildi…
Arzuhalcinin adı Hacı’ydı, ama herkes gibi o da “Haco” derdi ona…
Yılların Hacosu, yüzüne bakar bakmaz anladı Haso’nun yüreğindeki yangını…
“Üzülme,” dedi, “gel, otur şuraya, şimdi bir dilekçe yazar, gereğini yaparız…”
Hemen emektar Facit’in başına geçerek klavyeye anlattı itirazlarını bir bir…
Haco, “Kaymakamlık Makamına” yazdığı dilekçede Haso’nun diliyle, “Efendim,” diye başlayarak, “yeşilkart alabilmem için istediğiniz mal beyanında bir danam, bir boz ineğim, bir boz eşeğim, altı dönüm de kıraç arazim olduğunu bildirdim. Bir inek sahibi olarak mali durumumun iyi olduğu gerekçesiyle yeşilkart alamayacağımı bildirdiniz… Devlete olan saygımdan karşınızda bir şey söyleyemedim, ama siz benim ineğimi Holştayn türü mü sandınız? Ardı önü bir boz inek benimki, ailemin ihtiyacı olan sütü bile zor karşılıyor… Durumumun bir daha değerlendirilebilmesi için, ineğim hakkında İlçe Tarım Müdürlüğünden görüş alınmasını saygılarımla arz ederim,” diye yazdı…
Haco, bununla yetinmeyerek muhabiri, yazarı, genel yayın müdürü ve imtiyaz sahibi olduğu Fırat Gazetesine de bir manşet attı:
“Haso’nun ineği ya kısırsa?”
Dilekçe ve gazete yayını üzerine konuyu bir daha inceleyen İlçe Tarım Müdürlüğü yetkilileri, daha önce verdikleri raporda direnmeyerek Haso’yu haklı bulan yeni bir rapor yazdılar bu kez…
Haso, böylece haklı çıkmanın mutluluğunu yaşayarak kısa sürede kavuştu yeşilkartına…
Ancak, bir süre sonra Haso tekrar çıkıp geldi Haco’nun karşısına…
“Haco,” diye başladı söze, “ben fakir bir adam mıyım?”
Anlık yanılsalamaların bile stratejisini çizebilecek bir zekâya sahip olan Haco’nun kafasını karıştırdı Haso’nun bu sorusu… Biraz da sözün nereye gideceğini merak ederek,
“Evet,” diye yanıtladı Haso’yu…
Haso’nun gözleri fıldır fıldır,
“Bana bunun için yeşilkart verdiler degil mi?”
Haco’nun çapraz diyaloglarla geliştirdiği zekâsı hâlâ Haso’nun aklından geçenleri algılamakta yetersiz kalıyordu…
Dilinin ucuyla,
“Öyledir Haso,” dedi.
Haco’nun kendisini onayladığını sandığı için gözlerinde anlık bir ışık çakan Haso,
“Eyleyse inegime de yeşilkart istirem,” demez mi…
Eşekten düşmüşe dönen Haco,
“Bunu da nerden çıkardın Haso,” diye sorabildi ancak…
Haso, bunun üzerine,
“Bak Haco,” diyerek tane tane şunları söyledi:
“Ben fakir bir adamım tamam mı, tamam… Dövlet sağlık hizmetlerinden yararlanmam için bana yeşilkart verdi mi, verdi. Şimdi inegim hastalanırsa ne yaparam ben? Baytar (veteriner) parası 150 lira, adamı tomofilden köye getir-götür parası 50 lira, ilacı innesi (iğne) de bir elli lira daha etti mi, etti. Söyle bakam şinci (şimdi), Fak Fuk Fon tarafından fakirliği tasdik edilen bir adam, bu parayı nasıl öder?”
Haco bu kez Haso’ya,
“Haso kardaş haklısın, ama yağma Hasan’ın böreği de o kadar değil,” der…
Sonra, bu öyküyü Kaymakam Beye anlatmadan da edemez…
Gel zaman git zaman, aradan bir yıl geçer… Haso, kartını yenilemek için yeni bir mal beyannamesi verir… Haso, ineğe yeşilkart isteminden beri kaymakamın da sempatiyle yaklaştığı bir yurttaş olduğu için, yeni beyannamede ineğin yazılmaması hemen dikkatini çeker… Bunun üzerine Haso’yu çağırtan Kaymakam, ineği neden beyannamesine yazmadığını sorar…
Haso, yine önünde tuttuğu şapkasını sıkıntıyla evirip çevirirken Kaymakam’a,
“İnegim öldü, begim,” diye yanıt verir…
“Ramo at istiğ”
Ramo, unutulmuş bir coğrafyada kendi zamanını yaşayan birisi için oldukça mutluydu o gün… Üzüm pekmezi, dut pekmezi, pestil, ceviz, cevizli pekmez sucuğu, ne yetiştirip üretmişse getirdiği Gerger’de satmış, eline geçen parayla eşi ve çocuklarının istediği şeyleri almış ve artan üç-beş kuruşun cebinden yaydığı sıcaklığı duyumsayarak neşe içinde dönüyordu köyüne…
İlçede, köy yolunu kısaltan köprünün ulaşıma açıldığını öğrendiği için, gelirken kullandığı yolu dönüşte uygun bulmamıştı… Bol yokuşlu yolda atını yormak istemediği için, köprüsü yeni yapılan yola doğru çekti atın yularını… Ama kısa süre sonra, böyle bir karar verdiği için çok öfkelendi, çok kızdı kendine…
Köylüler, yeni köprüyü Vali Bey’in yaptırdığını sanıyorlardı… Böyle sandıkları için de şükrân duygularını ifade etmek amacıyla “Vali Köprüsü” adını vermişlerdi köprüye… Ramo, sözümona gıcır gıcır köprüden güvenlice geçecek, evine de daha erken vararak bir an önce eşiyle çocuklarına kavuşacaktı… Düşündüğü gibi olmadı elbette… Yeni köprüdür, deyip atının bastığı yere dikkat etmeden yular çekip kasığını ayakkabısının ökçesiyle mahmuzlayınca ne olduğunu anlamadan yerde buldu kendisini; çünkü atının iki ayağı birden yeni köprüdeki bir çukura girmişti…
Milyarlarca insanın milyarlarca olguya kayıtsız kaldığı bir dünyada atının düşerken çıkardığı sesi de, Ramo’nun çığlığını da duyan olmadı… Sadece köprünün yakınındaki ağaçlarda bulunan kuşlar ürkerek uçuşup kaçıştı, o kadar…
Kimileri, ardı önü bir at deyip geçebilirdi, ama kır at Ramo’nun her şeyiydi… Tarlasını sürerken üretim aracı, yük ya da kendisini taşırken ise ulaşım aracı olmaktan öte anlamı vardı… Bu kaza niye başına gelmişti, bir türlü anlayamıyordu… Bu işte bir iş olmalıydı… Köprü yeni yapılmıştı… Eski bir köprü olsa aklına gelmeyecek şeyler de gelmeye başladı böylece… Ama ne yapması, hangi taşa başvurması gerektiğini bilmiyordu…
Bu durumda ne yapmak gerektiğini bilse bilse Haco bilirdi…
Gerger’e geri döndü, yüz yıllık bir savaştan çıkmışçasına yorgun bir edayla soğuk Gerger’i bile ısıtan Haco sıcaklığına teslim etti kendisini…
Haco, ilkin Ramo’yu sabırla dinledi… Sonra, Ramo’nun yaralarını saran bir ses tonuyla,
“Ramazan kardaş,”dedi, “tazminat davası falan açma işinden bir sonuç alamayız, en iyisi mi Fak Fuk Fona bir dilekçe yazalım, belki bir çare bulurlar…”
Ramo,
“Hah,” dedi, “ben de bunu diyem, yaz Hacom yaz, ‘Ramo at istiğ,’ diye yaz dövlet baboya…”
Haco, Ramo’nun dilekçesini yazdı, ama bununla yetinmedi, gazetesine de “Ramo’nun atının sorumlusu kim?” diye bir başlık attı… Haberde olayı irdelerken “Vali köprüsünü hangi müteahhit yapmıştı, köprünün kesin kabulü yapılmış mıydı, yapılmışsa komisyon üyeleri kimlerdi, Ramo’nun atının hesabını kim verecekti,” türünden bir dizi soruyu gündeme getirdi…
Bütün bu işler bittikten, Ramo’nun başına gelenlerden sonra sığınılacak, bir başvuru yeri olarak güvenilen bir gazeteci olmanın ne demek olduğunu anlatan notunu düştü defterine…
İstida mı, dilekçe mi,
arzuhal mi istersin?
O gün, yazıhaneden giren köylünün ayakları yere basmıyordu. Başının üstünde dumanlar uçuşuyor, kara sarı renk almış yüzü ruh durumunu hemen eleveriyordu…
Arzuhalci içtenlikten yoksun, köylüyle arasında tutmaya çalıştığı uzaklığı koruyan bir sevgi gösterisiyle buyur etti onu… Bir çay ısmarlayarak biraz rahatlamasını sağladıktan sonra dinledi öyküsünü…
Köylü, derdini biriyle paylaşmanın verdiği duyguyla biraz rahatlamıştı ki,
“Bak,” dedi Arzuhalci, “sana istida mı, dilekçe mi, yoksa arzuhal mi yazayım, buna sen karar vereceksin…”
Yol bilmez, dil bilmez köylü düşündü düşündü, içinden çıkamayınca,
“Ne, niye ki,” diye sordu.
Arzuhalci, müşterisinin zokayı yutmuş olmasından memnun,
“İstida vurdu mu çökertir, dilekçe hapse attırır, arzuhal ise öldürür,” dedi göbeğini kaşıyarak…
Köylü bir an için kafasını kaşıdı, yine şöyle bir düşündükten sonra fiyatları sormayı akıl etti…
Arzuhalci, avuçlarını ovuşturarak,
“İstida 2.5, dilekçe 5, arzuhal ise 7.5 lira,” diye yanıtladı onu…
Demek ki, arzuhalcilerin yöntemi hemen her yerde benzerdi…
Yıllar önce “Adliye Notlar…”ı yazmıştım çalıştığım gazetede… Onları ilk kez o çalışma sırasında yakından tanımıştım… “Kaldırım Kondu Avukatları” diye kalmış aklımda…
Adliye karşısındaki küçük masaların üzerine kalınlıkları farklı üç hukuk kitabı koyuyorlar, dilekçe yazdırmaya gelen yurttaşlara hangisine göre yazmasını istediğini soruyorlardı… Kuşkusuz, kalın kitaba göre yazılan dilekçenin fiyatı da “kalın” oluyordu…
Avukatların çırayla arandığı dönemde, bir tür davavekili gibi işlev görüyorlardı… Şimdilerde onların yerini memurlarla bağlantısı olan iş takipçilerinin aldığı bildiriliyor…
1970’lerin başındaki Gerger’de sosyal yaşama etkileri açısından arzuhalciler öne çıkan bir karakterdi… Çünkü, Gerger Teksas gibiydi o yıllarda… Devlet kurumlarında iş bitiren iş takipçileri ya da bürokrasi simsarları, politikacılar ve arzuhalciler bu yapıdan nemalanıyorlardı… Bu sacayağının halkı birbirine düşürdüğünü söyleyenler bile vardı…
Haco, işte o günlerde askerden yeni gelmişti… İşsizdi… Sezgileri onu arzuhalciliğe yönlendirdi… Çevresinde birkaç tabureyle bir küçük masa da o kondurdu adliyenin karşısındaki bir duldaya… Borç harç aldığı ve halen kullandığı Facit’i de getirip o küçük masanın üzerine yerleştirdi…
Anlattığına göre arzuhalcilik konusundaki deneyimi babasının dilekçelerini yazmasından kaynaklanıyordu… Özel bir eğitim almamış, bir çıraklık dönemi yaşamamıştı…
Babası Hüseyin’in ömrü ağalarla şeyhlerle mücadeleyle geçmişti… Belki hiçbirine gücü yetmemişti, ama onlara biat da etmemişti…
Haco’nun bu savaşımcı karakteri babasından geliyordu, demek ki…
“Babam için dilekçe yaza yaza öğrendim arzuhalciliği,” diye anlattı bu mesleğe yöneliminin gerekçesini…
“Ben sadece dilekçe yazarım, ne istida, ne de arzuhal,” diye yapmış reklamını… Ücretini de 2 lira diye duyurmuş…
Rakiplerinin hepsi zamanla teker teker kapatmış kepengini…
O, yaklaşık kırk yıl önce başladığı mesleğini şimdi rakipsiz biçimde sürdürüyor… Yerine de şu anda en büyük yardımcısı olan oğlu Özgür’ü yetiştiriyor…
Arzuhalcilik gazeteciliğe taşımış onu… Çünkü, Gerger’de yaprak kıpırdasa haberi oluyormuş… Öyküleri birinci ağızdan dinlemenin avantajı rahat bırakmamış, kısa sürede gazeteciliğe kışkırtmış onu… İlkin, yaygın bir gazetenin, sonra o gazeteye haber servisi yapan ajansın, yanı sıra da bir resmi yayın kuruluşunun Gerger temsilciliğini üstlenmiş…
Toplum, medyatik terörün bir tür virütik etkisine doğru sarsak adımlarla yürürken o, Gerger’deki tikel evreninin iktidarını böylece kurmuş…
Haco da kim?
Okuduğunuz öykülerdeki Haco’nun kim olduğunu tahmin etmişsinizdir kuşkusuz, ama yine de, büyük olasılıkla içinizde bir yerlerden gelen sese kulak vererek daha iyi tanımak istiyor olabilirsiniz…
Zaten, biz de bu sorunun yanıtını verebilmek için bu çalışmaya soyunduk…
Haco, Gergerli Gazeteci Hacı Boğatekin’dir… Cumhuriyet okurlarının Fethullah Gülen’e “Feto” diye hitabeden, Gülen Cemaati karşıtı duruşuyla tanıdığı yerel gazeteci…
İrite olmayı seven bazıları için ise Kürt kökenli bir yurttaşımız olduğunu peşin peşin söyleyelim… O öyle bir Kürt ki, öncelikle ulus devletten yana; devletine de sıkı sıkıya bağlı… Aydınlanmadan, demokrasiden, laiklikten yana, insan onurunu, özgürlüğünü savunan, haksızlıklara katlanamayan biri… Kendisi Kürt, ama eşi Zaza, çocuklarının hiçbiri de Kürtçe bilmiyor…. Boğatekin’in tanımıyla “tirşikçi basın”ın gözünde ise o “bir bölücüdür; Cumhuriyet’in savunduğu, bölücülükle yargılanan bir gazetecidir; hakkında 89 dava açılmıştır.”
Önce, tirşik ne demek onu açıklayarak başlayalım söze… Tirşik, Toroslarda bolca bulunan ve halkın nohutla çorbasını yaptığı, zehirli suyu akıtıldıktan sonra yenilebilen bir bitkidir. Bol bulunduğu için de önemsenmez. Halk dilinde genel olarak alegorik açıdan davranış ucuzluğunu ifade etmek amacıyla kullanılır… Tirşikçi, yerine göre onursuz yoksul anlamına da gelir… Küçük çıkarları için boyun kıran, ödün veren zehirli, küçük insanları tanımlamada kullanılır…
Tirşikçi basın bir yana, dar zamanlarda yoğunlaştırılmış yaşanmışlıklar sırasındaki gözlemlerim eğer beni yanıltmıyorsa Hacı Boğatekin öyle kolay kolay tanımlanabilecek bir karakter değil… Ancak, konularında uzmanların oluşturacağı bir ekip tarafından yapılacak fenomonolojik çalışma sonucu monografisi yazılabilecek çok yönlü bir kişilik, bana göre…
Tirşikçi basının suçlamasına yanıt niteliğinde olacak gerçekliklerin anlatılarına geçmeden, Gerger’de geçirdiğim ilk günde Haco karakterine ilişkin ilk gözlemimi paylaşmalıyım sizinle…
Gergerli Hacı Boğatekin…
O, Gerger halkının gözünde Gerger’i renklendiren, şenlendiren bir adam; arzuhalci, davavekili / avukat; tek kişilik yardım vakfı, Gergerli kimsesizlerin kimsesi, iyilik meleği, yetkisini kötüye kullanan bürokratların, kamu yetkililerinin gözünde ise teröristlerin sözcüsü, daha da ötesi potansiyel bir terörist…
Boğatekin ise kendisini sadece gazeteci, yerel gazete (Gerger Fırat) sahibi, bir büyük medya kuruluşuna bağlı ajansın da Gerger muhabiri olarak tanımlıyor…
Bunların dışında yüreğinin insan insan attığını duyumsatıyor her fırsatta karşısındakine…
Tirşikçi basının savına gelince…
Tirşikçi basının dediği gibi 89 değil, ama 90 dolayında dava açılmış hakkında, rakam 90’ın altında da olabilir, üstünde de… Doğrusu, tam sayıyı ne kendisi biliyor, ne avukatı… Yuvarlak hesap Avukatı Mustafa Köroğlu 100’e yakın, kendisi ise 90 dolayında deyip geçiyorlar…
Bu kadar dava açılmış da ne olmuş, üç-beşi dışında, yüzde doksanbeşinden aklanmış… O üç-beş davadan da ya birkaç aylık mahkumiyet ya da para cezası almış…
Küçücük yazıhanede bir evren
İçine sığdırdıkları düşünüldüğünde hiçbir kadastrocunun ölçümleyemeyeceği bir evrene benziyordu orası, bir yazıhaneden daha çok… Öyle bir evrende yaratılan sinerjiyle Gerger’de değil de dünyanın merkezinde oturuyormuş gibi davranıyordu…
O sabah, Hacı Boğatekin’in yazıhanesi, yani Gerger Fırat Gazetesinin merkezi ana baba günü gibiydi… Ellerinde karar defterleriyle birçok muhtar, yanlarında nikâh işlemleri için bekleyen genç köylü kızları, delikanlıları, anaları babaları sıraya girmişlerdi… Bir de, “Feto ile Apo” yazısı üzerine hakkında yeni bir dava açıldığını öğrenince Haco’ya “geçmiş olsun” demek, moral vermek, destek olmak için gelenler vardı.
O küçücük yazıhanede iğne atılsa yere düşmezdi…
Destek ziyaretçileri arasında www.gergerim. Com’un sahibi Cumali Badur da vardı. Hacı Boğatekin’le Badur, internet sitesine getirilen yayın yasağı üzerine kısa bir değerlendirme yaptılar… Haco, Badur’a kendi kişisel haklarının zarar gördüğü gerekçesiyle karara itiraz edeceğini belirttikten sonra Üzeyir Yıldırım, Ali Akçakaya, Hacı Müştekin, Hüseyin Çalgan’la Feto söyleşisine girdi…
Hacı’nın oğlu Özgür ise bu ara, Bahri Özkartal, Ramazan Kıymaz ve Naci Sarı’nın bir kamu kurumuyla ilgili sorununu çözmek için dosya hazırlıyordu.
Haco, bir yandan daktiloda yayın yasağı kararına itiraz dilekçesi yazıyor, bir yandan da söyleşiye söz yetiştiriyordu;
“Bu Feto’yu ne edip yapıp engellemek lazım bölgede,” dedi.
Bu ara cep telefonuna baktı… Telefonu cebine yerleştirirken bize,
“Arayan İsmet Çetinkaya’ydı,” dedi… Ünlü Menzil dergâhının yakınında bulunan Akıncılar beldesinin belediye başkanıymış Çetinkaya… “Yanındayız Haco,” demiş, “biz de Cumhuriyet’çiyiz…”
Cumali Badur, Haco’nun Feto uyarısına ironik bir tepki verdi:
“Bu iş böyle giderse bundan böyle hepimiz birer cüppe alıp camiden çıkmamamız gerekiyor…”
Çemberlitaş köyü Muhtarı Hüseyin Çalgam,
“Hiç bizde öyle bir göz var mı,” diye karşı çıktı Badur’a…
“Bu, direneceğiniz anlamına mı geliyor,” diye sordum Çalgam’a…
“Evet,” dedi güvenli bir sesle, “zaten Haco’nun yanına da destek için, yanında olduğumuzu belirtmek için geldik…”
Oradakilerin hepsi “Biz de Haco’nun yanındayız,” türünden şeyler söylediler; destek mesajı verdiler…
Çifthisar köyü Muhtarı Hacı Ejderha,
“Eğer Haco olmasa Gerger’in hali perişan olur,” dedi, “bir mahkemeye dilekçe yazmayı, ifade vermeyi bile bilmiyoruz…”
Çadırköy
Ejderha, öbürleri kendisini onaylarken, “Onun kıymetini de bilmiyoruz,” diye ekledi, çenesiyle Haco’yu göstererek…
Cevizpınar köyü Muhtarı Sadık Deniz, Ejderha’yı destekledi:
“Gerger’de olan biteni Hacı Boğatekin yazdı mı yazdı, yoksa kimseden ses çıkmıyor. Birçok kişiyi Gergerliler susturuyor…”
Haco, mahalle baskısının kendisi gibi bir adamın evinde bile duyumsandığını anlatırken,
“İlkokul birinci sınıfa giden kızım, baba neden ‘Feto’yu yazdın?’ diyor,” dedi; sonra, “Bak, bunu dinle,” diye beni uyararak yöneldiği Sadık Deniz’e,
“Muhtar, köydekiler ne alemde,” diye sordu.
“Nasıl olsun, bildiğin gibi,” diye yanıt verdi Sadık, öylesine…
Muhtar Deniz’in anlattığına göre, köyü Cevizpınar 2007 başlarında deprem geçirmiş… 42 konuttan 18’ine ‘oturulamaz’, gerisine ‘ağır hasarlı’ raporu verilmiş… Bunun üzerine köylüler çadırlarda yaşamaya başlamışlar… Şu anda bazı aileler Cevizpınar’da ikinci kışlarını da çadırda geçiriyormuş…
Deprem sonrasında Cevizpınarlılara sadece Fak Fuk Fon’dan 150 bin YTL yardım gelmiş… Köylüler, evlerini kendi olanaklarıyla onarmaya çalışıyorlarmış…
Yakında türbansızlar okula giremeyecek
Boğatekin, konuyu tekrar rayına oturtmak isteyerek,
“Bunlar geçer,” dedi, “bu halk ne deprem sıkıntıları atlattı, bunu da atlatır… Ama Feto tehlikesini zor atlatır…”
Gülyurt köyü Muhtarı Ali Akkurt, Hacı Boğatekin, Gümüşkaşık köyü Muhtarı Selim Çetin, Güzelsu köyü Muhtarı Mehmet Erdin ile Sadık Deniz başlarını salladılar.
Bu sıra, CHP Gerger İlçe Sekreteri Mehmet Polatdemir, girdi yazıhaneye… Onun düşüncelerini sordular hemen…
Polatdemir,
“Elhamdülillah herkes Müslüman,” diye başladı söze, “korkum o ki,” diye sürdürdü, “yakında türbansız öğrenciler okullara giremeyecek…”
Hacı birden kapıya yöneldi ve yoldan geçen, sonradan lise öğrencisi olduğunu öğrendiğimiz iki genç kızı çağırarak;
“Sor bakalım, Çetin Bey,” dedi bana dönerek, “okullarındaki türbanlı öğrenci sayısı ne kadarmış?”
Sonra ekledi:
“Gerger lisesi çok programlı bir lise, ama gören imam hatip lisesi sanır…”
Kızların gözüne baktım:
“Büyük çoğunluğu türbanlı, amca,” dediler, Haco’yu onaylayarak…
Polatdemir, başına iş açacak bir konuşma yaptı bunun üzerine:
“Cemaatçiliğe gerek var mı canım? Hepimiz insanız… Ama insanların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi… Ah keşke şu Hacı Boğatekin’i tutuklasalar da o zaman belki bir direnç gelişir… Bu durumun en büyük sorumlusu Deniz Baykal’dır… Gerger gibi bir yer Haco sayesinde ayakta… Haco giderse Gerger gider…”
(Polatdemir’in öngörüsü tuhaf biçimde gerçekleşti… Yazı dizisi Cumhuriyet’de yayımlandıktan yaklaşık bir ay sonra Hacı Boğatekin tutuklanarak Kahta Cezaevine konuldu… Ama ne yazık ki Gergerlilerin kılı bile kıpırdamadı, halkda herhangi bir direnç gelişmedi…)
İyilik Meleği
Polatdemir, siyasi konuda noktayı koyduktan sonra bana iyice dönerek,
“Siz bu adamın tam olarak ne yaptığını bilir misiniz Çetin Bey,” diye sordu, “bu adam var ya bu adam, Gerger’in iyilik meleğidir… Burada yaptığı arzuhalcilik ve gazeteciliğin yanı sıra, durumu iyi olan gurbetteki Gergerlilerden gömlek, ceket, pantolon, ayakkabı, mont gibi ayni ve maddi yardımlar toplayarak onları alır, buradaki binlerce gerçek ihtiyaç sahibine dağıtır… Örgütlü koca vakıfların yaptığı işten fazlasını yapar tek başına… Bunu da, öyle dergâh yöntemiyle yardım edene ‘yastığın altına koy,’ ihtiyacı olana da, ‘yastığın altından al’ diyerek yapmaz… Kimden ne almışsa tutanak düzenler bu adam… Kime ne verirken de tutanak düzenler, imzasını alır… Sonra bu tutanakların bir suretini yardım eden kişilere gönderir… Gerger ve köylerindeki binlerce çocuk ve zor durumdaki aile bilir ki Haco’ya gelirse derdine bir derman bulunur…”
Oradan biri ekledi:
“KÖYDES aracılığıyla Gerger’de üç yılda 20 bin YTL’lik yardım ya toplandı, ya toplanmadı…”
Bir başkası,
“Tek kişilik bir yardım vakfı gibi çalışır bizim Haco,”diyerek öncekini onayladı…
Ağzım açık dinlemişim… Donup kaldım, duyduklarım karşısında…
Az sonra Gerger adliyesindeydik… Hacı Boğatekin, TCY’nin 301. maddesi uyarınca yargılanacağı duruşma öncesinde mübaşirin anonsunu bekliyordu… Birinin adının Naci Sarı olduğunu öğrendiğim Gergerliyle Kaşyazı köyünden bir başka yurttaş gelip mahkeme kapısında buldular Haco’yu… Bir kamu kurumundaki sorunlarının çözümü için ondan yardım istiyorlardı… Boğatekin, az sonra ağır ceza mahkemesinde yargılanacaktı, ama köylülerin umut kapısı olmayı sürdürüyordu…
Tek bir avukatın bulunmadığı Gerger’de o ne avukattı, ne de dava vekili… Arzuhalcilik de yapan bir gazeteciydi ardı önü… Ama Gergerlilerin her şeyiydi…
Az sonra duruşma yapıldı, Haco tutuksuz yargılanmak üzere, dava ileri bir tarihe ertelendi…
Davadan sonra, yan taraftaki belediye binasına geçerek Başkanı ziyaret ettik… Eski Belediye Meclis üyesi, DSP kökenli AKP’li Belediye Başkanı Arif Karatekin’e sordum Haco’yu, “Nasıl tanırsın,”diye…
Başkan Karatekin dedi ki;
“Ah bir gazetecilik yapmasa, ya da her şeye muhalif olmasa, bu Gerger’de bu adama evliya diye taparlar…”
Feto’dan Peygamber olmaz!
Az sonra çarşıda şöyle bir gezinti için Belediyeden çıkmıştık…
Haco, ileride, itfaiyenin yanında duran birine,
“Heey Feto, naber yav,” diye seslendi…
Sonra bana dönerek,
“Bu da Feto,” dedi, “ama bu Fetullah değil, bu Fettah… Buna da Feto deriz biz…”
Sonradan itfaiye şoförü olduğunu öğrendiğimiz Fettah cin gibiydi; sözün nereye geldiğini hemen anladı,
“Ben,” dedi, “o Feto’dan değilim…”
Gergerliler için Fetullah, Fettah ya da “Feto” farketmezdi… Hepsi sıradan bir insandı… Peygamberliğe soyunmak da neyin nesiydi öyle?
Haco’ya göre ise ekran karşısında salya-sümük ağlayıp sızlayan biri peygamber diye pazarlanabilir miydi? Ama neoliberal bir dünyada olabiliyordu böyle şeyler…
Bir uyarı!
Az ilerde bir Gergerli koluna girdi Haco’nun. Bir şeyler söyleyip uzaklaştı.
Meraklanmıştım… Haco anladı,
“-Biraz sakin ol!- dedi bana” diyerek başladı anlatmaya, “-Bak arkandan koşamayız-dedi…”
“Sen ne dedin,” diye sordum.
Haco,
“Ben de dedim ki, ‘tabii siz sakalı kaptırdınız, şimdi kurtaramıyorsunuz, değil mi’, dedim.”
Feto’ya karşı direnç var
Bu ara güneş Nemrut’un üzerinden devrilmişti… Bundan güç alan Gerger ayazı dişini göstermeye başladı…
Bir çay içmek için girdiğimiz kahvehanede, hemen Haco’nun başına toplandı oradaki Gergerliler… Baş konu yine Feto’ydu…
Biri, bazı Kürtlerin buna alet edildiğini söyledi…
Bir başkası, PKK’nın bir an önce Türk Silahlı Kuvvetleriyle çatışmaya son vermesi gerektiğini savundu… Ona göre asıl çatışılacak olan güç Feto güçleriydi… Çünkü, Feto güçleri bölgede büyük bir çatışmaya yol açabilirdi… Gelişmeler onun bu yönde hazırlıklar yaptığını gösteriyordu.
Biri,
“Bu nasıl bir çatışma olur?” diye bir soru attı ortaya…
“Feto güçleri demokratlara toslar,” diye yanıt verdi bir Gergerli…
Bunun üzerine,
“Bölgede demokrat var mı,” diye sordum…
“Vardır, tabii,”dedi ikisi birden…
Bir başkası,
“Haco, hâlâ böyle yazabiliyor, gazetecilik yapabiliyorsa, bu bölgede hala direnç noktalarının olduğunun işaretidir…” dedi bir çırpıda…
Birisi günün “geyiğini” yaptı:
“Genelde, din ve inanç baskısıyla oylar AKP’ye gitti. AKP de güya türbanı serbest bırakacak… Böylece halkımıza cennetin yolu açılacak… Bu aç halkın tek ihtiyacı cennet zaten…”
GERGER; SIFIR NOKTASINDA BİR İLÇE
Gerger, yılın en gri günlerinden birini yaşıyordu. Dünyaya asık yüzlü bir kış günü egemendi… Sabaha karşı, kalorifersiz bir minibüsle yapılan yolculuktan sonra donma semptomlarıyla girmiştik ilçeye… Bildiğimiz kadarıyla Gerger, güneşin en güzel doğduğu yer olarak bilinen bölgenin tam ortasındaydı… Ama ne yazık ki, yanıldığımızı sabahın ilk ışıklarıyla birlikte anladık… Kış çirkinliği bir yana, Gerger güneşin o güzelliğinin de gölgesinde kalmıştı hep… Türkiye’nin en geri kalmış ilinin kuzeydoğusundaki ilçesi olmaktan öte, en geri kalmış yöresiydi aynı zamanda… İl merkezi Adıyaman’ın tek gidişi olan, çıkışı olmayan bir sıfır noktasıydı; kör barsağıydı…
Sırtını Toroslar’ın Malatya dağlarına dayamıştı… Önünde uzanmış, bir Alp manzarası çizerek sevimli görünmeye çalışan Atatürk baraj gölünü bozkır insanının ruhuna yakışır bir uzaklıktan mağrur bakışlarla izliyordu, nedense… Gerger, o gün soğuğa teslim olmuştu; soğuk her şeye damgasını vurmuştu…
Kommagene Krallığının ünlü kutsal dağı, tanrılar dağı, dinsel merkezi sağ yanındaydı ve orası da güneşten pek hoşnut görünmüyordu; tepesinde kısır bulutlar dolaşıyordu; 1. Antiokhos’un sonsuza dek yaşamak, anısını canlı tutmak amacıyla yaptırdığı anıt mezarın, sunağın, tören alanının sembolü höyük de gri görünüyordu…
Baharda, o gümrah yeşiliyle sergilediği güzelliğe karşın meşe ağaçlarıyla ormanın kışları, çekiciliklerini hepten yitirdiklerine Gerger’de tanık oldum o gün…
Bu yoksul, bu çıplak, bu öfkeli doğaya bakınca, burada bir İran, Mezopotamya-Sümer, Helen gibi pek çok kültürün harman olduğu Anadolu sentezlemesini aramak ilk anda hiç kimsenin aklına gelmezdi…
Uzaktan küçük bir piramit gibi görünen çıplak Nemrut höyüğüne bakarak çok çok Sümer Meliklerinden İshak’ın oğlu Gusya’nın yaz sıcaklarından kurtulmak için burayı kendine neden yayla seçtiği anlaşılabilirdi…
“Demirin doğduğu ülke/dağlar” öylesine demir soğukluğundaydı ki, hiçbir insancıl geçite izin vermez gibiydi… Oysa Gılgamış bile bir zamanlar, buralarda gezinmiş, bu dağların doruklarından Fırat’a sedir tomrukları yuvarlamıştı… Bu dağlar ki, binlerce yıldan beri gizli kapıları, geçit noktalarıyla İç Anadolu ve Çukurova’yı Fırat’a, Ortadoğu’ya, Mezopotamya’ya bağladığı için “geçitler diyarı” olarak da biliniyordu…
Bozkır kültürü uzaklara düşürdü
Zamanla ne olmuşsa olmuş, bir geçit noktası olduğunu çoktan unutmuştu Gerger… Bozkır kültürü bir iç deniz gibi önünde uzanan Atatürk denizine (Atatürk barajı) öyle uzak, öyle yabanıl bırakmıştı ki Gerger’le Gergerli’yi, il merkezine topu topu 119 kilometre uzaklığıyla en uzak ilçe olmanın ötesinde, ülkenin de, dünyanın da çok uzağına düşürmüştü… Bu uzaklık, gözden ırak olanı gönülden de ırak etmişti… Gerger’e damgasını vuran sert iklimin egemenliğinde sanırım böyle bir algının biçimlendirdiği ruh yapısının payı vardı biraz da…
Atatürk denizinin gücü çok değil, birazcık yumuşatabilmişti bu yapıyı…
Ne yazık ki ağaçlar hâlâ kırağı tutsağıydı… Dağ başlarındaki dirençli kar öbekleri hemen dikkati çekiyordu… Günlerce önce yağan son karın kalıntıları oldukça dirençliydi; ancak, Gerger’in bakımsız sokaklarında küçük buz tuzaklığına soyunmaları pek para etmiyordu…
Yaklaşık 400 yıl kadar önce burasının bir “sancak” merkezi olduğuna inanmak zordu…
Her şeye egemen bir tezek kokusu, nasıl ve neden geri bıraktırıldığının kanıtlarını öne serer nitelikteydi…
Sıradan bir Güneydoğu ilçesi ama…
Topu topu 54 yıl geçmişti Gerger’in modern bir ilçe olarak kurulmasının üzerinden… Karşı devrim sürecinin başladığı yıllarda kurulmuştu ilçe… Demokrat parti yıkımının eseriydi Gerger’in bu yeniden kuruluşu… Muhalif/rakip partiye oy verenleri cezalandırmak amacıyla Kırşehir’i ilçe yaparak cezalandıran, bugünlerin taşlarını döşeyen siyasal anlayışın eseriydi Gerger’in ilçe olma şansı ya da şanssızlığı… Dönemin siyasal iktidarının İnönü’ye oy veren Malatyalıları cezalandırmak amacıyla 30 Haziran 1954’de 6418 sayılı yasayla Adıyaman kurulurken Gerger de ilçe yapılmıştı; yani, “kazara ‘kaza’ olmuştu,” bir anlamda…
İlk ilçe merkezi, eski adıyla Pötürge, şimdi Gerger’e bağlı Güngörmüş köyüydü.
Siyasi otorite her ne denli “heyelan” gerekçesini öne sürse de, politik gerekçelerle ilçe merkezi şimdiki yerine, yani Aldüş’e taşındı. Adını da yeni adı Oymaklı olan Gerger köyü ve Gerger kalesinden aldı…
Şöyle, sıradan istatistiksel bir bilgi vermek gerekirse küçük, şirin bir ilçe deyip geçebilir insan… Eğer, objektif aradaki çelişkilere zoomlanacak olursa çok yadırgı, çok sert, o ölçüde kırılgan bir toplumsal yapı ve kaygan bir politik düzlem çeker dikkati…
Jeopolitik açıdan bakıldığında 45 köyü, 107 mezrası ve 4 mahallesiyle ilk bakışta sıradan bir Güneydoğu ilçesi gibi görünür Gerger… Toplam 35 bin nüfusun 30 bini köy ve mezralarda yaşar; ilçe nüfusu da topu topu 4-5 bindir…
Hıristiyan azınlıklar da yaşıyor
Bu rakamlar aldatıcıdır ama… Dışarıdan gelen birine ilk şaşkınlığı da bu yönüyle, demografik yapısıyla yaşatıyor Gerger… Çünkü, nüfusa kayıtlı insan sayısı 128 bindir… Bu 128 bin insandan sadece 35 bini ilçe merkezi, köy ve mezralarda yaşadığına göre hemen “gerisi nerede” sorusu dikiliyor insanın karşısına… Ölmüşler de nüfus kayıdından mı düşülmemişlerdir yoksa? Hayır…
Bu insanların hepsi bir ekmeğin peşine düşerek gurbete gitmiştir… Yaklaşık 90-93 bin Gergerli, başta Çukurova bölgesi, İstanbul, İzmir, Antalya gibi büyük kentlerde sürdürüyor yaşamlarını… Gurbette yaşarken ölenlerin kayıtlarını düşürmedikleri için nüfusun bu denli yüksek görüldüğüne ilişkin cingöz kafa yapısına özgü yorumlar ise pek yerine oturmuyor… Gergerliler yurtlarına, ailelerine öyle çok bağlı ki, tanımlanır gibi değil…
Büyük Müslüman kitlenin yanı sıra Hıristiyan bir azınlık da yaşıyor Gerger’de… Bir cemaat oluşturacak sayıda Süryani ve Ermeni yurttaş, ne Gerger’den göçü düşünmüş, ne de türlü baskı ve tehdide pabuç bırakmış… Ne var ki, cami cenneti ilçede bir kiliseleri bile yok, ama güven içinde yaşayıp gidiyorlar… Dışardan bakıldığı gibi Gerger nüfusunun büyük bölümünü Kürt etnisitesine mensup yurttaşlar da oluşturmuyor; 45 köyün yaklaşık yarısına yakınında Zazalar ağırlıkta… Zazaları da Kürt sayanlara duyurulur!
Ekonomik açıdan da sıfır noktasında
Yukarda, Gerger’i Adıyaman’ın sıfır noktasında diye tanımladık… Ekonomik açıdan da sıfır noktasında Gerger… Yoksulluktan ger ger geriliyor…
Tek bir sanayi tesisi bile yok ilçede… Sadece 100 kadar genç kız, ayda 150-200 liralık bir gelir karşılığında halı kurslarında çalışıyor…
Un, şeker gibi zorunlu tüketim maddesi alım-satımı dışında ticaret yok denecek düzeyde…
Tarım, deseniz iç açıcı değil… Arazi az ve olanı da taşlık, çorak… Kişi başına ancak 2-3 dekar tarım arazisi düşüyor…
Gerger, turizm gelirinin de çok uzağında… Karşıda tarihi Gerger kalesi ve kent kalıntılarının ilçeye turizm açısından hiçbir getirisi yok… Kale Gerger’e, Gerger kaleye bakıyor boş gözlerle… Nemrut turizminden de pek bir şey düşmüyor payına Gerger’in… Sanırım, bu durumun farkında olan Kommagene’nin antik sakinleri, Tanrılar dağından onlara alay edercesine bakıyor gibi geliyor insana…
Gerger’in en önemli geçim kaynağı gurbetteki Gergerlilerin yakınlarına yaptığı parasal destek… Gergerlilerin cebindeki Dolar ve Euro banknotları Türkiye Cumhuriyeti banknotlarından çok desek, abartmış sayılmayız, inanın…
Son yıllarda ilçe dışına çıkan Gergerliler, ilçelerinin makus talihini gurbette yenmiş, ticaret alanında, özellikle İstanbul’da deri ve tekstil üretim ve toptan satışında büyük başarı sağlamışlar. Bu iki sektörü Ege ve Akdeniz’in kıyı bölgelerinde de ele geçirmişler…
Sosyal yaşam kül rengi
Ekonomik alt yapının pestil gibi göründüğü bir ilçede, sosyal yaşamın dikey zamanlarda inişli çıkışlı nabız vurması beklenebilir mi? Sosyal yaşama egemen yapının renkleri de kül renginden siyah tonlara doğru baskın bir karakter gösteriyor…
Sosyal yaşam, ilçe merkezindeki 7 kahvehane, 3 internet kafe ve 5 aşevinin (lokanta değil) olanaklarıyla sınırlı… Böyle bir dünyayı aşevlerinin hepten kapatıldığı ramazanda düşünün bir de…
Şimdi, belirtmesek olmayacak, ama otel de yok Gerger’de… Yolu bir kaza sonucu Gerger’e düşüp de geceyi geçirmek zorunda kalacak birinin şansı Tanrı konuğuna kapısını açacak birini bulmasına bağlı… Bulamazsa işi zor… İzin verilirse ya gidip polis ya da jandarma karakoluna sığınacak, eğer verilmez ve bu ara donmazsa sabaha karşı açılacak bir fırına sığınmayı bekleyecek…
Ancak, burada konukseverlik konusunda Gergerlilerin kendilerine söz söyletmeyecek bir gelenek ve görenek sahibi olduklarını belirtmeden geçmeyelim…
Sanırım, Hacı Boğatekin’in evsahipliği, Gerger konukseverliğinin özgün bir örneğidir… En azından ben böyle düşünüyorum…
Boğatekin ailesi öyle bir evsahipliği yaptı ki, bunları anmadan geçmek nankörlük olur… Örneğin, en sıcak odayı bana verdi… Odanın sıcaklığı, sabaha dek yakılan kömür sobasındandı kuşkusuz, ama bana bunda başka bir şeyin daha etkisi var gibi geldi; o da yattığım odanın iki kara ineğin barındığı ahırın üzerinde olmasıydı… Şaka bir yana, evsahibesi Emine Hanımın konukseverliğine diyecek yoktu… Hacı beyin yatarken “gelenektendir,” diyerek yorganımı örtmesi tanımlanır türden bir sıcaklık değildi…
Gerger’e yolu düşecekler için yazıyorum, ilçenin o tek girişinde, soldaki ilk ev, duvarları taş ev Boğatekin ailesine aittir… İlçe girişinde bir kale yavrusu gibi duran ilk ev onların…
Kimseden pasaport sormasalar, geleni geçeni denetlemeseler de, Hacı Boğatekin’i tanıdıktan sonra insan, bu taş evi bir sınır kapısı gibi görmeye başlıyor, nedense… Halkın, yerine göre sözcü, avukat, yerine göre arzuhalci, gazeteci, iyilik meleği gibi gördüğü birine de ancak ilçe girişinde böyle bir ev yakışır…
Ne bileyim, Boğatekin ailesi tanrı konuklarını her zaman ağırlamaya hazır gibi bir izlenim bıraktı bende… Sanırım, en azından kara ineklerden yeni sağılmış bir tas süt sunarlar, bundan kimsenin kuşkusu olmasın…
Genel tuvalet de yok
Gerger’in yoklarından söz etmeye başlamışken sürdürelim… Otel yok dedik ya, genel tuvalet de yok ilçede… Yaklaşık 70 dolayındaki köy ve mezra okulunun da tuvaletinin olmadığı bildirildi…
“Yok”lar listesinde cezaevi de var… Cezaevi de yok ilçede… Demek ki, ortada kimsenin paylaşamayacağı bir şey kalmayınca cezaevine gereksinim kalmamış olmalı… Devleti gereksiz bir yükten kurtarmak için kapatmışlar…
Kimbilir, Hacı Boğatekin, bazı kamu görevlilerini sinirlendirirken, ilçede cezaevi olmamasına güvendi…
Tam 54 yıllık bir geçmişe sahip ilçede devlet hastanesi de yok… En yakın devlet hastanesi 119 kilomerte uzakta… Biri merkezde, ikisi köylerde 3 sağlık ocağı, 17 sağlıkevi var… Bu köy sağlıkevlerinin on kadarında ebeler görevli ve bazıları ise ne yazık ki kapalı…
Nüfusun yüzde 77’si yeşilkartlı
Bu verilere bakınca, bu çağda böyle bir şey olmaz, gereksinim yok ki kapalı herhalde, diye düşünebilir insan… Böyle bir bakış açısını biraz da şu verilerle gıdıklıyor şeytan:
İlçedeki kamu kurumlarında çalışan az sayıdaki Gergerli ve kamu personeli dışında SSK, Emekli Sandığı ve BAĞ KUR gibi sosyal güvenlik kurumlarının sağlık ve sosyal güvencesinden Gerger nüfusunun büyük bölümü yararlanamıyor…
Hacı Boğatekin’in bu konuda verdiği bilgi, inanılır türden değil… 35 bin nüfuslu Gerger’de yeşilkartlı sayısı ne kadar biliyor musunuz? Belki inanmayacaksınız, ama tam 27 bin yeşilkartlı var Gerger’de… İşte size sadaka demokrasisinin bilançosundan sadece bir kalem…
En görkemli camiyi eski
bir komünist yaptırdı
Evet, bir devlet hastanesi bile yok belki, ama buna karşın 4’ü ilçe merkezinde tam 60 camisi var Gerger’in… Camilerden en görkemlisini de 12 Eylül’le hidayete eren, şimdilerin liberal girişimci işadamı, eski bir komünist yaptırmış… Tuhaf, ama camilerin hepsi boşmuş nedense… Vakit namazlarında bir sırayı bile zor oluşturabiliyormuş cemaat… Dinciliğin iki yüzlülüğü Gerger’de de kendini ele veriyor…
Gerger’deki cami çokluğu geçenlerde internet aracılığıyla gelen bir iletiyi anımsattı; ne yalan söylemeli, ileti bu röportajı kaleme alırken Gerger de düşünülerek kaleme alınmış gibi geldi bana…
Söz konusu iletinin başlığı “masum istatistik”ti… Şunlar yazılıydı “anonim” iletide:
“Almanya’da 70 bin Sağlık Kurumu, 8 bin kilise; Fransa’da 60 bin sağlık kurumu, 9 bin kilise
Türkiye’de ise 7 bin sağlık kurumu 77 bin cami… Onlar tahsilli ve sağlıklı yaşayacaklar, ama gavur olacaklar; halbuki biz cahil, ama dini bütün ölüp cennete gideceğiz. Zaten bu dünya geçici, hiç bir şeyi dert etmeye değmez. Eğitime, boşu boşuna neden para harcayalım, nasıl olsa ölünce bir işe yaramayacak öğrenilecek bilgiler. Eh hastane dersen, boşu boşuna ölümünü, yani cennete gitmeyi geciktirecek… O zaman ne anlamı var? En iyisi o paraları okul, hastane falan gibi gereksiz yerlere harcayıp çarçur etmektense cami yapımına harcayıp daha çok müslümanı gönderelim cennete.
Orada seçim olursa biz kazanırız. Varsın bizi AB ‘ye almasınlar, biz de onları cennete almayız…”
Gerger’in bir yüzü bu internet geyiğini, bir yüzü ise dirençli Gergerlilerin ahiret masalına boşverip cenneti bu dünyada aramak için “doğduğum yer değil, doyduğum yer,” diyerek gurbetlerde nasıl meydan savaşları verdiklerini anlatıyor…
Hastane yerine tarikat yurdu
Halkı hâlâ ahiret masalıyla oyalamaya çalışan kafa yapısı bir hastane yapmak yerine dört katlı tarikat yurdu yapmış.
Minicik ilçede tarikatlar arasında büyük iktidar savaşları veriliyor… Bir köşeyi Menzilciler, öbürünü Süleymancılar, bir başkasını Nurcular tutmuş… Egemenlik alanlarını genişletme çabasındalar… Üç tarikat ve cemaatin de birer yurdu ve cemaat evleri var… AKP iktidarıyla birlikte fanatik dinci yapılanma ve tarikatlar daha etkin duruma gelmiş… Gerger’de büyük güç sahibi olarak öne çıkan iki cemaatten biri Menzilciler, öbürü Fetullah Gülenciler… Menzilciler, Menzil’de yeni adıyla Durak’da fiziksel yapı anlamında çağcıl bir derebeyi gibi sınırları çizilmiş bir kale içinde sürdürüyorlar faaliyetlerini… Fethullahçılar ise daha çok kamu kurumları içinde örgütlüler…
Hacı Boğatekin’in “en büyük dinci yapılanma kamu kurumlarında” diyerek sözünü ettiği “Fetocular” cemaatı bu Fethullahçılardan başkası değil…
Eğitim çok düşük
Bir tür tarikat demokrasisinin yarattığı Gerger’deki ortamda aralarında çekişme olsa da birbirine ilişmeyen tarikat müridlerinin cirit attığı, örümcek kafalı bir oligarşik yapının teslim aldığı ilçede, eğitim düzeyinin yüksek olması beklenebilir mi?
Gerger’de eğitim ve kültür düzeyi de yoksulluğuna, yoksunluğuna yaraşır düzeyde, çok düşük…
Yaklaşık 7 bin öğrencinin eğitim gördüğü 98 ilköğretim okulu ve bir de lisesi var… Her yıl yaklaşık 5-6 yüz öğrenci ilk öğretim okullarından mezun oluyor… Ancak, son on yılda Gerger lisesine kayıt yaptıran öğrenci sayısı hiçbir zaman 50-55’i geçmemiş. Bu öğrencilerden 40’ı ilçe merkezinden, 10-15’i de köylerden geliyor…
Ulaşım zor
İlçenin dış dünyayla bağlantısını sağlayan tek karayolu Gerger-Kahta yolu… Başka bir ulaşım olanağı yok… Daha önce Fırat üzerinden Siverek, Çermik ve Çüngüş’e ulaşım yapılabiliyormuş… Birer asma köprü varmış Fırat’ın üzerinde… Bu köprüler aracılığıyla birçok yöne ulaşım yapılabiliyormuş… Köprüler Atatürk barajı altında kalınca bu sınırlı olanaktan yoksun kalmış Gergerliler… Böylece Diyarbakır-Şanlıurfa karayolları ve ulaşımı tarih olmuş…
Su yolu ulaşımına da burun kıvırmışlar anlaşılan… Kuzeydeki komşu ilçe Pötürge’yle aralarında stablize bir yol varmış, ama bu yol da kışları 5-6 ay kapanıyormuş…
Gerger’in “var”ları arasında on bine yakın yük hayvanının birinci sırayı alması sanırız bu ulaşım yapısından kaynaklanıyor. Çünkü, dağ köylerinde ulaşım ve taşımacılık hâlâ at katır, merkep gibi yük hayvanlarıyla yapılıyor; çiftçilikse öküzlerin çektiği karasabanlarla…
SICAK BİR GECEDE…
Gerger’e ocak ayının ortalarında gitmiştik; ay sonundaki dünyayı teslim alan kar ve soğuktan hemen önceydi… Buna karşın bıçak keskinliğinde bir ayaz insanın iliklerine sızmaya çalışıyordu…
Hacı Boğatekin’le söyleşimizin bir kısmını soğuk bir Gerger gecesinde evinde, benim de gecelediğim konuk odasında gerçekleştirdik… Dışardaki ayaz kimin umurundaydı… Ortada, arada bir odunla da desteklendiği için çıtır çıtır sesler çıkartarak yanan kömür sobası kemiklerimize dek ısıtıyordu… Ev sahibesi Emine hanımın konukseverliği, yemekten sonra birbiri ardına sunulan tatlılar, meyveler, çerezler, evin ikizleri Baran’la Barin ve en küçüğü Mezgin’in yakınlığı ise ruhumuzu ısıtıyordu…
Gece uzun olacaktı… Bir dizi sorunun yanıtını almalıydım… Ben soracaktım, o da açık seçik yanıtlayacaktı… Baştan böyle anlaştık…
Adliyenin gediklisi…
Davaları sordum önce…
“Veremeyeceğim hesabım yok,” diye başladı söze… “doğru 90 dolayında dava açıldı hakkımda. Bunların büyük çoğunluğundan beraat ettim. Bazılarından kısa süreli mahkumiyet, bazılarından da para cezaları aldım… Şu anda birkaç davadan yargılanıyorum… Belki, bunlardan ceza alabilirim…”
“Nasıl davalar bunlar,” diye sordum…
Bir karşı soruyla yanıt verdi:
“Siz de bir gazetecisiniz,” diye başladı söze, “yaşadığınız kentte okuldaki çocuklar bitlense gazeteci olduğunuzu hatırlamadan, öylece oturur durur musunuz?”
Halkın gönüllü avukatlığına soyunmak demek olan bir mesleğin sahibi olarak erikler çiçek açtı türünden haberler yazarak tirşikçi basın mensubu mu olurdunuz, demek istiyordu… Üç maymunu oynama kolaycılığına mı kaçardınız? Dünyaya, hep aydınlanma, aydınlatma savaşımıyla dolu yaşanmışlıklar armağan etmişseniz eğer, benim yaşım geçti deyip yan gelip yatar mısınız, demek istiyordu… O da öyle yapmıştı, duyarsız bir dünyaya, duyarsız bir zamana Hacovari bir duyarlılığın itelediği savaşımların anılarını bırakmak istemişti sadece…
Bit, domuz ve ağa…
Gerger’de okullar, dolayısıyla öğrenciler bitlenmişti…
Haco buna çok kızmıştı… Bunun üzerine kalemi eline alarak Abuzer Saltaş (Abuzer Emmi) adlı eskilerden bir Gergerli’den dinlediği kısa bir öyküyle girdi yazısına:
Bir zamanlar bir kıtlık meydana gelmişti… Bu kıtlığa, ülkenin başına bela olan üç şey yol açmıştı; bu üç bela bit, domuz ve ağalardı…
Haco’ya göre Türkiye, Abuzer Emmi’nin öyküsündeki dönemi mi yaşıyordu yoksa? Madem ki bit çoğalmış, bu ara Gerger’de domuzlar artmış, üstelik yeni bir ağalık türü, devlet ağalığı da ortaya çıktığığına göre…
İşte bizim Haco, yaşama ve halkına karşı duyduğu sorumluluk duygusunun itkisiyle “bu bitlenmenin sorumlusu kim,” diye sordu, “Bit, Domuz ve Ağa” başlıklı yazısında… Yazının içinde geçen kamu yetkililerinin sorumluluğuyla ilgili eleştirel yorumunda yaptığı “devlet bitlendi” betimlemesinin de yer aldığı yazı nedeniyle TCY’nin 312. maddesi uyarınca hakkında dava açıldı…
Ona göre Gerger’deki 98 devlet kurumundan 60’ı tuvaletsizse bu bir ayıptı; bunu gizlemekse daha büyük bir ayıp… Eğer, mülki amirlik bu sorunu çözmek için el atmıyor ve bunun sonucunda çocuklar okulda bitleniyorsa burada bitlenen çocuklar değildi; devletin yöredeki temsilcileriydi…
Devlet zaten mafya artıklarıyla yeterince kirletilmişti… Ona göre elbirliğiyle devleti temizlemek, çürümekten kurtarmak gerekiyordu… Temiz devletten temiz millet çıkardı… Bitli devletin kurumları da bitlenir, hastalanırdı… Böyle bir devletten kanları emilmiş, cılız çocuklar yetişirdi… Bunları yazmak, kamuoyuna duyurmak ayıp değildi…
Boğatekin, ayarı bozulmuş bir toplumda düzeni sağlamaya çalışan birinin ödünsüzlüğüyle yazısını, “buyurun isterseniz konuyu adliyeye taşıyalım, orada tartışalım,” diye bitirmişti…
Bu çağrısı karşılıksız kalmadı, Adıyaman Valisi Halil Işık tarafından mahkemeye verildi…
Yazıda sözü geçen okulların büyük bölümünün ise hâlâ tuvaletsiz olduğu bildirildi…
Fırat, Türkiye’nin en
yaygın yerel gazetesi
Onun her eylemi, her savaşımı, görevini, yetkisini kötüye kullanan, gücünü aldığı devletin adını kötüye çıkartan, “onu bitlendiren” bürokratlara, teknokratlara karşıydı… Bunlar, Gerger’i, güneyini, kuzeyini ya da daha doğusunu bir vatan parçası olarak değil de, zorunlu yapılan görev gereği gidilen bir mahrumiyet bölgesi, daha çok cezalı personelin sürgüne gönderildiği bir bölge olarak düşünen kamu görevlileriydi… En iyimser yaklaşımıyla bölge insanını beşinci sınıf yaratık gören, daha da kötüsü bölücü, terörist diye algılayan ham ervah tiplerdi bunlar genellikle… Hastalıklı bakış açıları ve her icraatlarıyla da Gazeteci Haco için haber malzemesiydiler…
Hangi görevde, hangi yetkide olursa olsunlar, ne denli ürkütücü, korkutucu, tehdit yüklü afralı, tafralı tavırlar sergileseler de hiç farketmezdi… Dostluk, hemşehrilik duyguları bile onun mesleksel ilkelerinden ödün vermesi için yeterli olmazdı… O kendisini Gerger’in muhtarı, bekçisi gibi değil, polisi gibi görürdü… Hani, bekçinin ben bu mahallenin bekçisi değilim, gerekçesine sığınarak olay ve olgular karşısında takındığı gibi pasif bir tutum sergilemezdi… O halkını seven, devletin bilinçli bir polisi gibi davranırdı; gördüğü, tanık olduğu, öğrendiği her olay ve olguya el koyar, gazeteci olarak ilgilileri, yetkilileri uyarır, icabında sorgular, yargılardı…
Gerektiğinde, kendisini azarlayan bir savcıyı bile hemen uyarır, göreve davet eder, karşısında babası yaşında birisi olduğunu anımsatmaktan çekinmezdi…
Tünel-Taksim arasında işleyen tramvayda gördüğü aksaklığı da yazar, İstanbul’daki Gergerliler oy verdi diye Eminönü belediyesini de masaya yatırır, objektifini o yöne çevirirdi…
Toplam üç bin aboneden iki bini İstanbul’da dağıtılan bir yerel gazete düşünün… 128 bin Gergerli Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yaşıyor ve bunlardan bazıları Haco’nun gazetesi Gerger Fırat’ın abonesi oluyorsa Türkiye’de bir gazeteci olarak Haco’nun ilgi alanına girmeyen yer yok gibidir…
Böyle bir örgütlenme ve tiraja sahip, 10 Temmuz 1992’de kurulan Gerger Fırat, Türkiye’nin en yaygın yerel gazetesi durumundadır… Gergerlilerin önce Gerger’de, sonra yurdun pekçok yerinde gözü kulağı sesidir… Kimbilir, bu gidişle yurtiçi örgütlenmesinden sonra yurtdışındaki Gergerlilere de ulaşmak amacıyla dünyanın birçok yeri bizim Haco’nun ilgi alanına girebilir…
En yaygın yerel
ajans ise “FHA”
Türkiye’nin bu en yaygın yerel gazetesine haber servisi yapan bir de haber ajansı var Haco’nun… Gazetenin adı “Fırat” olur da, haber ajansına başka isim yakışır mı? Ajansın da adı, anlı şanlı “Fırat Haber Ajansı (FHA)”…
Bunu duyunca şaşkınlıkla,
“Fırat Haber Ajansı mııı?”demişim…
“İllegal, yasaklı,” falan dememe kalmadı,
“Bu FHA, o FHA değil,” diyerek söze girdi, “benimkinin o FHA’yla ilgisi yok,” diye devam etti sonra, “yasaklı FHA’nın ne zaman nerede kurulduğunu bilen de yok… Gerçek, Fırat Haber Ajansı benimki,” diye aydınlattı beni…
Fırat gazetesi gibi FHA’nın da İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Hacı Boğatekin’di…
“Benim FHA’m yasal, tescilli, imtiyaz hakkı da bana ait… 1998’de kurdum… Gazetem Gerger Fırat’ı kurarken yaptığım gibi FHA’yı kurarken de yasal prosedürü yerine getirdim… İnanmayan Gerger Kaymakamlığına başvurarak konuyu inceleyebilir…”
Gerger Fırat Gazetesi nasıl Türkiye’nin en yaygın gazetesiyse FHA da muhabir ağı açısından Türkiye’nin en yaygın yerel ajansıydı… Ne de olsa Türkiye’nin çeşitli bölgelerine dağılmış 128 bin Gergerli’de Hacı Boğatekin’in telefonları vardı… Onun ilgilenebileceğini düşündükleri bir olay ve olguya tanık olduklarında hemen onu arayıveriyorlardı… O da orası benim sorumluluk bölgem değil, demeden eline kalemi alıyordu…
“Balık baştan kokar”
Öyle hal hatır sormak için arasalar pek sorun çıkmayacak, haberler makaleler yazmak zorunda kalmayacak, onun da başı derde girmeyecekti… Arayan hep haber için arıyordu Boğatekin’i… Onlar için namludaki fişekten farkı yoktu onun… Hani, kaleminin de endazesi yoktu…
Boğatekin’in ceza aldığı davalardan biri de Adıyaman Valisi Halil Işık’ın “Balık Baştan Kokar” yazısı üzerine açtığı davadan gelmişti…
Söz konusu yazının yazılmasına yol açan olay ise 2001 yılında Adıyaman Valiliğinin Fak Fuk Fon ve Köylere Hizmet Birliği kaynaklarından lojman yapımı, onarımı ve otomobil alımıyla ilgiliydi…
Bizim Haco, konuyu Gerger Fırat’ın sütunlarına taşıyınca kendisini Adıyaman 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin karşısında buldu. Yargılama sonunda Mahkeme 7 ay hapis cezası verdi… Haco hemen itiraz etti, kararı Temyiz bozdu… Ancak, mahkeme kararında ısrar etti; bu kez tecili de kaldırdı…
Haco, “Bu davadan belki hapis yatabilirim,” diyor…
“Çete-devlet”
Haco, yargılandığı davalardan birinin de “Çete-Devlet” yazısı üzerine açıldığını anlattı. TCY’nin şimdiki 301. maddesinin karşıtı olan 159. maddeden açılan “basın yoluyla hakaret” davasından beraat ettiğini belirtirken yasaların acımasız, art niyetli yetkililerin elinde yurttaşları nasıl zor durumda bıraktığına güzel bir örnek oluşturan iki para cezasının nasıl verildiğini anlattı…
O günlerde gazetesini Mersin’de bastırıyormuş… Baskı sırasında matbaada bulunmadığı için gazetenin yayın tarihi 24.08.2004 yerine “24”süz olarak basılmış…
O sıralar binbir sorunla boğuştuğunu belirten Haco, yanlışlığın nasıl yapıldığını anlatırken,
“Ne internetten, ne yeni basın yasasından haberimiz vardı,” dedi.
Ona göre bu denli önemsiz bir biçimsel kusura günümüz parasıyla yasanın üst sınırı olan 19 bin YTL’lik ceza kesilmişti… Haco’nun da soluğu kesilmiş, “aman yaman” demesine kalmadan, Savcılık bir de ön ödeme emri göndermemiş mi?
Bizim Haco, kafası oldukça karışık biçimde yeni yasayı bir inceler ki ne görsün, yayın kuruluşları yerel, bölgesel, ülkesel diye sınıflandırılmıyorlar mı? Yoruma, yaklaşıma göre verilecek ceza yüzde yüze varan oranlarda da artırılmıyor mu?
Karar yetkisi hepten yargıcın insafına bırakılmış bir yasadan onun esenliğine dönük bir yorum çıkmayacağından adı gibi kuşku duymadığı için 19 binlik YTL’nin 40-50 bin YTL’ye çıkmasının işten bile olmadığını düşününce 3-4 gün uykuları kaçmış…
Haco, o sıkıntılı günlerini, “Varımı yoğumu satsam, yine de ödeyemezdim,” diye anlatıyor…
Sonunda meslek örgütlerinin girişimleriyle yasanın bu cezacı yaklaşımı makul bir çizgiye çekilebilmiş de bizim Haco 500 YTL’lik cezayla kurtarmış yakayı…
O günlerde çektiği sıkıntıyı başka söze gerektirmeyecek bir soluk bırakıştan sonra,
“Tırşıkçıların aldığımı söylediği iki ceza bu türden para cezalarıydı işte,” diye dile getirdi…
Müftülükte hırsız var…
Peki, bu 90’ı aşkın dava açmalar, para cezaları almalar onu yıldırdı mı?
Hayır, ne gezer…
O her türlü baskı, tehdit ve gözdağına pabuç bırakmadı; korkularının boğazını sıkarak postemperyalizmin işbirlikçisi, insanlık düşmanlarının üzerine gitti hep…
“İmam, felaketzedelerin parasını cebe indirirse acaba cemaat ne yapar,” diye sormadan edemedi.
Bu yazısını da Gerger Müftülüğünden bazı kişilerin adının karıştığı bir yolsuzluk olayı üzerine kaleme aldı…
Yazıya konu kaza haberi hiç de yabancımız değildi. Televizyonlardan dinlemiş, gazetelerden okumuştuk… Güneydoğu’nun çeşitli yörelerinden Karadeniz’e fındık toplama işçiliği için giden gruplardan birkaçı peşpeşe trafik kazası geçirmişti… Bunlardan bazıları da Gergerli köylülerdi…
Kaza üzerine camilerde açılan yardım kampanyasında toplanan paraların yarısını zimmetine geçirdiği ihbar edilen Gerger Müftülüğünden bir imam çıkartıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine konulmuştu… Derhal açığa alınan imam, şu anda zimmetine para geçirme suçuyla yargılanıyor.
Haco’nun bu konuyu irdelediği günlerde ayrıca, camilerde cumaları toplanan yardım paralarının da akibetiyle ilgili savlar vardı…
Bunlar, bizim yaman gazeteci Haco’nun gözünden kaçacak türden değildi…
Oturup bir çırpıda yazdığı yazının başlığı aynen şöyleydi:
“Müftülükte Hırsız Var…”
Böylece bir dava da Gerger Müftüsü Musa Çelik’ten geldi Haco’ya; Müftüye göre Boğatekin o yazıyı yazarak “Müftülüğe hakaret etmişti.”
Hırsız imam da, hırsızlığı araştıran bela gazeteci Haco da Gerger Müftülüğünün davalıları olmuştu bir anda… Ancak, aralarında bir fark vardı; imam zimmetten, Haco zimmeti yazmak suretiyle hakaret etmekten Müftülüğün davalısı durumuna düşmüştü…
Bir dava da Eminönü belediyesinden
Şöyle uzaktan bakınca, Gerger “niree”, Eminönü “niree” diye düşünebilir insan… Öyle ya, bu adamın başka işi mi yoktu da, taa Gerger’den kalkıp İstanbul’a gelerek Eminönü Belediyesinin AKP’li Başkanı Nevzat Er ile Yardımcısı Mahir Katırcı hakkında yazı yazmıştı?
Olur a yazar, Patagonyalı bir gazeteci Allah hakkında, bir başkası ABD Başkanı Bush hakkında yazar da bizim Haco Eminönü Belediye Başkanı hakkında yazmış neden çok görülür?
Kaldı ki, Türkiye çapındaki üç bin abonesinden iki bini İstanbul’dadır Gerger Fırat gazetesinin…
Haco yazar, yazabilir… İyi de belediye Başkanı Er ile Yardımcısı Katırcı’nın bu “küçücük gazetesiyle küçücük gazetecisi” hakkında neden 20 bin YTL gibi büyük bir manevi tazminat davası açar?
Cumhuriyet’te yayınlanan bir savunmasında, ne demişti Haco, anımsamakta yarar var:
“Küçücük bir ilçede, küçücük bir gazetede, küçücük bir gazetecinin yazdığı ‘Feto ile Apo’ başlıklı köşe yazısı bir anda Türkiye’de gündemi oluşturuyorsa bu yazı üzerine binlerce haber, makale yazılıyor, program yapılıyorsa, halkımızda Cumhuriyet’in tarikat tehlikesi altında olduğu bu haber vesilesiyle duyarlılık sağlanmışsa bu gazeteciyi cezalandırmanın ve onun yazdığı haber üzerine yapılan haberleri yayından kaldırmanın, durdurma kararı vermenin hukuki bir hata olduğu inancındayız..”
Demek ki, bu küçücük gazetenin Eminönü’deki etkisi de oldukça büyük olmuştu…
Haco, bu davayla ilgili olarak da savunmasını yapmak üzere yargıç karşısına çıktı… Bu çalışma kitap olarak yayına hazırlanırken Kahta cezaevinde tutuklu bulunan Haco, bir yandan da söz konusu davadan yargılanıyordu…
“Menzil Şeyhi elektrik çaldı mı, çalmadı mı?”
Menzil’i, oradaki tarikat, cemaat yapılanmasını bilmeyen biri için Gergerli Gazeteci Hacı Boğatekin’in gazetesine “Menzil Şeyhi Elektrik Çaldı mı, Çalmadı mı?” diye bir başlık atması, pek bir şey anlatamayabilir…
Bunun ne demek olduğunu bir Anadolu sözüyle açıklamaya çalışalım;
“Ergene karı dövmek kolaydır…”
Bu sözü yorumlarken, Haco’nun daha önce Menzil’de fotoğraf çekerken yakalandığını ve Şeyh’in müridleri tarafından bir güzel pataklandığını, şu anda Menzil’e otomobille 20 dakika kadar uzaklıkta yaşadığını unutmayın lütfen!
Bir soruyla açımladığı yazısında belirttiği gibi eline ulaşan belge ve bilgilerde tüyler ürpertici rakamlar, savlar vardı…
Bir kez en önemlisi, o güne dek hep kamu görevlilerinin, siyasilerin koruyup kolladığı, dolayısıyla dokunulamaz imajı verilen bir tarikatın, bir cemaatin, bir şeyhin, bir feodal beyin, ağanın kalesine, kulesine dokunmuştu Haco…
Bu önemliydi, bunu ıskalamadı Gergerli Gazeteci Hacı Boğatekin…
JİTEM korumasındaki TEDAŞ ekibi baskın yapmıştı Menzil’e… Düzenlenen tutanaklar TEDAŞ’ın bir politika olarak bilinçle seçtiği, aşağılayıcı bir kavramı içeriyordu; “HIRSIZLIK”… Uyanık geçinen birçok bilinçsiz yoksulun, bilinçli suçlunun yanı sıra, doğrudan insanı aşağılamayı hedef alan bu “HIRSIZLIK” suçlamasıyla savcıların, yargıçların karşısında birçok masumu da sıkıntıya sokan bir uygulamaydı TEDAŞ’ın kaçak elektrikle mücadele yöntemi… Bunun adını bir tek sözcükle koymuştu:
HIRSIZLIK…
Üstelik, tutulan tutanaklar insanlara çalmamayı, hakkı, hak yememeyi, erdemli yaşamı öğretme savında olan bir tarikat-cemaat şeyhinin adına düzenlenmişti…
Haco, bu nedenle yazısında soruyor soruyor soruyordu…
Diyordu ki;
“TEDAŞ başka kaçak olaylara hep şunu söyler: Kaçak elektrik dürüst halkın cebinden gidiyor. O zaman Menzil Şeyhi’nin 20 yıldır harcadığı, kullandığı elektrik kimden gitmiş, kime fatura kesilmiş? Bunu açıklamak kişi olarak Şeyhimize, kurum olarak da TEDAŞ’a düşmez mi?”
Sorduğu en önemli soru ise “Menzil Şeyhi elektrik çaldı mı çalmadı mı”ydı…
Elimizdeki kaçak elektrik tutanaklarıyla belirlenen miktar hiç önemli değil… İşin ahlaki boyutu yapanları, inanç boyutu müridlerini ilgilendirir, ama toplumu ilgilendiren yanı, dördü de 21 Mayıs 2003 tarihini taşıyan bu tutanakların sonucunda kime ne işlem yapıldığıdır? Soyadlarından hepsi de Şeyh’in yakınları olduğunu sandığımız Ahmet Erol, Mehmet Nizamettin Erol, Tacettin Erol ile Muhittin Erol hakkında acaba ne işlem yapılmıştır? Kimler savcı, yargıç karşısına çıkartılmıştır?
Bu olay, Anadolu’da ılımlı İslam’ın nasıl palazlandırıldığı, yeşil sermayenin nasıl birikim sağladığı konusunda örnek olması açısından önemli ipuçları vermektedir…
“TURUK (*) CENNETİ”NDEN
BİR “MENZİL” MANZARASI
Adı ne denli “Durak” olarak değiştirilirse değiştirilsin, kuruluşundan beri olduğu gibi orası yine dillerdeki, belleklerdeki adıyla “Menzil”, diye biliniyor…
Menzil, Arapça kökenli bir sözcük… Türkçe sözlükteki karşılığı “Bir yolculukta, belli bir yol alıştan sonra dinlenmek için durulan, daha önce belirlenmiş olan yer, “yani “Durak”…
Anlaşıldığı kadarıyla “Menzil” de yöre adlarının Türkçeleştirilmesi furyasından payını alanlardan, ama biraz torpilli… Helal olsun, bu ne alegorik bir yaklaşım böyle… “Menzil” ve “Durak” sözcüklerinin anlam genişliklerini, çağrışımlarını lütfen bir düşünün… düşünün ki, ondan sonra Menzil’in öyküsünü okuyun, lütfen!
Çok değil, orası bundan yaklaşık 25-30 yıl öncesinde birkaç evden oluşan bir mezraydı… 1970’lerin başlarında pek ciddiye alınan bir misyonu da yoktu…
Ilımlı İslam politikasına hizmet eden bir siyasal girişim olarak esamesi bile okunmuyordu… En cingöz gazetecinin bile gözünde çok çok Aydınlanma Devrimi karşıtı, işlevsel açıdan kirli rant aracı olarak kurulmuş bir Ortaçağ yapılanmasından başka bir şey değildi…
Tuhaf, ama o günlerde gelen haberler oldukça şaşırtıcıydı… Nedense hiç tepki görmüyordu bu Ortaçağ kurumları… Zaten, solcuların soluğu çoktan çıkmaz olmuştu… Devletin kuruluş ideolojisine ters olan bu tür yapılanmalar karşısında önlem alması, yasaları uygulaması gereken devlet yetkilileriyle güvenlik görevlileri de tepkisizdi. Dahası, büyük bir devlet desteği söz konusuydu. Solun üzerinden geçen 12 Eylül buldozeri, bir yandan imam hatip liselerinin, tarikatçı yapılanmaların önünü açarken bir yandan da yurdun değişik yerlerinde, örneğin Adana’da falcıların, keramet sahibi hacıların, hocaların, tekkelerin, dergahların yolunu asfaltlıyor, trafiğini açıyor, düzenliyordu…
O günlerde bunların daha sonra BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında halkın karşısına çıkarılacağı konusunda hiç kimse bir kehanette de bulunamıyordu… Sadece ayakları yere basan birkaç aydın tepki gösteriyordu… Onların çağdaş bakış açılarının ürünü cılız tepkilerse etkili olmaktan çok uzaktı…
Halkın inandığı, öncü olarak gördüğü psikiyatrlar bile, bu tür dergahların psikiyatri tedavisinde çok pozitif rol oynadığını söyleyebiliyordu… Eğer, insanların akıl sağlıklarını düzeltmesinde etkili oluyorsa bu tür kuruluşlara karışılmamalı, hatta önleri açılmalıydı… Daha çok psikolojik sorunları olanlar bu önermelerden etkilenirken Menzil, alkol bağımlıları için ilgi odağı oluyordu… Kadınlar arasında şimdilerdeki “artık kapandı” ya da “örtündü” türünden söylemlere benzer, “Menzil’e gitti içkiye tövbe etti,” söylemleri güncel hayatta oldukça yaygınlaşmıştı…
Daha sonra internette de dolaşacak olan yöredeki söylentiler ise Şeyh (Seyda)’in peygamberlerde bile olmayan mucizelerini dilediği anda gerçekleştirebildiği propagandasını yapıyordu… Propagandaların etkisiyle bu mucizelerden sebeplenmek isteyen cahil insanlar akın akın Menzil’e gidiyordu…
Menzil’de uygulanan ritüellerin sadece İslami kurallarla sınırlı olmadığına ise kimsenin aldırdığı yoktu… Söylentilere bakılırsa Hıristiyanlık ve Müslümanlık karışımı bir ritüel uygulanıyordu Menzil’de… Müridleri, Şeyh’e “baba” diye hitap ediyorlardı… Bu hitap biçimi yörede, Yunanca “baba”dan gelme olan “Papa”ya öykünme olarak değerlendiriliyordu… Dahası, Şeyh’in insanları vaftiz ettiği bile söyleniyordu… Müridler Şeyh’le görüşmeden önce tuvaletlerin olduğu yerde duş alıyor ve daha sonra huzuruna çıktığı Şeyh tarafından vaftiz ediliyordu… Sonra düzenlenen karmaşık zikir törenlerine geçiliyordu…
Gelişinden birkaç yıl sonra ölecek olan Menzil’in ilk şeyhi Abdülhakim Erol, işte böylesine büyük bir misyon için büyük yüreklendirmelerle çıkıp gelmişti Diyarbakır’ın Gadir köyünden…
Menzil, tam da adına uygun hedef olacak bir bölgedeydi ne de olsa… Hedeflenen menzil, bölgedeki ekilebilir, en verimli beş bin dönüm araziydi ilk başta…
Böylesine verimli topraklar ise sadece iki ailenin, aşiretin elindeydi… Bunlardan biri Hacı Bekir Ağa diye bilinen birinin önderliğindeki Turanlılar ailesiydi… Şu anda AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Adana Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat da bu aileye mensuptu… Dengir, “büyük ses”, Mir ise bey adı “ölüm” anlamındaydı… Aile, ülkenin geleceğini iyi okumuş olmalı ki, böyle küçük işlerle uğraşmaktan, çiftçilik yapmaktansa daha “büyük ses” çıkartacak bir “bey” olabilecekleri ufuklara yelken açabilmek için araziyi satma kararı aldı…
Turanlılar, böylece sahibi oldukları Menzil bölgesindeki verimli toprakların yarısını oluşturan arazilerini Nakşibendi Şeyhi Abdülhakim Erol’a sattı…
Ancak, Menzil’in öbür yarısının sahibi olan Çelik ailesi önceleri direndi, satmak istemedi arazisini…
Bu karar Şeyh ve adamlarının husumetini Çelik ailesinin üzerine çekmekte gecikmedi… Dergâh ziyaretçilerinin Çeliklere ait arazilere zarar vermesi ise Çelik ailesinin Şeyh ve adamlarına bakışını biçimlendirdi… Menzil’de yıllarca sürecek gerginlik, dozunu artırarak sürdü gitti…
Böylece, Şeyh ve adamları tarafından her şey Çelik ailesine dayandırılan kurgulamalarla yorumlanmaya başlandı…
Şeyhe zehirli enjektörle suikast girişimi
Bu ara, ilk Şeyh Abdülhakim Erol ölmüş, onun yerine oğlu Mehmet Reşat Erol oturmuştu posta…
Yaklaşık 20 yıl süren Çelik ailesiyle Şeyh ve adamları arasındaki gerginliğin doruk noktası yeni Şeyh döneminde yaşandı… 1990’ların ortasında ilkbahara rastlayan bir bayram günü Türkiye ilginç bir suikast girişimi haberine tanık oldu… Ürkütücü gizemiyle dilden dile etkisini artırarak büyüyen Menzil dergâhı, o bayram günü meydana gelen olayla gazetelerde oldukça ilgi gördü…
Şeyh Erol, o sabah dergâh camisinde kılınan bayram namazından sonra müridlerinin bayramını kutlaması için postuna oturmuş bekliyordu… Müridler teker teker geliyor, Şeyh’in cübbesini sakal sürerek öpüyordu… Bayramlaşma ritüelinde soyadı benzerliğinden başka Şeyh’le hiçbir yakınlığı olmayan Denizli Babadağ nüfusuna kayıtlı 16-17 yaşlarındaki Murat Erol da müridler arasına karışmıştı…
Nedeni hâlâ bilinmeyen bu olayda Murat Erol, gömleğinin kolunda gizlice getirdiği bir enjektörü Şeyh Erol’un eline batırdı… O anda Şeyh’in yakın korumasından sorumlu müridin biri ise Murat Erol’u bıçakladı… Olay üzerine Şeyh de, saldırgan da hastaneye kaldırıldı…
Bunun üzerine, dergâh sıkı güvenlik çemberine alındı. Basın zaten köye giremiyordu… Bir gazeteci için fotoğraf çekmek, sıkı bir köteği göze almak demekti…
Böyle bir “ahmaklığı” kim yapabilirdi bölgede? Haco’dan, Gergerli Gazeteci Hacı Boğatekin’den başkası cüret edebilir miydi? Haco, bu işe cüret etti, etmesine de, sadece girişim düzeyinde kaldı… Menzil’de fotoğraf çekme girişiminin bedelini biraz ağır ödedi…
Haco’nun yediği dayak, gazetecilerin dergahtan haber alamama sıkıntısının üzerine tuz biber ekti… Böylece dergâh yeni ve büyük bir giz perdesinin ardına büründü…
İddialara göre Murat Erol, Şeyh Erol’u zehirli iğneyle öldürmek istemişti… Ancak, ne hikmetse Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Kriminoloji Dairesi saldırı enjektöründeki maddenin şekerli su olduğu yolunda rapor verdi.
İşte bu olay üzerine Çelik ailesiyle Şeyh ve adamlarının arası iyice açıldı. Menzilciler cemaati, suikastçıya yataklık yaptığı gerekçesiyle Çelik ailesini suçlayarak baskı kurdular… Olaylar sırasında görev yapan dönemin mülki yetkilileri de Çelik ailesine sahip çıkmadı.
Bunun üzerine Çeliklere mensup 8 aile 40 traktörle evlerini daha güvenli yerlere taşıdı… Çelikler, yaklaşık 2 bin dönüm araziyi de 1997’de 72 milyar liraya Şeyh’e satmak zorunda kaldılar… Şeyh’in ailesi böylece Menzil’deki arazilerin tamamını ele geçirdi… Şeyh Erol döneminde ayrıca Afyon-Kütahya arasında bir de kaplıca satın aldı… Şeyhin ailesinin şimdilerde orasını yazlık olarak kullandığı bildirildi…
Şeyh Mehmet Reşat Erol’un döneminde Menzil çok büyüdü; Menzil’in büyümesi Şeyh’in ve dergâhın adını, bu da Menzil adını efsaneleştirdi… Ona göre, “imanı kurtarmanın ve pekiştirmenin yeterli olduğu bir dönem yaşanıyordu”.
Şeyh Erol’a enjektörlü saldırıda bir şey olmadı, ama birkaç yıl sonra, yani Menzil’i hepten ele geçirdikten, imanın ötesine geçen bir krallık kurduktan sonra, doğal bir ölümle yaşama veda etti. Cenazesini de, Menzil’de, daha sonra türbe haline getirilecek bir yere gömdüler…
Şeyh’in cenazesi için büyük bir tören düzenlendi. Törene katılan önemli politikacılar ve siyaset adamlarının kimliği düşünüldüğünde içinde yaşadığımız olaylar hiç de şaşırtıcı gelmiyor insana…
Mehmet Reşat’ın ölümünden sonra yerine Abdülbaki Erol geçti…
Yeni Şeyh, ölen Şeyh Mehmet Reşat Erol’un kardeşiydi… Ancak, ölen Şeyh Erol’un çocukları şeyhliğin amcalarına geçmesini hazmedemediler… Bunun üzerine Eskişehir-Ankara arasında satın aldıkları 2 bin dönüm arazi üzerinde kendi dergâhlarını kurdular… Dergâhın postuna da ölen Şeyh Mehmet Reşat Erol’un oğlu Feyzettin Erol’u oturttular… Menzilcilerin bu kolu “Semerkant Grubu” olarak biliniyor… Bu yeni dergâh da kısa sürede 2-3 bin mürid sahibi oldu…
Menzil’in her iki örgütlenmesinin de “derviş” denilen müritler tarafından kurulan şirketlerin başta belediyeler olmak üzere kamu kurumlarından ihaleler alarak, çeşitli ticari girişimlerde bulunarak ekonomik açıdan her geçen gün güçlendiği bildirildi.
Menzil kontluğu ya da
bir otonom kent devleti
Menzil, günümüzde çevredeki yoksulluğa inat, sonsuz çöl iklimindeki bir vaha, bir varsıllık simgesi gibi sivrilişiyle de, dikkatleri üzerine çekti… Örneğin, Menzil’in bağlı bulunduğu Akıncılar beldesini sollaması bir yana, bu çalışmamızın odak noktası, mekânı olan Gerger ilçesini de gölgede bırakmış durumda… Uzaktan pırıl pırıl parlayan modern binaları, kilit taşlı cadde ve sokakları, ışıklı çarşısı, birer malikâne gibi köşkleri, lüks konutları, birer tarih sembolü gibi anıt mezarları, camileri, benzerlerine ancak büyük kentlerde rastlanabilen armağanlık, andaçlık satan işyerleri, lokantaları, pastaneleriyle hafta sonları, cumaları getirilen yüzlerce otobüs dolusu “mümin”in yaptığı reklam ve propagandayla yaratılan “inanç turizmi”nin merkezi olarak herkese meydan okur gibi…
Menzil, günümüzde öyle bir noktaya gelmiş ki, sağladığı sermaye birikimiyle kendi otobüs firmasını kurmuş, büyük yatırımlar yapan, uluslararası boyutu da olan karmaşık sermaye ilişkilerine sahip küresel imparatorluğa bağlı, finans çevrelerinin gözdesi bir yerel kontluk olmuş… Artık orası, bir dergâh merkezi olmaktan öte, moderniteyi tepe tepe kullanan ılımlı İslamın yarattığı, merkezi yönetimin vesayetinin dışında (ama korumasında) otonom bir kent görünümünde… Caddelerinde dolaşan VIP minibüslerin, Hammer jeeplerin içinde siyah burkalar altında bile olsa ilk bakışta çok bakımlı oldukları anlaşılan afeti devranlar, cinsi latifler, kirli sakalının sınırları özenle çizilmiş ak rahip gömlekli, kara takım elbiseli, besili erkeklerin sık görüldüğü bir kontluk görünümünde Menzil…
Gerçekten de, modern görünümlü bir kent olmaktan çok, daha öte, tarım gelirleri, şirket gelirleri, müridlerin bağışlarıyla sağlanmış devasa sermaye birikimiyle egemenliği çoktan ilan edilmiş bir kent devleti izlenimi veriyor Menzil; devlet içinde bir devlet…
Eğer, soracak olursanız, size Menzil’in gelişiminde bir sihrin, bir kerametin olduğunu söyleyeceklerdir… Şeyhin adamları neye el atsa öne çıkan her engelin kalktığını, nurlandığını anlatacaklardır… Bunda kerametin Şeyh’in postunda mı, çorbasında mı olduğunu sorduğunuzda ise büyük olasılıkla pek bilen çıkmayacaktır…
Sorgulayan gözle bakan herkes, böyle bir kerametin ne emeklerini ücretsiz veren müridlerin, aynı kaşıkla aynı tastan çorba içmelerin, aynı ekmeği bölüşmenin yaratacağı sinerjiden kaynaklanmayacağını hemen anlayabilir; oldukça donanımsız ve eğitimsiz, ekonomik açıdan birikimsiz müridlerin oluşturduğu bir cemaatin yerine göre böyle bir feodal, yarı feodal, küresel zincire eklemlenebilecek bir sistemin halkası olabilecek bir krallığı, bir kent devletini, bir devlet içindeki devleti kurabilmelerinin olanaksızlığını hemen algılayabilir…
Meydan tarikatlara, cemaatlara bırakılırsa
Burada eğri oturulsa bile doğruları yerine koymak gerektiğinde Güneydoğu’da devletin, devlet yetkililerinin haberi olmadan bir yaprağın bile kıpırdayamayacağıdır… Eğer, bunun tersini söyleyecek biri varsa bu zaafın hesabını vermesi gerekenlerden biridir o mutlaka…
PKK’yı (inatla ‘PKK’yi’ söylemi değil) geçelim bir kalem…
Bugün bir tarikatlar oligarşisinden sözedilen bir ülkede Fethullah Gülen cemaatinin bürokraside ne denli örgütlü olduğu, Menzilcilerin devlet yetkililerince nasıl korunup kollanarak palazlandığı sokaktaki adam tarafından bile konuşuluyorsa bunun hesabını birilerinden sormak gerekir…
Bir bakıyorsunuz Hizbullahçılar çıkıyor ortaya, Batmanlılar sokağa çıkamaz oluyor korkudan… Sonra ne oluyorsa birden sahneden çekiliveriyorlar…
Doğa boşluk kaldırır mı, yerlerini hemen Nurcular, Işıkçılar, Süleymancılar, Tillocular, Gülenciler, Kadiriler, Halvetiler, Vahabiler dolduruveriyor nedense… Şimdi olduğu gibi bir de bakıyorsunuz El Kaide çıkıyor ortaya… Arada bir Hizbullah başkaldırıp halkın yüreğini hoplatıyor… Yakında Müslüman Kardeşler, Hamas, Şiilerin Mehdi Ordusu da Güneydoğu’da boy gösterirse kimse şaşırmasın… Ne de olsa tarikat cenneti bir ülkeden söz ediyoruz burada…
Anlatmak istediğim, Menzil’in öyküsünü kaleme almamızın nedeni bu işin temellerinin 12 Eylül’de atıldığını vurgulamak denli bu süre içinde nereden nereye geldiğini göstermektir biraz da…
12 Eylül buldozeri ülkenin aydınlarını, ilerici-yurtseverlerini, solcularını ezip geçerken meydanı tarikatlara cemaatlara bıraktığı için şimdi bunlar yaşanmaktadır… Menzil, devlet eliyle değilse bile yetkilerini kötüye kullanan kamu görevlileri eliyle palazlandırılmıştır… Söz konusu süreçte önleyici herhangi bir şey yapılmadığı gibi şeyhlerle ağaların iş ve güçbirliğini sağlayan politika geliştirilmiş, ayrıca devlet olanakları bu yapının gelişimine fütursuzca sunulmuştur…
İnsanların en saf duygularının istismar edildiği bir dönemde devlet gücünü de yanına alan Menzil gibi tarikat ve cemaatlar çölde vaha yaratmakta zorlanmamışlardır…
İsrail teknikleri
Menzil’de, işte böyle bir ortamda onlarca dönüm alanda seralar kuruldu… Bu seralarda İsrail tarım tekniklerini uygulandı… İsraillilerin ortak olduğu savlanan söz konusu seralar için yine söylentiye göre İsrail’den uzmanlar getirildi… Bir başka söylentiye göre ise DSİ bile Menzil çevresinde büyük bir sulama projesini uygulamaya koydu… Bu satırlar kaleme alınırken halk, “Devlet Menzil’e baraj yapıyor,” diye konuşuyordu…
Tarikatların, cemaatların, dergâhların kamu otoritesince nasıl korunup kollanarak palazlandığı konusunda Menzil’le ilgili öyle örnekler, savsözler var ki anlatıp yazmakla bitecek türden değil… 2003 yılında patlayan kaçak elektrik skandalı bunun başat örneği…
Önceki bölümlerde anlatıldığı gibi yöredeki her yolsuzluk ve olumsuzluğun üzerine giden Hacı Boğatekin bu skandalı da halkın bilgisine sundu…
Ancak, bir kez daha vurgulamak gerekirse kaçak elektrik tutanaklarındaki suçlamaların büyüklüğüne karşın nasıl bir ceza uygulandığı şu anda ancak TEDAŞ Teftiş Kurulu yetkililerinin bildiği bir giz perdesi arkasında bulunuyor…
Yöredeki su sorunu da yanıtı malum ayrı bir bilmece… Bilindiği gibi Menzil’le Akıncılar arasındaki bölgede şu anda TPAO’nun 50’yi aşkın petrol kuyusunun varlığı söz konusu… Ancak, bilinmeyen bir şey varsa o da, yöre sakinlerinin savına göre bu kuyuların çevredeki onlarca köye ait arazinin suyunu kurutması… Buna karşın, ne hikmetse DSİ Menzil bölgesinde sadece dergahın gereksinimlerini karşılamaya yönelik sulama yatırımları yapıyor… Öbür köyler susuzluktan kırılırken Menzil cemaatinin sahibi olduğu 5 bin dönüm arazide hiç su sıkıntısı çekilmeden sulu tarım yapılabiliyor…
Doğrusu, pek şaşıracak bir şey yok bunda… Zaten, özellikle Güneydoğu’da, devletten küçük bir rakamı çalmayı bile marifet sayan bir anlayış egemen… Devletten bir kuruş çalmak, domuzdan bir kıl koparmakla eşdeğer görülüyor… Yalan üzerine kurulmuş hayatlarda devletten çalmak mübah sayılırken tavuğunu çalan komşu çocuğunu öldürmeki ise kendilerine verilmiş ilahi bir hak sayılıyor…
Artık tarikat koalisyonlarının yönettiği ve bir turuk cenneti durumuna gelen ülkede, onların böyle bir kültürü içselleştirmelerinin kaynağı olan tarikat ve cemaat dergahlarında başka nasıl bir davranış beklenebilirdi ki zaten…
Hani, her şeye karşın, yeşil sermayenin Anadolu’da nasıl biriktiğini merak edenler var, diye düşündüm de…
…………………..
(*)Turuk:Tarikatın çoğulu
SIKIYÖNETİMDE KOMUTANI ŞİKÂYET ETMEK…
Ülkede siyasal açıdan yaprağın kıpırdamadığı günlerdi… Dönemin, bastığı yeri titreten yöneticisi, “Benim adımı söyleyeni 90 gün içeri atıyorum, hangi cesaretle beni şikâyet edebilirler?” diye ter ter tepiniyordu…
Yöneticinin bu sözlerinde hiç eksik ya da yalan yoktu… Gergerliler, uygulamalarından inim inim inliyorlardı çünkü… Bu nedenle, aralarında sol, sosyaldemokrat olarak bilinen bir partinin ilçe başkanı da bulunan 5 kafadar Haco’nun kapısını “arzuhalci” kimliğiyle çaldı ve dönemin sıkıyönetim komutanına bir şikâyet dilekçesi yazmasını istedi… Halkın bir an önce bu adamın zulmünden kurtarılması gerekiyordu…
Arzuhalci Haco, böyle bir dilekçeyi kaleme alır da, kaleminden kan damlatmaz mı? Ayrıca, altına imza atmayarak ününe gölge düşürür mü? Altıncı imzayı Haco atar atmasına, ama en büyük yöneticinin buyruğuyla savcının karşısına çıktığında ilçe başkanı da dahil yiğit dört yakınmacının tüydüğünü öğrenir şaşkınlıkla… Sadece, Terzi Şeyhmuz Yılmaz’la ikisi kalmıştır savcının karşısında…
“Devlet memuruna hakaret”ten anında gözaltına alınarak Adıyaman Doğum Hastanesine götürülürler… Terzi Şeyhmuz’la Arzuhalci Haco, tam 21 gün süreyle doğum hastanelerine yakışacak türde sancılar çekmek zorunda bırakılırlar orada… Tam üç ay on beş gün temiz hapis yattıktan sonra salıverilirler ancak, tutuksuz yargılanmak üzere…
Mahkeme, bu davayla ilgili kararını ise bir 10 Kasım günü verir… Haco için, işkenceler görmesinden, 3.5 ay hapis yatmasından çok, olayın en dokunaklı yanı, kararın böyle bir günde verilmesi gelir… Mahkeme başkanının Atatürk’ü anma törenlerine katıldıktan sonra gelerek kararını açıklaması çok batar Haco’ya… Aklına takılan soru, mahkeme bu kararını neden yılın 365 gününden herhangi birinde değil de 10 Kasım’da vermişti… Ona göre bu tarihin alegorik çağrışımında sanık olarak kendilerini “vatan-millet düşmanı bir bölücü” olarak gösterme psikolojisi yatmaktaydı… Ata’yı sevmek, sadece yargı ve ordu mensuplarının, devlet memurlarının tekelinde değildi; o da Ata’sını, Mustafa Kemal’i çok seviyordu…
Ata’ya mektup
İşte bunun üzerine “Ata’sına bir dilekçe döşendi…
“Sayın Mustafa Kemal Atatürk, Anıtkabir-ANKARA” adresine gönderdiği dilekçede şöyle yazdı:
“Sevgili Atam…
10 Kasım günü damarlarında asil kan bulunan her TC vatandaşı için ulusal yas günüdür. O gün Atamın aramızdan ayrılışının acısı ve yası anılır. Atamızın bize verdiği cumhuriyet ve Atatürk devrimlerinin varlığı ve çağdaş nimetlerin değeri konuşulur. Yediden yetmişe her ferdin dilinde o gün Atatürk ve Devrimleriyle birlikte Cumhuriyet de anılır.
Her namuslu TC vatandaşı gibi 10 Kasım günü Atamızın yasını çektiğimiz sırada, Gerger hükümet konağının bahçesinde sirenler çalınarak saat 9’u 5 geçe yapılan saygı duruşuyla Atamız anılırken Gerger Asliye Ceza Hakimi hükümet konağının birinci katında bana 3 ay 15 günlük hapis cezası vermiştir. Hem de 10 Kasım 1980 günü saat 9’u 5 geçe…
Sanki 365 günlük koca sene bitmiş, ceza verilmesi için sadece 10 Kasım kalmıştır ki, o gün ceza verilmiştir. Bu ceza beni mağdur ettiği kadar Atamızın ulusal yas gününe de saygısızlıktır. Çünkü, 10 Kasım günü insanlara Ata’nın hatırı için de olsa ceza verilmemesi, verilen cezanın da kaldırılması gerekir.
Sevgili Atam…
Verilen haksız ve saygısız ceza kararını temyiz ve itiraz hakkımız da yok. Çünkü, sıkıyönetim yasalarına göre 2 yıla kadar cezalar temyiz edilemiyor, bu kararlar kesindir. Bunun için başvuracağım tek makam Atamdır. Size sığınıyorum. Bu ceza beni üzdüğü kadar Atamın ruhunu da incittiği inancındayım. Atamın makamı Anıtkabir her şeyin üstündedir. Adalet Bakanlığının yazılı emirle temyiz hakkı vardır. Bu hakkın kullanılması ve haksız cezanın kaldırılması için makamınıza başvuruyorum. En derin saygılarımla… Sizi bir kez daha rahmetle yad ediyorum…
Sevgili Atam…
10 Kasım 1980 günü 7 aylık hapis cezası kararı…
İzindeyiz Sevgili Atam… 10 Kasım’da hüzünlü de olsa seni andık, rahmet diledik. Rahat uyu Atam…”
Tahmin ettiğiniz gibi Haco’nun mektubu Ata’sına ulaşamaz… Ancak PTT, Haco’nun dilekçesini götürür, Adalet Bakanlığına verir…
Dilekçeyi değerlendiren Adalet Bakanlığı’nın ilgili birimi inisiyatif kullanarak Arzuhalci Hacı Boğatekin’le Terzi Şeyhmuz Yılmaz’ın davasını temyiz eder…
Dosyayı inceleyen Yargıtay ise yerel mahkemenin kararını bozar… Böylece Arzuhalci Haco’yla Terzi Şeyhmuz’un gördükleri işkenceyle yattıkları üç buçuk aylık hapis yanlarına kâr kalır…
HUKUK LİTERATÜRÜNE GİRECEK BİR DAVA
Haco, otomatik silahlı dört polis geldiğinde günlük işlerinden birini yapıyordu o gün… Polisler, onu daldığı işinden uyandırarak çekip almakla kalmadı, yazıhanenin hemen karşısındaki hükümet konağına apar topar götürdükleri gibi savcının karşısına çıkardı.
Savcı, ilkin oldukça sakin,
“Bunu sen mi yazdın,” diye sordu.
Haco, savcının uzattığı, kendisine ait Gerger Fırat’ın haberini hemen anımsayınca,
“Evet,” dedi, yutkunarak…
Savcı bu kez,
“Bu ne biçim haber,” diye sordu kükreyerek…
Savcı, “Efendim, haber, falan…” demesine izin vermeden Haco’yu, polislerin kendisiyle birlikte getirdiği Yenibardak köyü Muhtarı Hasan Can’la birlikte tutuklanması istemiyle Gerger Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderdi… Hasan Can için bir yıldan yedi yıla, Hacı Boğatekin için ise üç aydan altı aya değin hapis cezası istiyordu…
Haco’nun başı bir kez daha arzuhalcilikle gazeteciliği birbirine karıştırmasından derde girmişti… Ama ne yapsındı, o hayatı böyle algılıyor, böyle soluyordu… Arzuhalcilik en büyük haber kanalını oluşturuyordu onun… Hükümet konağının karşısındaki yazıhanesi Gerger halkının, muhtarların ilk başvuru merkeziydi ne de olsa…
Haco, işte bu kanalı iyi kullanıyor, “arzuhali”ni yazdığı vatandaşın işini görmekle kalmıyor, ilk ağızdan dinlediği öyküleri, öğrendiği bilgileri gazeteci kimliğiyle değerlendiriyordu…
Bu kez de böyle yapmış, “arzuhali”ni yazdığı olayı gazetesinde haberleştirmişti…
Bu onun için basit, mekanik bir işti, ama olay içeriği itibariyle çok önemli, dokunanın elini yakacak türden ciddiydi…
Gerger yöresine 22 korucu kadrosu verilecekti…
Haco, aslında Muhtar Hasan Can’ın şikâyetinden çok önce böyle bir şeyler yaşanacağını tahmin etmişti… Bir süre önce bazı gazetelerde “Bölgede PKK görüldü,” türünden haberler yayımlanması onun için önemli bir ipucuydu… Haco’ya göre asılsız haberdi bunlar; tırşıkçı gazetecilerin işiydi… Ama o ölçüde de tezgahtı, bir provokasyon senaryosunun parçasıydı…
Nitekim, Haco yanılmadı… Bu haberlerden birkaç gün sonra 22 köy korucusunun alınacağı duyuldu… Tam da o günlerde ortalığı pis bir koku kapladı; 24 bin Mark’lık bir rüşvet dedikodusu dolanıp duruyordu ortalıkta…
İşte o günlerde kendisine gelen Hasan Can, Haco’dan bir şikâyet dilekçesi yazmasını istedi, o da yazdı…
Muhtar Can’a göre, ortada büyük bir haksızlık vardı… Haksızlık, dört mezralı Yenibardak köyünden bir korucu olanmasından kaynaklanıyordu… Yasa ve yönetmeliklere göre her mezradan bir korucu alınması gerekirken dört korucu da tek mezradan alınmış, Yenibardaklılar mağdur edilmişti… Bu durum ayrıca mezralar arasında gerginlik yaratmıştı… Muhtar Hasan’ı da zor durumda bırakmış, köylülerin yakasına yapışmasına yol açmıştı…
Haco, yazdığı şikâyet dilekçesine dayanarak gazetesi Gerger Fırat’ın o sayıdaki manşet haberini yazdı:
“Gerger’de Korucu Huzursuzluğu”.
Haco, bunun ne biçim haber olduğunu savcı beye bir türlü anlatamadı… İşin kötüsü, mahkeme de savcı bey gibi anlamış olmalı ki Muhtar Hasan’la birlikte Haco’yu da tutuklayarak Gerger Cezaevi’ne gönderme yönünde bir karar verdi…
Bu karar üzerine halk toplandı, büyük tepki gösterileri düzenlendi… Güvenlik güçlerinin bir başkaldırı girişimi gibi algıladığı, dahası savaş uçaklarının Gerger üzerinde alçaktan uçuş yaptığı gösteriler neyse ki kısa sürede dağıtıldı… Bu gelişmeler üzerine iki sanık cangüvenlikleri tehlikede olduğu gerekçesiyle Adıyaman Cezaevine gönderildi…
Hacı Boğatekin’e göre bu ara kararın gerekçesi, dosyalarının Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)’ne gönderilmesi kararının gerekçesi denli ilginç değildi…
Boğatekin’in,
“Türk hukuk literatüründe böyle bir suç tanımı yok,” dediği gerekçe şöyleydi:
“Terör örgütü mensuplarının eylemlerini kolaylaştırmak amacıyla koruculuğa fesat karıştırmak…”
Tuhaf, ama Malatya DGM, yerel mahkemenin görüşüne katılmadı… Büyük olasılıkla yerel mahkemeye de DGM’nin kararı tuhaf geldi… Ancak DGM, Hacı Boğatekin’in yazısını “Eleştiri kapsamında değerlendirilmesi” gerekçesiyle bir anlamda yerel mahkemenin kararını bozmak anlamına gelen “görevsizlik” kararı vererek dosyayı Gerger Asliye Ceza Mahkemesi’ne geri gönderdi…
“Halkı yasalara karşı kışkırtmak…”
Gerger Savcılığı bu kez, Asliye Ceza Mahkemesinde Hacı Boğatekin hakkında “Halkı yasalara karşı kışkırtmak” suçlamasıyla dava açtı.
Boğatekin, bu ara DGM kararından sonra tutuksuz yargılandığı için işlerinin başına geri dönmüştü… Gazetesinin iki sayısını cezaevindeyken çıkartan Boğatekin, işlerini kısa sürede düzene koydu…
Ne var ki, bu dava öbürlerine benzemiyordu… Yaklaşık 2.5 yılı aşkın süren yargılama sürecinde 9 ayrı dava daha açıldı.
Nedense her duruşmada dava boyutlanıyordu… Kimi görevli başka yere atanıyor, kimi korucu, “Ben de rüşvet verdim,” diye ifade verince Haco avuçlarını ovuşturuyordu… Çünkü, bu gelişmelerin her biri onun için haber değeri taşıyordu… O da bunların hiçbirini ıskalamıyor, mesleğine karşı duyduğu büyük sorumluluğun gereğini yerine getirerek haber değeri taşıyan her gelişmeyi gazetesinde yayımlıyordu… Eh, haklarını yememek gerek, bu durum savcılara da iş çıkartıyordu… Onlar da Haco’dan geri kalmıyor, Gerger Fırat’da yayımlanan her haberi Hacovari bir sorumlulukla değerlendiriyorlardı… Yetki ve sorumluluklarının bilincindeki savcılar için Gerger Fırat’taki iki ucu da siyasi her haber, yeni bir dava konusu oluyordu… Böylece tam dokuz dava açıldı… Daha sonra bu davaların hepsi ana davayla birleştirildi…
Yaklaşık üç yıla yakın süren dava sonunda Hacı Boğatekin’le, Yenibardak köyü Muhtarı Hasan Can aklandı…
Suçladıklarına ne olduğunu ise ne Haco, ne de Gerger’de kimse biliyordu…
Haco’nun Avukatı, ayrıca eski Adıyaman Baro Başkanlarından Mustafa Köroğlu’na göre ise suçlananlar herhangi bir ceza almamışlardı… Sanırım, şu Cumhuriyet’ten eski “Memurin-i Muhakemat” yasasının zırhı kurtarmıştı onları…
Hacı Boğatekin’in bu davayla ilgili unutamadığı çok şeyin arasında, halkın desteğinin yanı sıra, kendilerini bir baro başkanının önderliğindeki on avukatın ücretsiz savunmasıydı… Bir süre önce ağır bir kalp ameliyatı geçiren Baro Başkanı Mustafa Köroğlu’nun yargılama sırasında yaşananlara sinirlenerek fenalık geçirmesi de unutulacaklar arasına katılamayacak türdendi…
Hacı Boğatekin, bu davayla ilgili anılarına son noktayı koyarken bu tür olayların Gerger gibi yerlerde yaşanmasında temel nedenin ya hep deneyimsiz ya da sorunlu, ceza almış genç güvenlik görevlisi, savcı ve yargıçların buralara gönderilmesinden kaynaklandığını savunarak şöyle dedi:
“Evet, biz bu olaylarla çok yıprandık, ama adalet de zedelendi, yargı da yıprandı…”
Evi tarandı, oğlu yaralandı
Merkezkaçın en kırılgan noktasında yaşamanın bilinciyle her türlü zorluğa göğüs gererek ilkelerinden ödün vermeyen bir gazeteci, bir dava adamı olarak onun, “…çok yıprandık,” demesine bakmayın siz yine de… Çünkü, tanıdığım kadarıyla onda öyle yılgınlığa düşecek bir adam karakterinin zerresi yok…
Eğer öyle olsaydı, eski Gerger Belediye Başkanlarından İzzet Aksoy’un kuşkulu bir trafik kazasıyla ölümünü araştırmaz, aldığı ihbarlar ve tehditler üzerine hemen geri adım atardı…
Aksoy’un 1995’de zamansız ve bir trafik kazası sonucu kuşkulu biçimde ölümü üzerine o yine bildiğini yaptı… Bu ölümü soruşturdu… İhbarlara, tehditlere aldırmadı, üstüne üstüne gitti; bildiğini okudu, yazdı yazdı…
Başkan Aksoy’un ölümünün üzerinden bir hafta kadar bir süre ancak geçmişti… O gün tanımadığı birçok kişi, değişik tipte insan gördü yazıhanesinin çevresinde… Aldırmadı, paranoyak davranışına verdi… Gecenin ilerleyen saatlerindeyse evin çevresinde polis otolarına özgü flaşörün yanıp söndüğünü farketti… Pencereden baktı, polis otosunu görünce, kendi kendine, “Amma da ödlekleştin ha,” diye söylendi…
Devletin polisiydi gördüğü, insan polisinden korkar mıydı? Kaldı ki, ihbarlar tehditler alırken, yaşamı tehdit altındayken bunlardan polisin haberinin olmaması düşünülemeyeceği gibi, kendisini korumak için gelerek evin çevresinde devriye gezmelerinin başka bir anlamı olabileceğini kim söyleyebilirdi?
Biraz ikircikli olsa da tam yatmaya hazırlanıyordu ki, bir cayırtıdır koptu… Evin damı başına göçtü sandı… Çevreye saçılan cam kırıklarının sesi, kurşun seslerine karışıyor, kurşunların çarpıp saplandığı yerlerden gelen ikinci patlama sesi hepsini bastırıyordu…
Andaki sonsuzluğu yaşadığı sıra çocuklarının daha güvenli olan arka odada olduğunu düşünerek rahatladı, ama yanılmıştı; hayatın bir sürprizi vardı ona o gece…
“Yandım anam,” diye bir ses duyar gibi olmuştu…
Hemen dışarı fırladı ki ne görsün, oğlu Hüseyin yerde yatmıyor muydu; bir yandan da kanlar içindeki sol kolunu tutmuyor muydu…
Şu anda hukuk fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi olan Hüseyin, tam da saldırının başladığı an, yatmadan önce tuvalet gereksinimi için evin verandası konumundaki dama çıkmıştı… Saldırı sırasında eve isabet eden kurşunlardan biri de tavandan sekerek koluna saplanmıştı… Ama ne yazık ki, bu eylemin sorumluları da, Haco’nun Belediye Başkanı Aksoy’un ölümü üzerine yazdığı gibi “faili meçhul” kaldı…
Haco, oğlu Hüseyin’in hâlâ o gecenin anısını taşıdığı kolunun zaman zaman sızladığını, kasıldığını anlattı…
FETO CUMHURBAŞKANI OLSUN
Hacı Boğatekin’in tanımıyla tirşikçi gazetecilerin yargılandığını yazdığı davaların ve yargılanmasına yol açan olayların geniş özeti böyle…
Ancak, anlatmakla Haco’nun öyküsü öyle kolay biter mi? Hayata karşı hep böyle umut büyüten bir bakışla yaklaştığı sürece biteceğe de benzemiyor…
Hacı Boğatekin’e ait öykülerin hepsi öyle darağaçlarının, zındanların gölgesinde geçmez… Renkli yanları da çok Haco öykülerinin…
Haco bu, yapacak işi olmayan şeytan gibi, hiç rahat durur mu? Arıkovanına çomak sokmasa kalemini sokar; mizah yaparak gündeme ucundan kıyısından dokunur…
Örneğin, altı-yedi ay önce ülkenin karman çorman olduğu, sözde değil, özde bir cumhurbaşkanının arandığı günlerden birinde, “Ne uğraşıp duruyorsunuz, Feto’yu Cumhurbaşkanı yapın, bitsin,” demeye getiren ve özetle şu görüşleri içeren bir yazı yazdı:
“Hocanın adaylığına, ABD ve İsrail evet derse dünya ülkelerinin bir itirazı olabilir mi? Bunca güce- kuvvete, desteğe sahip nurlu bir insana cumhurbaşkanı olamaz, diyebilen çıkar mı?
Bu imanlı insana bu ülkeyi yönetemez diyebilen var mı? Hele bakın şu Türkiye’ye milli eğitim çökmüşken Hocanın okulları nasıl da arttıkça artıyor…
……………………………………………..
Evet sevgili okurlar, bu satırların yazarı olarak, adayımız Fettullah Gülen’dir.
Var mı itirazı olan? Gülen’in üzerine aday arayanlara ne demeli? Ya ahmak ya da deli… Hele cumhurbaşkanı olmak isteyenler veya aday arayanlar Gülen’in müridiyse bu saygısızlık değil mi?
Cumhurbaşkanı adayımız, Fettullah Gülen… Allah millete, memlekete hayırlı etsin. Amin…”
Feto’yla Apo
Haco, bölgenin geleceği için en büyük tehlike, en büyük tehdit olarak din afyonunu, Fetullah hareketini görüyordu…
Haco’ya göre bölge için, ülke için en büyük tehdit “Feto”ydu… Haco, bu nedenle karşıydı Feto’ya… Ülkesi için Feto tehdidini erken sezen bir taşra aydını olarak bu konuda yakın çevresini uyarmakla yetinmiyor, bir gazeteci olarak kalemiyle de sürdürüyordu savaşımını…
Haco, Hoca’ya (Feto) nasıl karşı olduğunun ipuçlarını aylar öncesinde yazdığı yazıda mizah okları savurarak verdi, ama pek anlayan, algılayan olmadı…O da bunun üzerine cepheden saldırma gereği duyarak “Feto ile Apo” yazısını yazdı… Madem ki, artık kimse mizah yazısına aldırmıyordu, öyleyse o da biraz acıtacak bir yazı yazmalıydı… Öyle de yaptı; bu kez eline aldığı kalemi, kendi kanını doldurduğu hokkaya batırarak yazdı; acıtmak için yazdı:
“……………
Bölünmemesi için uğrunda can verdikleri laik Cumhuriyet’in sessiz sedasız ve kansız bir şekilde, Feto’nun tarikatçıları tarafından ele geçirilerek yer yer şeriat, tarikat, cemaat, ümmet kurallarının uygulanmaya başlandığını, laik Cumhuriyet’in kutsalları olan laiklik ve demokrasinin yerini tarikat ve cemaat, türban ve çarşaf kutsallarının aldığını görecek ve büyük pişmanlık duyacaktır. Ama ne yazık ki o zaman iş işten geçmiş olacak. Yapacakları bir şey bulunmayacak. Dönüp türban ve tarikat önünde selam duracak bu laik bekçilere benim tavsiyem, eşyalar tez elden tükenmeden, hemen yakınlardaki tesettür mağazasına koşun; baylar için birer cüppe ve takke, bayanlar için birer çarşaf ve türban satın alın. Yarın, devlet kurumlarına bu giysileri giymeden giremeyeceğinizi bilin ve ona göre hareket edin. Sevgili okurlar, bu saatten sonra, 47 yıl boyunca devlet yemliklerinde otlatılan tarikat ve cemaat güçlerine artık laik Cumhuriyet güçlerinin nüfuz edebilmesi mümkün değildir.10 milyonu aşmış tarikat gençliği ve sırtını ABD’ye dayamış Feto cemaati ile başedebilmesi mümkün değildir…
……………….”
Sesi duyulsun istiyordu, duyuldu; sağır sultan bile duydu sesini…
Bu yazıyı bilinçle yazmıştı… Gerekirse kendi canı da acıyabilirdi; acısın istiyordu; acıdı… acıttılar…
Soluğu yine savcının, yargıcın karşısında aldı…
Ona sorarsanız bu son komploydu… Sistem, “yazma, işine bak, kardeşim!”diyordu…
Kendisinin tek belirgin geliri ise 450 YTL’lik emekli maaşıydı… Bunu da, hakkında dava açan Valiye mi, Müftü’ye mi, Belediye Başkanına mı versindi?
Böyle yaklaşıyordu savaşımını anlatırken… Bıyık altından da gülümsüyor gibiydi…
Hacı Boğatekin, nasıl bir gazeteciydi?
Onun deyimiyle tirşikçi basının bölücülükten yargılandığını söylediği 90 dolayındaki davanın başat örnekleri yukarıda anlatıldığı gibi… Şu anda hakkında TCY’nin 301. maddesine göre biri basın yoluyla hakaret suçundan üç davası devam ediyor; Yargıtay sürecinde ise hakkında verilen para ve 7 aylık hapis cezasını öngören üç dava dosyası bulunuyor… Adıyaman’da TCY 301’den yargılanan tek gazeteci o…
Bu çalışmada kaleme aldığımız öyküler, onun nemenem bir gazeteci olduğunu anlatmaya yetmezmiş gibi, siyasal derinlikli konulara girmeden önce gazetecilik anlayışını bir de kendisinden dinleyelim istedik…
İki türlü gazetecilik vardı ona göre, biri suya sabuna dokunmadan yapılırdı, öbürüyse eğriye eğri diyerek… halkın ve toplumun çıkarı için her şeyi yansız ve bağımsız yazarak etki ve yetki sahiplerinin haksızlık ve yolsuzluklarını kamuoyuna duyurarak…
İşte, bunu yaptığında zebanilerin deliğine çomak sokmuş olurdu ki her türlü kaza bela kendisini bulur, baskı ve zulüm üstüne gelirdi…
Kentte sular kesik, temizlik yetersiz, diye yazsa belediye başkanı suyunu keser, rüzgârlı havalarda elektrikler kesiliyor, köyler karanlıkta kalıyor, diye yazsa TEDAŞ elektriğini keser, telefonlar arızalı, halk ‘alo diyemiyor’ diye yazsa TELEKOM’un gazabına uğrardı… Sağlık ocaklarında, evlerinde, hastanelerde hastalara bakılmıyor, ilgi yetersiz, diye yazsa sağlık müdürünü karşısında bulurdu… İlçede yol, su, eğitim hizmetleri aksıyor, diye karşı çıksa bu kez karşısına kaymakam çıkar, karakolda işkence, kötü muamele var, dese icabında jopla tanışabilirdi…
Küçücük bir ilçede gerçek anlamda gazetecilik yapıyorsanız eğer ve iktidar partisinin aleyhinde bir şey yazmışsanız akla geldik gelmedik güç odaklarının hışmına uğrar, devlet içinde çöreklenmiş çete ve Feto takımlarının gazabı yaşamınızı ciddi anlamda olumsuz biçimde etkileyebilirdi…
Onun gazetecilik anlamındaki etki alanında tarım müdürlüğünün kaç civciv, kaç fidan dağıttığı bile devlet sırrı sayılarak yasaklar uygulanıyorsa has gazetecilik yapmaya çalışan birinin karşısına çıkabilecek zorlukları, tehlikeleri bir düşünün…
Dünya biraz da onunla güzelleşti
Buna karşın Haco, yani Hacı Boğatekin, yaklaşık 40 yıldır çizgisinden, doğru bildiği yoldan sapmadı. Etki ve yetki sahiplerinin sofrasında tirşikçilik yerine, halkın sofrasında kuru soğanı yeğledi hep…
Bana bunları anlattıktan sonra bakışları yavaşça kaydı… Uzak diyarları, uzak zamanları yakın eden bir arayışla kaymış gibi geldi bakışları…
Sormadım, ama büyük olasılıkla zamana karşı yaptığı yarış geçiyordu o an aklından; acı ve savaşım hızında geçmiş bir yarış… Çizgileri kendi elleriyle kalın uçlu kalemle çizilmiş bir kulvarda yarışırcasına, savaşırcasına sürdürülen bir yaşamdı onunki…
Küçük Gerger FIRAT gazetesinin dışında ülkenin iki büyük basın yayın kuruluşunun da temsilcisiydi… İstese neler elde ederdi, kimbilir? Ama o, mesleğinin kendisine sunduğu elektronik koloni hayatından sebeplenmeyi hiç düşünmemişti… Hiç dalkavukluk etmemişti… İktidarlara yaranmaya çalışmamıştı hiç… Nemrutların yanında, sofrasında olmak yerine karşılarında durmayı, onlara karşı savaşmayı yeğlemişti…
Yıllarca hizmet ettiği büyük basın kuruluşundan da çok bir şey beklememişti… Çok çok başı derde giren de sırtını dayayacağını düşünmüştü… Bunda da yanılmıştı; o büyük kuruluşlardan birinin tutumuna ise çok üzülüyordu… Yıllarca haber-röportaj gönderdiği bu yaygın, büyük basın yayın kuruluşu başı derde giren de ona sahip çıkmadı… İşte o buna üzüldü, hem de çok…
Buna karşın o, binlerce nitelikli gazetecinin işten atıldığı, binlercesinin sosyal güvenlik haklarından mahrum bırakıldığı, binlerce iletişim fakültesi mezunu yetenekli gencin sistem dışına itildiği bir ülkede gazetecilik mesleğinin onuru olmaya devam etti…
Gazeteci jargonuyla söylersek bir alaylıydı o, ama elyordamıyla ruhuna sızdığı gazetecilik mesleğini ülkede basın duayeni geçinenlere bile dersler verecek nitelikte yaptı…
Hiç eğilmedi… Zaten, pek de yakışmazdı eğilmek o uzun boyuna…
Kendisini aşağılamaya çalışan kamu yetkililerini bile o dik duruşuyla yerine göre babası yaşında olduğunu anımsatarak ders vermeyi, hizaya getirmeyi bildi…
Sürekli deli saçması senaryoların sahnelendiği bir dünyada ne yılgınlığa, ne sessizliğe, ne tevekküle kapılmasına izin verdi kendisinin…
Gerger’in, Gergerli’nin sesi oldu hep…
Hiçbir günahı ve kusuru gizlemedi…
Düşüncelerini gazetesinde mekânsallaştırdı… O mekânı bir savunma hattı, kalesi yaptı; o kalenin burcuna da namuslu direnişinin bayrağını çekti…
Bir yanıyla on iki çocuğunun, eşinin, damatlarının, torunlarının dünyasına sığınırken bir yanıyla halkının dünyasına siper etti kendini; buralardan aldığı enerjinin sinerjisiyle yarattığı düşgücünün mekânında herkesin, onu tanıyan herkesin dünyasını varsıllaştırdı, güzelleştirdi…
SORDUK, YANITLADI
Dışarda deli bir poyraz, ara sıra ıslık çalıyordu… Ama hiç önemli değildi, ne de olsa odamız sobanın çıtırındaydı… Köşedeki 55 ekran TV küskün sadece… Buna karşın, meyve tepsisi, çerez tabağı önümüzde güleryüzlü, Emine hanım gibi… Mengiz’le Barin ise tepemizde geziniyor…
Haco’nun gözleri, onların ilgisinden çok hoşnut; mutluluğun ak zamanlarını çocuklarının soluğuyla halkının gönencinde arayan biri olduğunu ele verircesine bakıyor…
Aklıma gelen soruları tek tek soruyorum, o da açık yüreklilikle yanıtlıyor:
-Din, ılımlı İslam, tarikat, cemaat ve Türkiye’deki gelişmeler konusunda ne düşünüyorsun?
Haco-Cumhuriyet’in ilanıyla etkisiz hale gelen ve yeraltına çekilen tarikat ve cemaatler, son 25 yılda devletin de himaye etmesiyle ülke çapında her alanda boy göstermeye başladı. Devletin birçok kurumlarına sızarak etkili konumlara geldi. Para, banka, finans kaynakları, yardım dernekleri, vakıf gibi kuruluşlarla Türkiye’yi bir ağ gibi sardılar.
-Peki, nedir bunların amacı?
Haco-Bunların amacı, laik Cumhuriyeti alaşağı ederek yerine tarikat ve cemaat kurallarının hakim olduğu şer’i bir düzen kurmak, Atatürk ilke ve devrimlerini bir bir yok etmektir. Günümüz Türkiyesinde varılan nokta ne yazık ki bunu gösteriyor.
-En çok Gülen cemaatine karşı bir duruş gösteriyorsun, neden?
Haco-Gülen cemaati ya da Fetullah Gülen, tarikatlar içinde ılımlı İslam adı ile en sinsi ve derinden çalışan bir cemaattır. Müritlerinin büyük bölümü yüksek tahsil görmüştür. Devletin önemli birimlerinde görev almaya başlamışlardır. Laik düzen açısından en tehlikeli cemaatın bu olduğu kanısındayım.
-Bu konuyu biraz açar mısın? Özellikle Ortaasya, Afrika, Kuzey Irak ve Türkiye’de açtığı okullarla birlikte değerlendirildiğinde, Gülen hareketinin öncelikle Güneydoğu özelinden Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini düşünüyorsun?
Haco-Fetullah Gülen hareketi Türkiye ile birlikte dünyanın birçok ülkesinde kök salmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti de zaman zaman bu cemaatın faaliyetlerine, okullarına sahip çıkmış, belki de destek vermiştir. ABD ile İsrail ise Türkiye’den daha fazla destek vermiş, bu oluşumu himaye etmiştir. Ilımlı İslam tezinin ABD ve İsrail’ce geliştirilen bir şey olduğu kanısındayım.
-Seni böyle düşünmeye iten gerekçelerin ne?
Haco-Öncelikle eski Sovyetler Birliği coğrafyasında, Balkanlar’da işe başlayan Feto hareketi, yavaş yavaş bu bölgelerde rağbetten düştü ve yasaklandı. Bunu gören hareket, fakir, cahil, eğitimi düşük bölgelere meyletti. Dikkatle bakıldığında Gülen’in hızla girdiği alanın Türkiye’nin Güneydoğusundan Irak’a kadar uzanan coğrafya ve Afrika ülkeleri olduğu hemen anlaşılır. Son günlerde bölgede görülen Feto-Apo gerginliğinin temelini de Feto’nun bölgede örgütlenme çalışmaları oluşturuyor.
-Yani, bölgede Feto’ya karşı Apocuların bir direnişi mi var, diyorsun?
Haco-Evet…
-İyi ya?
Haco- İyisi şu, bana göre, Apo’ya şu anda ülkeyi verseniz yönetemez; çünkü devlet içinde kadrosu yok. İnanın, bir tek polisi bir yerden başka bir yere atayamaz.
Ancak, Feto için bunu söyleyemezsiniz. Fetullah Gülen’in çekeceği bir tekbirle Türkiye’deki devlet kurumlarında secdeye duracak on binlerce müridi var. Bunların içinde polis de var, kaymakam da, vali de, savcı da, başka görevliler de… Allah göstermesin, şu anda yönetimi ele geçirmesi halinde 24 saatte kadrosunu iş başına getirip ülkeyi cemaat kurallarına göre yönetebilecek güce, kadroya sahiptir. Böyle bir bilgi ve beceriye sahip Feto tarikatçısı için kutsal olan din, aile, toplum birliğinden çok, Fetullah Hocanın emir ve görüşleridir. Buna körü körüne bağlıdırlar… Eleştiri, karşı çıkma gibi bir mekânizma bu cemaatte yok. Çünkü, dünya ve Türkiye’deki finans ve sermaye çevrelerinde büyük bir güce sahiptir. Onlarca banka kurabilecek maddi imkânı var. Laik Cumhuriyeti ele geçirmek isteyen tarikat ve cemaatlerin başında gelen ve en tehlikelisi bana göre Fetullah Gülen’in ılımlı İslam tezidir.
-Ulus devlet, Kemalist ulusalcılık konusunda ne düşünüyorsun?
Haco-Türkiye, Cumhuriyet’in kurulması ve Atatürk devrimlerinin başlaması ile ileri bir adım attı. Avrupa’daki medeni toplumlar liginde yerini aldı. Daha sonra bu ilkelerden yer yer sapıldı. Benim ulus devletten anladığım ise ülkede yaşayan tüm insanların din, dil, renk, düşünce farkı gözetilmeden eşit işlem görmesidir. Ancak, ulus devlet bu günlerde tarikat ve ümmet güçlerinin baskısı altındadır. Türkiye işte böyle bir dönemde dünyaya açılan bir ülke konumundadır. Dünyadan ayrı yaşaması, gelişmesi, mümkün değildir. Ulus devlet kavramının çağdaşlaştırılması, çağdaş dünyanın normları ile gelişmesi gerekmektedir.
-Bu dönemde AKP ve siyasi misyonu hakkında ne düşünüyorsun?
Haco-AKP’nin başarısı partisinin faaliyetlerinden çok, karşıda yeterli bir muhalefetin olmamasından kaynaklanıyor. AKP, iki yüzlü bir politika içinde. AKP’nin açık yüzü liberal demokratı çağrıştırsa da, gizlediği esas yüzü muhafazakârdır. AKP’nin dış yüzünde demokrasi cilası olabilir, ama içi cemaat ve tarikatlarla doludur. Partinin dayandığı ve uygulamak istediği, yer yer de uygulamaya başladığı yönetim tarzı cemaat ve tarikat usulleridir. Çağdaş kurumları bir bir ele geçirmektedir. Büyük kentlerdeki varoşlara günübirlik “din” adı altında girmekte büyük taban yaratmaktadır. Eski doğu kültür derneği ve eski solcu güçlerin yaptığı gecekondu uğraşlarının daha genişletilmişini din adı altında AKP yapmaktadır. Türk solu köşesine çekilmiş, püsmüş (kedi gibi ‘sinmiş’) onun temsilcisi olduğunu söyleyen bazı partiler de artık modası geçmiş eşya konumuna gelmiştir. O partiler halktan rağbet görmedikleri için AKP bir zaman daha başarılı olacaktır.
-AKP ne yapmak istiyor sence?
Haco-AKP’nin cemaatlerle flörtünün altında yatan gerçek yavaş yavaş kırmadan, dökmeden ses ve gürültü çıkartmadan ülkedeki laik hukuk sistemini etkisiz kılıp fiilen tarikat ve şeriat düzenini getirmek istiyor?
-Nasıl başaracak bunu sence?
Haco-Basın sayesinde… Çünkü, AKP’nin en büyük başarılarından biri ulusal ve yerel basının yüzde 80’ini satın alarak ya da korkutup ürküterek kendi safına çekmesi veya kendi aleyhinde haber yapmasının önüne geçebilmiş olmasından kaynaklanmaktadır.
AKP’nin en büyük hedefi önümüzdeaki yerel seçimlerde Güneydoğu’daki yerel yönetimlerin iktidarını ele geçirmektir…
-Peki, sana göre AKP’nin bu hedefine ulaşması nasıl engellenebilir?
Haco-Şu anda AKP’nin önünde küçük de olsa en büyük engel, doğuda Kürt demokratlarının başlattığı ilerici hareket ve bu hareketin desteklediği DTP’nin önemli ölçüde kazandığı yerel yönetimlerdir. AKP, ne pahasına olursa olsun bunları alıp Kürt demokratik hareketini kırmak veya cemaat iklimine kaydırmak istiyor.
Bunu yaparken her yolu da meşru buluyor. Örneğin, AKP’nin dağdan eve dönüş söylemleri pek ciddi görülmemekle birlikte, bazı Kürtlerde okşayıcı his yarattı. Ancak, AKP ve dayandığı tarikat güçlerinin bu günlerde Güneydoğu’da çekindikleri tek güç Kürt demokratik hareketi olduğu unutulmamalı. İşte bu nedenle AKP, seçimlerde bu hareket kulvarında başarı elde eden DTP yerel yönetimlerini linç etmek ve kaybettirmek istiyor.
-Peki, bu durumda CHP ne yapıyor sence?
Haco-Bana göre bu haliyle CHP’nin yapabileceği bir şey yok… Çünkü, CHP ilkelerinden sapmıştır. Halka inememiştir. Türkiye’de halkın ne istediğini zamanında tespit edememiştir. Politika üretmede yetersiz kalmıştır. Yıllarca solu temsil eden CHP, son yıllarda bazı ırkçı partilerin söylemlerini kendisine politika edinmiştir. Son seçimlerde Güneydoğu’nun onlarca ilinde Türkiye’nin 30’u aşkın ilinde milletvekili çıkartamaması bundandır. Deniz Baykal, tarihi geçmiş bir siyasetçi konumuna düşmüş, halk nezdindeki saygınlığını yitirmiştir. CHP’nin sil baştan yenilenmesi, dünyadaki sosyaldemokratlar gibi hazırlanması gerekir. Aksi takdirde her geçen gün kaybedecektir.
-MHP hakkında ne düşünüyorsun?
Haco-MHP, artık kendisini bir Türkiye partisi gibi görmeli, o da diğer bazı partiler gibi bir bölgenin, bir eğilimin partisi olmaktan kendisini sıyırabilmeli, özellikle Doğu ve Güneydoğu’ya daha kardeşçe temalarla girmelidir. Parti içindeki kökleriyle ters düşmemesi gerekirken bunun zıddı bir politika yaptığı için istediği başarıyı elde edememiştir. Teknoloji dünyasında milliyetçi partilerin pek şansı yoktur. MHP bu kalıptan kendisini kurtarmalıdır.
-PKK’ya nasıl bakıyorsun?
“Haco, bazı yazılarına bakarak kimi savcı ve güvenlik yetkililerince bölücü, kimi yaklaşımlara göre de Apo ve PKK’ya bakışında biraz hoşgörülü, bağışlayıcı görülebilirdi… Onun konumunda bir insanın duruşu denli olay ve olgulara bakışı ve yaklaşımı da önemliydi… Onu, konumunu ve dünyasını anlamadan, ekseni kaymış birçok şeyin çerçevesini çizdiği bir ortamda, olay ve olgulara yaklaşımı, kullandığı sözcüklerin ağırlığı, yazdıkları yanlış yorumlara yol açabilirdi… Onu anlamanın en iyi yolu, en kırılgan konularda bile onu konuşturmak, takdiri ise okura bırakmaktı… Aşağıdaki sorular böyle bir yaklaşımla soruldu…”
Haco-Kabul etsek de, etmesek de PKK hareketi bir ülke sorunudur. Silahlı mücadele devam etmektedir. Bana kalırsa akıl yoluyla mücadeleye ağırlık vermek gerekir. PKK’nın dağlardaki gücü ile Türkiye’yi yıkabileceğini sanmıyorum. Fetullah Gülen’in Cumhuriyet üzerindeki tehlikesi kadar bir tehlike oluşturabileceğini sanmıyorum.
-Neden?
Haco-Çünkü devlet içinde kadrosu yok.
-Öyleyse?
Haco-PKK’ya bir Kürt sorunu olarak bakmak lazım. Öncelikle Güneydoğu’da, Türkiye’de ve Ortadoğu’da bir Kürt sorununun olduğunu görmek lazım.
-Bu noktada Kürt sorunu hakkında ne düşündüğünü öğrenebilir miyiz, varsa çözüm önerilerin neler?
Haco-Unutulmasın kiTürkiye, birçok halkın birlikte yaşadığı bir ülkedir. Kürtlere yıllardan beri bazı haksızlıklar yapılmıştır. Dil yasağı, kültürel baskılar, yerel yönetimde söz hakkı olması, onların üvey evlat muamelesine tabi tutulmaları haksızlıktır.
Türkiye medeni dünya ile entegre olmuş büyük bir ülkedir. Burada Kürtlerin de Türklerin de birlikte yaşaması için şartlar çok müsaittir. Kaldı ki yaşıyorlar. Ancak, yer yer Kürt ayrımcılığı sürüyor. Yüz yıllardır süren bu haksızlığın artık kalkması gerekir. Kürt coğrafyasında ve Türkiye’de Kürtler ana dillerini serbestçe öğrenip, konuşup kültürlerini rahatça geliştirebilmelidir… Sosyal refah, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölgeye sadaka paketleriyle değil, gerçek manada sosyal bir histeriyle götürülmelidir. Eğitim ve öğretim devlet eliyle cemaatlere bırakılmadan, çok etkili bir şekilde sürdürülmelidir.
-Biz yine PKK hakkındaki düşüncelerinizi almaya dönelim isterseniz?
Haco-PKK’yı salt dağlardaki militan gücüyle görmekten çok, DTP’nin aldığı yerel yönetimlerin başarısı altında da değerlendirmek gerekir; PKK’nın gücünü oralarda da aramak gerekir. Gelişen teknolojik ortamda, sınırların kalktığı bir dünyada PKK’nın da artık silahlı mücadeleyi fazla sürdürme şansı yok. O da siyasi alana çekilmeli, ülkenin birlik ve beraberliğinin yeniden tesisi için acilen bir barış ve uzlaşı yolu bulunmalı.
-Nasıl?
Haco-Bu illa ki PKK’yı muhatap almakla değil, başka seçeneklerle de gerçekleştirilebilir. Aksi takdirde PKK ile mücadeleye verilen enerji, tarikat ve cemaat tehlikesini bir zaman daha görmemeyi sağlar… Başka bir faydası olmaz! Bu gidişle korkarım ki tarikat ve cemaat pek yakında işe el koyacaktır. ABD ise Türkiye ile PKK arasındaki sorunu samimi, kalıcı bir şekilde çözmemektedir. Bunu kendi çıkarları için yapmıyor. Her kesimden belli oranlarda yararlanmak politikası işine geliyor onun. Türkiye, bu sorunu kendi gücüyle kendi aklıyla halletmelidir. Şahsen ben, edebileceğine inanıyorum. Yeter ki hoşgörü, sabır ve diyalog kapısını açık tutsun. Öyle inanıyorum ki, devletin bazı birimleri bu konuda akılcı çalışmalar içindedir. Pek yakın olmasa da yakın bir gelecekte PKK sorununun akıl yoluyla çözülebileceğini görür gibiyim.
AVUKATI, HACO’YU ANLATIYOR
Haco, yani Hacı Boğatekin nasıl biriydi acaba? Bir insanı en iyi tanıması gerekenlerden birinin avukatı olması gerekirdi… İşte bu nedenle biz de onu avukatına sorduk… Boğatekin’i bazı davalarında savunan eski Adıyaman Baro Başkanlarından Avukat Mustafa Köroğlu, sorularımızı şöyle yanıtladı:
Bir Hacı Boğatekin monografisi yazacak olsaydınız, onu nasıl tanımlardınız?
Köroğlu-Hacı Boğatekin’i 1975 yılından beri tanıyorum. Özgürlük ve demokrasi aşkıyla yetişmiş laik cumhuriyeti tavizsiz savunan, birey özgürlüklerine önem veren, her türlü ayırımcılığa, suiistimale, rüşvet ve yolsuzluğa karşı mücadele azmi ve cesareti, dürüstlüğü, özgürlükçü kimliği, fakirliği ve sade yaşamıyla ender yetişebilen örnek gazetecilerden biridir. Çok zor şartlar altında 20 yıldan fazla bir süredir tek başına bütün imkânsızlıklara ve karşı koymalara rağmen Gerger Fırat Gazetesini ayakta tutması, yayınını kesintisiz sürdürerek bölgenin en itibarlı, okunabilen gazetesini yaratması ve yaşatması ayrıca takdire şayan bir olaydır. Bölgemizde her babayiğidin başarabileceği bir iş değildir.
Ufak hesaplar peşinde koşmayan, vatanını ve ulusunu seven, geri kalmışlık, cahillik ve ortaçağ zihniyetine karşı direnen, laik cumhuriyet rejimini tavizsiz savunan, birey özgürlüğüne önem veren, her türlü ayırımcılığa, suiistimale, rüşvet ve yolsuzluğa karşı gönüllü ve tavizsiz mücadele veren bir kişiliğe sahip olduğu içindir ki hep yalnız kalmıştır. Her zaman tek başına mücadelesini sürdürmüştür ve de sürdürmektedir.
Bu nedenle menfaatlerine dokunduğu kişilerle özgürlük düşmanı ve orta çağ zihniyetine sahip kişi ve kurumlar kendisine hep düşman gözüyle bakmışlardır.
Yoksulluk ve cahillikle mücadele kapsamında yıllardır hiç üşenmeden ve ayırım gözetmeden, her yıl düzenli bir şekilde, Gerger’deki bütün okullara Gergerli iş adamları vasıtasıyla on binlerce öğrenciye giyim ve kırtasiye yardımı toplar, resmi kurumlar vasıtasıyla Gerger’in bütün okullarına dağıtır. Bu kapsamda üniversite öğrencilerine burs toplar ve dağıtır.
Bu hizmetleri için hiçbir menfaat beklemez ve zamanının büyük bir kısmını hiç üşenmeden buna harcar. Hangi iş adamından ne almış, hangi okula ne vermiş, kalem kalem kayıtlarını düzenli bir şekilde tutar, ilgililere hesabına verir. Bu yönü ile de büyük bir güven sağlamıştır.
Peki, bu savaşımcı kimliğin gerekçesi ne size göre?
Köroğlu-Bölgemizin bir kaderi midir bilemem, kendimi bildim bileli bu ilçemiz, devlet yetkililerinin büyük bir kısmı ya tecrübesiz, mesleğe yeni başlamış ya da sürgün cezası almış, sorunlu bürokratlarla idare edilen yerlerin başında gelmiştir.
Bu nedenledir ki devlet yetkilileri, yetkilerini kullanırlarken zaman zaman usulsüzlükler, kanunsuzluklar hatta suiistimaller olabilmektedir. Elbette çok değerli yetkililer de var. Ancak bunların sayıları her zaman çok az olmuştur. Böyle bir yerde gazetecilik yapmak, kanunsuzlukları, zorbalıkları, suiistimalleri, yolsuzlukları dile getirmek, yazmak ve üstüne gitmek zor iştir.
Daha da zor olan adalet mekanizması ve bürokrasinin birlikteliğiyle peşin hükümlülüğü bireye karşı devleti koruma iç güdüsüyle hareket birliğidir. Gerçi, bu durum Türkiye’nin birçok yerinde aynı gibi görünmektedir. Ama halkının büyük bir kısmı cahil olan küçük bir yörede keyfilik ve hukuksuzluk had safhaya ulaşabiliyor. İnsanları suçlamak, suçlu gibi göstermek, hatta vatan haini ilan etmek çok daha kolay olmaktadır. Çünkü, küçük yerlerde buna sadece birkaç bürokrat karar verebiliyor.
Bu şartlar altında çalışan bir gazetecinin durumunu Hacı Boğatekin en iyi bir şekilde yansıtmaktadır. 1992 yılından beri yayın hayatını sürdüren Gerger Fırat Gazetesi sahibi ve sorumlusu Boğatekin’in mücadele azmini kırmak ve susturmak için hakkında bugüne kadar çeşitli yazılarından dolayı 100’e yakın dava açılmıştır. Bildiğim kadarıyla 3-5 tanesi hariç tamamından beraat etmiştir.
Hacı Boğatekin, siyasi hiçbir beklentisi olmayan, reklam ve ilan peşinde koşmayan, dürüst ve cesaretli, bölgemizin yetiştirdiği ender bir gazetecidir.
Hacı Boğatekin’i kaç davasında savundunuz? Boğatekin’i savunduğunuz davalar hukuksal yönü ve siyasal özü açısından nasıl davalardı?
Köroğlu-Hatırladığım kadarıyla açılan davaların 8-10 tanesinde kendisini savundum. Savunduğum davalarda genel olarak ilçede bürokrasideki yolsuzluklarla ilgili yayınlamış olduğu haberler nedeniyle hakkında açılan davalarla ilgiliydi.
Bu davaların siyasi yönü yoktu. Ancak, siyasi yönü olan birçok davası da olmuştur. Hacı Boğatekin’in kişiliği dikkate alınarak bu davalar siyasi yöne çekilmek isteniliyordu. Hatta, birçok davası zamanın DGM’lerine gönderildi. Ancak, her seferinde DGM ile ilgisi olmadığı için dosyalar DGM tarafından geri gönderildi.
Duruşma salonunda sizin aşırı yorgunluktan fenalık geçirdiğiniz dava, size göre nasıl bir davaydı? Müvekkiliniz Boğatekin, dava sonunda aklandı. Boğatekin’in suçladığı görevlilere ne oldu peki?
Köroğlu-Sorunuzda bahsi geçen dava, korucu alımında yapılan yolsuzluklarla ilgili bir haberi nedeniyle açılmış ve Hacı Boğatekin’le haber kaynağı muhtar birlikte tutuklanmıştı. Çünkü, haberde jandarma bölük komutanıyla kaymakam suçlanıyordu.
İki aydan fazla bir süre tutuklu kalmışlardı. Tutukluluğu tamamen keyfi ve hukuk dışıydı, iki ay tutuklu kalmalarına rağmen tutukluluk halinin devamı isteniyordu. Düşündükleri gibi ceza vermiş olsalardı bile ceza peşin peşin infaz edilmişti zaten.
Duruşma, yaz sıcağında gereğinden fazla uzun sürmüştü. Yeni kalp ameliyatı olduğum için sıkıntılı bir durumum vardı. Peşin hükümle hareket eden mahkeme ise savunmamızı hiç dikkate almıyordu. Hukuka aykırı bir şekilde tutuklu halinin devamına karar verildi. Hukuktan çok, verilmek istenen mesaj bu tür şeylerin haber yapılmamasıydı. Ne yazık ki, bunlar hukuk adına yapılıyordu. Ancak yapmış olduğumuz itiraz sonucu üst mahkeme olan Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların (Hacı Boğatekin’le birlikte muhtarın) tahliyesine karar vererek keyfiliği ortadan kaldırdı. Neticede bu dava da beraatla sonuçlandı.
Hacı Boğatekinin suçladığı görevliler hakkında ise bildiğim kadarıyla hiçbir işlem yapılmadı.
BİR YANIYLA PASTORAL BİR YAŞAM
Bir İtalyan atasözü var, “Konuk balığa benzer, üç gün sonra kokar,” diye… Gitme zamanı gelmişti… Öğleden önce birkaç küçük saptama için Gerger’e tekrar girecek, oradan bir otomobille Menzil’e uzanacak, daha sonra dönüşe geçecektim…
Sabahları gözümü açınca Haco’yu görmeye alışmışım ya o gün göremeyince alışkanlığın kırılmasının etkisini yaşadım… Usuldan giyinip evin önündeki veranda, balkon gibi uzantıya çıktığımda aşağıdan Haco’nun sesini duydum…
Baktım, bir kara inekle boğuşuyor… O yularını çekiyor, ama birkaç tonluk Holştayna gücü yetmiyor…
“Hayrola,” diye sordum, “ne yapıyorsun?”
Bir yanıyla anlam derinliklerine sahip olanlara özgü bilge bir bakış attı; sonra bahçedeki iri kara kazanı göstererek sevecen bir ses tonuyla,
“Buz tutmuş sudan içmeye çalışıyor, ben de engelliyorum,” diye karşılık verdi, “kara kızım yüklü (gebe), hastalanır, diye korkuyorum…”
Bu ara eşi Emine Hanım yetişti yardımına; kara ineği birlikte çektiler öteye… Benim için bulunmaz fotoğraf kareleriydi bunlar…
Bir yanıyla pastoral bir yaşam sürdürüyordu Haco ve ailesi… Bir yanlarıyla da teknolojinin hiç yabancısı değillerdi…
Boğatekin ailesi sıradan bir Gergerli aileydi; Haco’nun verdiği savaşımın dışında hiçbir farkı yoktu, öbürlerinden… Onların da evi, benzer Gerger evleri gibi taş duvarlıydı… Çevresinde iğreti çitler vardı… Sokaklar onlar için de yorgun ve yoksuldu… Çağdaş totemlerin de, çağdaş barbarlıkların da uzağındaydılar, ama onlar tehditi daha yakın algılıyorlardı… Çünkü, bu gri ve yoksul ilçenin en ışıklı bireyi Haco, önce kendi ailesini, eşini, çocuklarını, konu komşularını, sonra hemşehrilerini, daha sonra da yol bilmez, dil bilmez köylülerini aydınlatıyordu…
Acımasız bir sefalet içinde büyüdü
Gerger’in şimdi Alibekran mahallesi diye bilinen yerdeki Alduş köyünde doğduğunda kimse onun acının çoğu, yaşama değgin pırıltıların azıyla yetineceğine ilişkin bir şey söyleyemezdi…
Çünkü, öylesine acımasız bir sefalet ortamında gözlerini açmıştı ki dünyaya, bu insanların ışıklı düşler görmesini perdelediği gibi ışıklı kehanette bulunmalarına da olanak vermeyecek bir Gerger vardı ortada…
Buna karşın, babası Hüseyin, ışığı görmüş bir adamdı… Ona göre ışık okulda, eğitimdeydi… Kendisi okuma yazmayı askerde öğrenmenin acısını bir ömür boyu çekmişti… Oğlu, tez elden öğrensin diye daha beş yaşındayken onu okula gönderdi… Köyde okul olmaması baba Hüseyin’i bu kararından döndürmeye yetmemişti…
Küçük Hacı Boğatekin, eğitim öğrenim uğruna birçok sıkıntıyı daha o yaşta yaşamak zorunda kaldı… Mirand köyüne hergün yaya gidip geldi… O yıllar hemen her konuda yoksunluklar yıllarıydı… Öğrencilerin üzerlerine giyecek önlükleri bile yoktu… Haco da çoğu çocuk gibi ayağında ak bir don, üstünde ak bir etekle gidiyordu okula… Türkçe de bilmiyordu… İlkokuldaki ilk yılı okula hazırlık gibi bir şey oldu onun için… Altı yaşında okula kaydı yapıldığında Türkçe’yi artık sökmüştü…
Sonunda başardı ve Alduş köyünün ilkokul mezunu ilk çocuğu oldu…
Her şey iyi gidiyordu, Malatya Akçadağ Öğretmen Okulunun sınavına girdi ve kazandı… Nedense bir anda her şey tersine döndü…
Bir iftiraya uğrayan babası, adının karıştığı bir cinayet olayından tutuklanmıştı… Babanın iki yılı cezaevinde geçerken Haco’nun da yaşamı altüst oldu. Öğretmen okuluna gidemedi… Çünkü, ailesi yol parasını bile bulmaktan acizdi…
İşte o günlerde kendisini sürükleyen bir rüzgârın etkisiyle İstanbul’a gelerek Zeytinburnu’nda bir boya fabrikasında çocuk işçiler kervanına katıldı… Getir-götür işleri yaparak başladığı bu yeni yaşamında usta yardımcılığına dek yükseldi… Görece iyi bir düzen kurdu… Gece okuluna giderek babasının gösterdiği yoldan yürümek istedi, ama olmadı, başaramadı. Sendikalı olduğu gerekçesiyle işten çıkarılınca bir kez daha savruldu…
Geri, Gerger’e, memlekete döndü, 1970’lerin başında askere gitti. Askerlik dönüşü, arzuhalciliğe başlayarak kendisini bugünlere getirecek serüvene adım atmış oldu… Ortaokulu, liseyi dışardan sınavlara girerek bitirdi… Hukuk okumak istiyordu… Sınava girdi, iki puanla Hukuk Fakültesine giremedi… Onun bu idealini, babasının adını taşıyan oğlu gerçekleştirmeye çalışıyor şimdilerde…
12 Eylül’le birlikte bir kez daha savruldu… Cezaevleriyle, mahkemelerle, gazetecilikle yöntemleri ancak kendisince bilinen savaşımında yaşamını ilmik ilmik ördü…
Bir de baktı ki aksaçlı bir adam olmuştu…
İsteseydi, o da birçok Gergerli gibi iş dünyasında bir köşe başının sahibi olabilirdi… Evet, büyük bir yoksulluk içine doğmuştu… Onun doğduğu, çocukluğunu yaşadığı yıllarda iktidarda bulunan ve bugünün taşlarını döşeyen siyasal iktidar, her mahallede bir milyoner yaratma savıyla çıktığı yolda bol bol hayal pazarlıyordu… O da o kervana katılabilir, zincirin halkalarından biri olabilirdi, ama olmadı, istemedi…
Öylesine acımasız bir yoksulluk ortamında büyümesine karşın, paranın pırıltısına kaptırmadı kendini…
Özgürlüklere yasaklı bir mikrokent yaşamında politik bakış açılarının dar parametrelerinde de boğulmadı…
Bu Haco, bu kendi kendini eğitmiş olan bu koca güneydoğulu, bu yaptıklarını nasıl başardı, doğrusu çok şaşırtıcı… Sanırım, o bütün bunları üstün sezgi gücüyle, sevgi dolu yüreğiyle başardı…
Tek kadını sevdi
O bir tek kadını sevdi; sadece eşi Emine Hanımı sevdi… Verdiği büyük savaşımın, girdiği kavgaların ortasında Emine Hanımla kurdu sevgi dolu büyük dünyasını… O temel içgüdünün itkisini sadece Emine Hanımla antik aşklara özgü bir aşkla yaşadı… Sekizi kız, on iki çocuklu bir evren kurarak onunla varsıllaştırdı, renklendirdi dünyasını, dünyayı…
Gerger’de “Dündarlar” diye biliniyor Emine (Aygün) Hanımın ailesi… Onun da babasının adı Hüseyin… Özel İdarede memurmuş o zamanlar… Emine tek kızı ailenin… Emine’yle Hacı’nın babaları, yani iki Hüseyin ise birbiriyle kavgalı…
Haco, askerden yeni gelmiş; yakışıklı mı yakışıklıymış… Emine, kara gözlerini Hacı’nın bal rengi gözlerinden alamıyormuş… Babalarının kavgalı olması umurlarında değilmiş… Küçücük Gerger çarşısı değil de koca bir kentin süper marketlerinde, hipermarketlerinde geziniyor gibiymiş Emine… Meğer, ne de çok alacağı şey varmış o yıllarda… Bir ayağı hep çarşıdaymış nedense… Yolu da dönüp dolaşıp Haco’nun yazıhanesinin önünden geçiyormuş hep…
Haco, eşiyle mutlu birlikteliğinin nasıl başladığını anlatırken,
“Kayınpederim,” dedi, “babama kızgınlığının acısını iyi çıkardı, tam 17 bin lira başlık parası istedi…”
Bunun üzerine,
“Pazarlık falan olmadı mı,” diye sordum…
“Hiç olabilir miydi? Kuruşu kuruşuna verdik, tabii… Ama ne yalan söylemeli, biraz da sermayeyi çıkarmak için on iki çocuk yaptık biz de…”
Onlar ermiş muratlarına….
EKLER
HACO, GERGERLİ GAZETECİ
HACI BOĞATEKİN YAZIYOR…
(Fethullah) HOCA EFENDİ (Cumhurbaşkanı olsun)
“Türkiye’de kim Cumhurbaşkanı olsun?”
Tartışması iktidar kanadı AKP ile ana muhalefet CHP arasında sürüp gidiyor. Bu tartışma her geçen gün yurt geneline yayılıyor. Bilen-bilmeyen, sağda-solda herkes bunu tartışıp duruyor. Kimisi cumhurbaşkanı demokrat biri olsun diyor, kimisi muhafazakâr… Bazıları da liberal biri olmalı diyor. Bugüne kadar önerilen, adından söz edilen isimlerin hiçbiri üzerinde mutabakat sağlanamadı. Anlamsızlaşan tartışmalar işin cılkını şimdiden çıkardı.
Sevgili okurlar…
İktidardan muhalefete, cumhurbaşkanı Demirel’den sade vatandaşa kadar herkes bir isim telaffuz etti. Ama halk arasında tutmadı toplumsal uzlaşı sağlanamadı.
Ama… Bizim bir adayımız var ve bunu açıklamak istiyoruz.
Bizim adayımız, öyle bir aday ki , tüm tarafların hiçbir itiraz saygısızlığı yapmadan, çıt çıkarmadan kabul edip üzerinde uzlaşı sağlayacağı bir adaydır. Vekil değil adaydır. Mürit değil, şıhın ta kendisidir. Medrese ile mektebi , müslim ile gayri müslimi ılımlı Türk-İslam sentezinde bir araya getirip dinler arası diyaloğu kuran biri. 94 dünya ülkesinde eğitim-öğretim çalışması başlatan, yurt içinde devlet de dahil olmak üzere en kalabalık okul, dersane ve öğrenci kitlesine sahiptir. Türkiye Cumhuriyetinde etkin, yabancı ülkelerde de yaygın bir şekilde görevli bir mürid ağı ile devletleri yönetmeye başlayıp bir hayli de başarılı olan bir bilim adamı. Dünya banka-borsa ve ekonomi piyasalarında faizin haram ve helalliğini bir potada eritebilen ve bunu dünyaya kabul ettiren biri.
Türkiye’de ve dünyada geniş bir istihbarat ağına sahip, Türkiye-ABD ve İsrail devletlerinin güvenine mazhar olmuş biri. Özellikle bu 3 ülkenin istihbarat servisleri tarafından korunduğu…
Türkiye’nin 50 yıllık siyasetine damgasını vuran siyasetçilerden cumhurbaşkanlığı, başbakanlık yapan, 12 Eylül askeri darbesinin baş generali Evren, Demirel, Özal, Yılmaz, Çiller, Erbakan, Ecevit, Türkeş başta olmak üzere yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca kişinin müridi olduğu, birçok medya patronu ve devlet başkanının önünde diz çöktüğü, el öptüğü destur dilediği, bu alemin ışığı, Fettullah Hoca bizim adayımız.
Fettullah Gülen’in Cumhurbaşkanlığı adaylığına ne dersiniz? Kabul mü, ret mi ?
Kendi adıma ben, kabul diyorum. Hoca’nın önünde saygıyla eğiliyorum. Tersini düşünmek mümkün mü? Fettullah Gülen, 2007’de cumhurbaşkanlığı seçimleri için en ideal aday değil mi ?
“Değildir,” diyen var mı? Tayyip mi, Baykal mı? Yoksa Ecevit mi, Demirel mi, Ağar mı, Mumcu mu, Kutan mı, yoksa Bahçeli mi? Hocanın adaylığına kim hayır diyebilir? Siz hiç müridin şıhına karşı çıktığını duydunuz mu? Şıhına saygısızlık yapan müridin akibetini bilir misiniz? Hocanın adaylığına, ABD ve İsrail evet derse dünya ülkelerinin bir itirazı olabilir mi? Bunca güce-kuvvete, desteğe sahip nurlu bir insana cumhurbaşkanı olamaz, diyebilen olur mu?
Bu imanlı insana bu ülkeyi yönetemez diyebilen olur mu? Hele bakın şu Türkiye’ye Milli eğitim çökmüş… Hocanın okulları arttıkça artıyor.
…………………………………………………………………………………………………………………………………………….
Evet sevgili okurlar,
bu satırların yazarı olarak, adayımız Fettullah Gülen’dir.
Var mı itirazı olan? Gülen’in üzerine aday arayanlara ne demeli? Ya ahmak ya da deli… Hele cumhurbaşkanı olmak isteyenler veya aday arayanlar Gülen’in müridiyse saygısızlık olmaz mı?
Cumhurbaşkanı adayımız, Fettullah Gülen… Allah millete, memlekete hayırlı etsin. Amin…
…………………………………………………………………………………………………………………………………………….
(Gerger FIRAT- Temmuz 2006)
FETO ile APO
Fethullah’ın tarikatçıları…
…………………….
Feto’nun Tarikatçıları ne ister?
Demokratik, laik cumhuriyet devletini alaşağı edip yerine tarikat-cemaat ve şeriat düzenini getirmek…
…………………..
şehirlerin teslim edildiği tarikat güçleri işe eğitim ve öğretimden başlamış. Kısa süre içinde Türkiye’de binlerce okul, dershane, yurt, pansiyon, cemaatevi kurarak, Anadolu’dan gelen yoksul öğrencilerle doldurmuş. Her yıl onbinlerce öğrenci mezun ederek önce kurdukları dershanelerde görevlendirilmiş, ardından Milli Eğitim’e yerleştirilmeye başlanmış.
Günümüz Türkiyesinde, yurt içinde ve dışında kaç tarikat, cemaat okulu, dershanesi, yurdu, pansiyonu, dergâhı ve cemaatevi olduğunu, buralarda okuyan öğrenci mevcudunu buralarda okuyanlardan kaç bininin devlete sızdığını tam olarak bilen açıklayan bir devlet yetkilisi var mı?
…………………
tarikat ve cemaatler içinde en ileri atağı tabi ki Feto yapmıştır. Milli Eğitim, bütünüyle emniyet, belediyeler ve birçok devlet kurumu büyük oranda ele geçirilmiştir. Yüzbinlerce Feto’cu devletin tepesine oturmuş, Türkiye’yi yönetmekte ve yönlendirmektedir. Feto, kısa sürede Türkiye Cumhuriyetini yemlik gibi kullanarak büyük başarılar elde etti. Şu anda Türkiye’nin siyasetine, ticaretine, yazılı medya ve görsel basınına, eğitimine, hatta giyim kuşamının düzenlenmesine, emniyet istihbaratına yön vermeye başladı…
AKP’nin 22 Temmuz seçimlerinde aldığı başarının ardındaki güç de yine Feto tarikatının gücüdür. Bakın Türkiye’nin yüksek tepelerine, orada görev yapan atanmış ve seçilmişlerin çoğuna… Fethullah çarkından geçenlerle dolup taşıyor.
Bir bakın devletin yüksek tepelerine…
Türkiye bayrağının yanında türban da ülke semalarında dalgalanmaya başladı. Dün bayrağa selam duran resmi zevat, bugün türbana da duracak
………………………
Bölünmemesi için uğrunda can verdikleri laik Cumhuriyet’in sessiz sedasız ve kansız bir şekilde, Feto’nun tarikatçıları tarafından ele geçirilerek yer yer şeriat, tarikat, cemaat, ümmet kurallarının uygulanmaya başlandığını, laik cumhuriyetin kutsalları olan laiklik, demokrasi yerine tarikat ve cemaat, türban ve çarşaf kutsallarının aldığını görecek ve büyük pişmanlık duyacaktır. Ama ne yazık ki o zaman iş işten geçmiş olacak. Yapacakları bir şey bulunmayacak. Dönüp türban ve tarikat önünde selam duracak bu laik bekçilere benim tavsiyem eşyalar tez elden tükenmeden, hemen yakınlarındaki tesettür mağazasına koşun; baylar için birer cüppe ve tekke, bayanlar için birer çarşaf ve türban satın alın. Yarın, devlet kurumlarına bu giysileri giymeden giremeyeceğinizi bilin ve ona göre hareket edin!
……………………
Son günlerde AKP’nin başı Erdoğan ve yardımcılarının yerel seçimlerde Diyarbakır’ı alma hedefleri boşuna değil. AKP tabelası altında başlatılan bu kapışmanın ardındaki güç, aslında Feto’nun tarikat gücünden başkası değildir. Erdoğan’ın dağdakileri evlerine gönderme niyeti samimi bir niyetten çok Kürt coğrafyasındaki demokratik Kürt hareketini tarikat ve ümmet ikilemine kaydırmaktır. Diyarbakır’da, önümüzdeki seçimler kıran kırana geçecektir. Erdoğan bu seçimleri almak için seçim tarihine kadar laik düzenin bekçisi orduyu dağlarda tutmak istemektedir.
Feto’nun tarikat gücü artık laik Cumhuriyet’i fazla engel tanımıyor. Onun bugünlerde gördüğü engel Apo’nun yurtseverleridir. Onları orduyla etkisiz veya zayıf düşürürsem Güneydoğuyu yerel seçimlerde almak, Diyarbakır kalesini düşürmek kolay olacaktır.
Eğer laik Cumhuriyet’in bekçileri, demokrasi ve laikliğin gerçekten korunması, yaşatılması için mücadele ediyorsa, bu ideallerinde kararlı ve samimiyse eğer, Apo’nun Yurtseverleri Cumhuriyet’in içini demokratik değerlerle doldurup çağdaşlaşması idealinde samimi ve kararlıysa, yarın çok geç olmadan, derhal silahlar susmalı, uzlaşıya giden yol seçilmeli… Laik güçler dağlara verdiği enerjisini şehirlere çekerek tarikat ve cemaat tehlikesini görmeli. Aksi takdirde yarın ne laik cumhuriyet kalır ne de demokratik cumhuriyet ideali gerçekleşir. Tüm bu değerler, ABD’den Türkiye’ye Humeynivari gelmek üzere olan tarikat hocası Feto’nun gelişiyle tepe takla oluverir. Birçok laik Cumhuriyetçi ile birlikte bir çok Kürt demokrat kendisini ya zindanlarda ya da toplu darağaçlarında bulur. Böyle bir şeyi düşünmek dahi istemiyorum. Ama kaygılarım çok büyük…
Yarın çok geç olmadan, demokrasiye, çağdaşlığa, evrensel hukuka saygısı olanlar, artık yol ayrımındayız; ya demokratik cumhuriyet ya da tarikat ve cemaat iktidarı diyeceksiniz. Gerisi ıvır zıvırdır…
………………………………….
(Gerger FIRAT 04.01.2008)
MENZİL ŞEYHİ ELEKTRİK ÇALDI MI, ÇALMADI MI?
Sevgili okurlar, elimize ciddi bilgi ve belgeler ulaştı. Belgeler ve bilgilerde tüyler ürpertici iddialar, rakamlar var.
……………………………
Kısa süre önce Adıyaman Jandarma Alay Komutanlığına bağlı ve kısa adı JİTEM olan birim ile TEDAŞ kontrol ekibi Kahta ilçesine bağlı Menzil köyündeki ünlü Nakşibendi Şeyhlerinden Abdülbaki Erol’un dergahında baskın operasyon yapılmış ve Menzil’de tüketilen elektriğin tamamına yakını kaçak tüketilmiş……………………
Menzil Şeyh dergahında bulunan iş yeri, fırın, kahve, soğutma ve ısıtma tesisleri, sulama tesisleri ve meskenlerde tamı tamına 14 kişi hakkında tutanak tutulmuş,…………………..
Sevgili okurlar, başlığımızda da ihtiyatlı davrandık ve dedik ki Menzil Şeyhi elektrik çaldı mı, çalmadı mı? Tutanak tutulan yerler, meskenler Şeyh dergahının dahili mi, harici mi? Bu yerlerin mülkiyeti Şeyh’e ait mi, değil mi? ……………………
Durumu Gerger ilçesinde bir tahkikat için gelen TEDAŞ Baş Müfettişlerinden Mustafa Yılmaz beye sordum. Kendisi daha önce Kahramanmaraş Müessese Müdürüydü. Şimdi ise Başmüfettiş olarak Ankara’da görev yapar, zaman zaman da çok önemli tahkikatlara o gönderilir. Bir tahkikat için bizim de ifademizi alırken kendisine Menzil Şeyhi’nin durumunu ve bu olayı sorduk. Kaçamak cevaplar verdi. Yuvarlak sözler söyledi, ama sıkıştırdık, sorular sorduk. O kişinin en son söylediği şu oldu.
Hem bu tahkikat, hem de Menzil Şeyhinin tahkikat dosyası rafa gider. Uyutulmaya bırakılır. Yoksa olay doğrudur…………………..
Olay ve iddiaların ne kadar ciddi olduğu ortadadır.
Acaba sevgili Şeyhimiz bu konuya bir açıklık getirmez mi? Böyle bir iddia kendisini çok yıpratıyor, buna bir son vermez mi? Ya bu iş olmuş ya da olmamış diyemez mi? Ya Adıyaman TEDAŞ Müessese Müdürü bu işe ne diyor? O da bu konuda belge ve bilgileri kamuoyu ile paylaşıp bu kuşkuları gideremez mi?
Devlet Menzil’e taaa Adıyaman’dan özel hat çekmiştir. Her yerde elektrik kesilir, orada kesilmez………………………..
Menzil’de bir ilçeye eşdeğer tüketilen elektrik 20 yıldan beri hangi ilçeye ve köylüye yükletilmiş? Herhalde bu tüketim TEDAŞ’ın kesesine gitmemiş, o halde ya kimden gitmiş ya da kazığı kim yemiş? TEDAŞ başka kaçak olaylara hep şunu söyler. Kaçak elektrik dürüst halkın cebinden gidiyor. O zaman Menzil Şeyhi’nin 20 yıldır harcadığı, kullandığı, tükettiği elektrik kimden gitmiş, kime fatura kesilmiş? Bunu açıklamak kişi olarak Şeyhimize, kurum olarak da TEDAŞ’a düşmez mi?
JİTEM’in bu operasyonda ne işi var? Onu da birileri açılayamaz mı? Eğer açıklamazlarsa bu olayı deşmeye devam edeceğiz. Bilgileri ve belgeleri bir bir ortaya dökeceğiz. Cevap bekliyoruz…
……………………………………………………….
(Gerger FIRAT, Nisan 2004)
“BİT, DOMUZ VE AĞA”
………………….
Açma’nın Çuğrık ilçesinde yaşayan Rahmetli Abuzer Saltaş zamanın Gerger Kaymakamı ile sohbetinde bir anısını anlatıyor ve diyordu ki,
…………………….
Bir zaman, kıtlık olmuştu, memleketin başına üç şey peyda olmuştu. Bunlar bit, domuz ve ağalardı.
Acaba diyoruz? Türkiye 2006 yılında Abuzer emminin anlattığı zamana mı geri dönüyor? Çünkü, bit çoğaldı. Gerger’de domuz da arttı. Vakıflarla, köye hizmetlerle, KÖYDES’lerle yeni yeni devlet ağalıkları da çoğalmaya başladı. Yoksa Abuzer Amcanın işaret ettiği tehlikeyi yaşıyoruz da haberimiz mi yok?
Sevgili okurlar… Mizah bir yana da olayın ciddiyetine dönelim. Eğer 300 mevcutlu okula 1300 kişi sığdırırsan, sabahın 05.00’inde köylerde çocuk toplayıp aç aç okula getirip sıcak bir çorba vermeden akşama doğru evine götürürsen, Cumhuriyet okulunun tuvaletleri gün boyu açık ve suyu 5-6 günde bir akıyor, diğer günler tuvalette su kesikse, devlet 1991 yılından bu yana son bir kaç yıl hariç yaptırdığı okulları tuvaletsiz yapıyor ve halen ilçe köylerindeki 98 okuldan 60 kadarı tuvaletsizse, tuvaleti olanlarda su yoksa, kullanım yoksa, bu çocukları ve bu devlet kurumlarını temiz tutmak sizce mümkün mü? Onlarca yıldır devam eden bu ayıbı öğrencilere yaşatan devletin yetkilileriyse, bitlenen devletin kurumlarıysa, devleti Adıyaman’da yönetenler hâlâ işin başındaysa o zaman vay halimize vay.
…………………………….
Tuvaletsiz okul ayıbı sürdüğü müddetçe devlet bitlenecektir. Bu ayıp öğrencilerden çok devletin olacaktır. Adıyaman, Gerger hükümet konaklarında WC olmazsa görev yapmayı kabul eder misiniz? O halde ilçenizde ilinizde kaç okul WC’siz. Mertçe söyleyin. Ayıp olan tuvaletsizlik değil. Onu gizlemek, onu sürdürmek ve gidermemektir. Bu ayıp olsa olsa vilayetin tepesindeki valiye, ondan sonra da aşağıdakilere ait değil midir?
Gelin bu devleti bari dışta temizleyelim. Zaten içi devlet-mafya artıklarıyla yeterince kirlenmiş. Bakın devlet bedeninin dışında bitlendi. Gelin bu devleti çürütmeyelim, temizleyelim. Temiz devlet hepimize lazımdır. Temiz devletten temiz millet çıkar bilmiş olun. Bitlenmiş devletin kurumlarında bitlenmiş, hastalanmış, kanları emilmiş zavallı, cılız çocuklar yetişir. Bunların da kendisine ve devletine yeterince faydası olmaz.
………………….
Gerger’deki 98 devlet kurumundan 60’ı tuvaletsiz, WC’siz. Eğer yok diyorsanız buyurun Gerger’e tuvaletsiz okullarda öğrenci kakasını nerde boşaltır? Popusunu neyle temizler? Bunları yazmak, kamuoyuna duyurmak ayıp değildir. Bu haberlerden dolayı utanacak gazeteci de yoktur. Olsa olsa bu halde utanacak birileri varsa onlar da devletten bu işler ve görevler için vazife alan, maaş alan siz valilerin ve diğer yetkililerindir. Devlet Gerger’de bitlendiyse ve bu bitlenme halka sıçradıysa bunun birinci müsebbibi tuvaletsiz okullara el atmayan Adıyaman idaresidir.
………………….
Konuyu adliyeye taşıyalım. Ben diyorum 60 okul tuvaletsiz. Ya Siz kaç okulda tuvalet var veya yok diyorsunuz?”
(Eh konu da adliyeye taşınmış zaten… Yargıdaki bir konu üzerine söz söylemeden parantezi kapatalım…ÇY)
………………………………………………………………….
MÜFTÜLÜKTE HIRSIZ VAR
İmam, felaketzedelerin parasını cebe indirirse, acaba cemaat ne yapar?
Eski imam, yeni Gerger Müftülük Saymanı ve zaman zaman da Müftü vekilliği yapan (RA) iki gün önce, Karadeniz’e fındığa giderken trafik kazası sonucu yaşamlarını yitiren 24 Kahtalı felaketzede için camilerde toplanan 2.950 YTL’den, 1400 YTL’yi bankadaki hesaba yatırıp geriye kalan parayı cebine atan İmam ve müftülük saymanı, son anda müftülüğe yapılan bir ihbar üzerine yakayı ele verdi. Önce savcılığa çıkartılan imam, daha sonra mahkemece tutuklanarak Adıyaman Cezaevine konuldu.
Müftünün izinde olduğunu fırsat bilen imamın felaketzede parasına tamah ettiği son anda yakayı ele verdiği bildiriliyor.
Öte yandan Yeni Mahalle sakinlerinden Mehmet Öztürk ise çarpıcı bir iddiada bulundu ve şöyle dedi.
“Cuma günleri camide toplanan paranın yüzde 10 ile 15’ni imamlar alıyor. Onun için camide serilen sergiye kimse para atmıyor. Gerger müftülüğünün bu iddia karşısında ne diyeceği ise merak ediliyor. Olayın Gerger’de ve Ramazan ayı içinde yapılması büyük tepki yarattı.
……………………………………………….
YAZILAR/YAZIŞMALAR…
Okura not…
“Haco” röportajının yayımı sırasında Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Sayın Prof. Dr. Mustafa Altıntaş’tan bir elektronik ileti aldım… İleti, halen yargı süreci devam eden bir davanın önemli iki aktörüne ilginç bir bakış açısı sonuyordu…
Yorumu, Sayın Altıntaş’tan aldığım izinle okura bırakmak üzere iletiyi aynen sunuyorum:
Sayın Çetin Yiğenoğlu
“Gazeteci Haco’nun Savaşımı” başlıklı yazınızı büyük bir beğeni ve keyifle izliyorum. Unutulmuş bir memleket köşesi olan Gerger’e gitmenizden, Haco’nun konuğu olmanızdan, sonra da “Tanrının bile unuttuğu bu yurt köşesinden” söz etmenizden ötürü size teşekkür etmek ve hem Haco’nun ve hem de Gerger’in sorunlarını kamuoyuna mal etmenizden ötürü sizi kutlamak istiyorum. Ellerinize sağlık.
Haco’nun savaşımına, bir nedenle ben de bulaştım. Haco’ya yazdığım yazı, yazım üzerine savcının bana yazdığı kınama yazısını ve bu kınama yazısı üzerine savcıya gönderdiğim yanıtı size de iletiyorum. İstediğiniz gibi yararlanabilirsiniz. Gergerlileri ve Hacoları bu türden anlayış ve kafa yapısı insanlardan kurtarmak gerektiğini düşünmekteyim. 03.04.2008
Prof. Dr. Mustafa Altıntaş
Sayın Hacı Boğatekin,
Fırat Gazetesi Sahibi ve Başyazarı
GERGER/ADIYAMAN
Değerli Hemşehrim,
Sahibi olduğunuz gazetenizde “Feto ile Apo” başlıklı yazınız sonrasında, Cumhuriyetin temel ilkelerini korumakla ödevli bulunan kamu görevlileri tarafından uğratıldığınız işlemleri ibret ve dehşetle izlemekteyim. Sanırım ve anımsayabildiğim kadarı ile daha önceleri de yaptığınız kimi haberlerden ve yazılarınızdan ötürü benzeri “güç gösterilerinin” muhatabı olmuştunuz. Bu nedenle size baskı uygulayanların, yıldırma konusunda çabalar içine girenlerin geçmişte yaşadıklarınıza direnmenizi, bunlarla savaşımdaki direncinize bakıp, bunun “boşa kürek çekme” olduğunu kavramakta büyük kamusal yarar vardır.
Yazınızın tüm içeriğini bilmemekteyim. Özellikle 23.01.2008 günlü gazetelerde çıkan haberlerle sergilediğiniz onurlu kararlılığı, yayın durdurma yasağı ve size yapılanlarla, hukuk çerçevesinde sürdürdüğünüz savaşımınızı ve yılma bilmeyen bir tutum sergilemenizi saygı ile destekliyor ve alkışlıyorum… Sizin de belirttiğiniz gibi “kamusal haklara zarar veren kişisel çıkarlara dayandırılan yayın yasağı”nın bir an önce kaldırılmasını beklemekteyim.
Size ve Cumali Badur’a geçmiş olsun bile deme gereği duymuyorum. Çünkü, kamusal haklar yerine, kişisel çıkarlara öncelik veren davranışların ne ilki ve ne de sonuncusu ile karşılaşmadığınızı biliyorum. Görevinizi kamusal yararlar doğrultusunda yürüteceğinizden kuşku duymamaktayım. Bir hemşeriniz olarak desteklerimi, dayanışma duygularımı size iletmekten onur duyuyorum.
2008 yılının “tarikat, cemaat ve mafyatik çete tehlikelerinden uzak, demokratik, laik ve sosyal hukuk ilkelerinin egemenliğinde bir Türkiye, Adıyaman ve Gerger” düşlerimizin gerçekleşmesini sevgi, başarı ve esenlik dileklerimle diliyorum ve sizi kucaklıyorum. 28.01.2008
Prof. Dr. Mustafa Altıntaş
Sayın Mustafa Altintaş,
“Değerli Hemşerim” sözüyle başlayan ve Gerger ilçesinde sözde gazetecilik yapan Hacı Boğatekin ile Cumali Badur isimli şahıslara destek mesajı içeren 28/01/2008 tarihli mektubunuzu “Gerger Fırat” isimli yerel gazetenin 28 Şubat tarihli 182. sayısında derin bir teessürle görmüş bulunmaktayım. “Hemşehri” olarak hitap ettiğinize göre muhtemelen Adıyaman veyahut Ferger ilçesinden olmalısınız. Tahminim doğru ise Ferger’in Türk, Kürt, Zaza ve ermeni vatandaşlarımızın bir arada barış içinde yaşadıkları, terör olaylarının vuku bulmadığı ve çok büyük oranda vatandaşların teröre ve ayrılıkçı fikirlere prim vermediği Adıyaman’a 105 km. Uzaklıkta dört bin nüfuslu bir ilçe olduğunu biliyorsunuzdur. Ve yine yukarıda bahsi geçen isimlerin özellikle Hacı Boğatekin’in, Gerger merkezli “Gerger Fırat” isimli yerel gazetesini ortalama 2 ayda bir düzensiz olarak çıkardığını bütün haber ve yorumlara kendisinin kaynaklık ettiğini ve masraflarını büyükşehirlerden kim oldukları tam olarak bilinemeyen kimselerden çıkarmak suretiyle yayımladığını biliyorsunuzdur. Ayrıca bu kişinin yazdığı yazılar, verdiği dilekçeler, eylem ve söylemleri nedeniyle başta Gerger’de büyük bir özveri ile görev yapan Hakim, Savcı ve Kaymakamlar ile ilde Vali’ye kadar birçok kamu çalışanlarına karşı basın yoluyla hakaret, basın yoluyla iftira, mesnetsiz iddia ve ithamlardan dolayı sayısız davalar açıldığını, bütün bunları artık itiyad haline getirdiğini tüm Gerger ve Adıyaman halkı ile adli, idari, güvenlik ve istihbarat kurumlarının yakından bilip takip ettiği de bilinmelidir. Ayrıca gazeteciler cemiyetine üyeliği olmayan 2 ayda bir 6 sayfalık gazete benzeri yayın yapan, sözde gazeteci bu kişinin haber ve yazılarına tüm Adıyaman yerel basınının da itibar etmediğini iddialarına haber değeri vermediğini bildiğiniz inancındayım.
Destek konusu olaya gelince iyiniyetli düşüncemle gazetcilik ilkelerine ve etik kurallarına uymakta sorumsuz davranan ve öncesinde çokça itibar ettiğim ve saygın bildiğim ulusal bir gazetenin tek yanlı haberine dayanarak ve inanarak söz konusu destek yazınızı yazmış olduğunuzu düşünüyorum. Öncelikle bu mesnetsiz iddia, iftira ve itham dolu haberin mahkeme kararı ile tekzip edildiğini ve manevi tazminat kanun yolunu kullanacağımızı bilmenizi isterim. Şimdi sizin destek yazınızın çıktığı gazetenin bir önceki 4 Ocak tarihli 181. sayısında Hacı Boğatekin’in “Feto ile Apo” başlıklı yazısı nedeni ile nöbetçi savcı olarak resen hakkında TMK’nun 7. maddesi ile TCK’nun 215. maddesi gereğince basın yolu ile PKK terör örgütünün propagandasını yapmak, suç ve suçluyu övmek suçlarından soruşturma başlattım, akabinde İlçe Jandarma Komutanlığı’nın il Alay Komutanlığı’nın bilgisi dahilinde yazı ile ilgili aynı şekilde suç duyurusu olmuştur. Şahıs Cumhuriyet Başsavcılığımıza ifadesi alınmak üzere çağrılmış, susma hakkını kullanacağını söylemesi üzerine ifadesine son verilmiştir. Ve Sulh Ceza Mahkemesine tutuklanması istemiyle sevk edilmiştir. Bu süreçte mutat işlemler dışında şüpheli şahısla hiçbir diyalog yaşanmamıştır. Bu süreçte, mutat işlemler dışında şüpheli şahıs ile hiçbir diyalog yaşanmamıştır ve asla makam odasına alınmamıştır, kaldı ki bu olaya adliye çalışanları, emniyet mensupları ve o
sırada ziyaretime gelen askerlik şube başkanı şahittirler. Şüpheli şahıs serbest kalması üzerine ertesi gün basına çıkan hakkında soruşturma yazısında bahsi geçen bir cemaat liderini ön plana çıkararak
soruşturmayı akim bırakmak maksadıyla söz konusu senaryoyu destek verdiğiniz diğer şahsı
da aracı kılmak suretiyle yazılı ve internet medyasına servis etmiştir.
çıkararak soruşturmayı akim bırakmak maksadıyla söz konusu senaryoyu destek verdiğiniz diğer şahsı da aracı kılmak suretiyle yazılı ve internet medyasına servis etmiştir. Çıkan tüm haberler hakkında Terörle Mücadele Kanunu’ndan soruşturma açılan kişinin iddia ve servis ettiği senaryo konuşma diyaloğu üzerinedir. Bu haberler üzerine normal bir vatandaş gibi mahkemeye başvurarak Türk Medeni Kanuna 24. maddesi gereğince hakkımda çıkan bu asılsız iddiaların haber yapılmaması yönünde karar aldırdım. (Destek yazınızda şahsımı savunduğum mahkemenin tedbir kararını itham ederek haber yapan hemşehrilerinizin yanında olduğunu söylemişsiniz.) Nitekim söz konusu soruşturma neticesinde hakikında dava açılan bu kişi özel yetkili Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yayın yolu ile PKK terör örgütünün propagandasını yapmaktan yargılanmaktadır.
Yaklaşık 2 seneye yakındır görevim süresince hakkında soruşturmalar açtığım bu şahsın pek tabii ki şahsıma ve görevime karşı bu nitelikte bir saldırıda bulunması kendisi açısından normaldir. Ancak sizin bilimsel kişiliğinizle destek vermeniz ve övmeniz akıllarda soru işareti bırakmıştır. Bu vesileyle bir yazısında “Türkiye Cumhuriyeti Devleti miliyonlarca kürt ve ermeniyi katledip, yerlerinden yurtlarından göç ettirdi, 27 yıldır Güneydoğuda sürdürülen pis savaşta yüzbinlerin kıyımı yapıldığını” ifadeleri nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devletini Alenen Aşağılama Suçundan davasını açtığımı ve yargılamasının karar aşamasına geldiğini bilmenizi isterim. Ve Hacı Boğatekin’in abisi Mustafa Boğatekin’in uzun yıllardır Gerger DTP ilçe başkanlığını yürüttüğünü, oğlunun yani Boğatekin’in öz yeğeninin PKK örgüt üyesi olup silahlı olarak dağda ele geçirilmekten dolayı halen Bolu F tipi cezaevinde müebbet hapisle yattığını da bilmeniz faydalı olacaktır.
Son olarak hakkımda basında yer alan iftira ve hakaretleri nedeniyle Hacı Boğatekin hakkında 6 yıla kadar hapis istemi ile soruşturma açıldığını, hakkında ilçede bulunmaması nedeniyle yakalama emri çıkarıldığını, soruşturmaya diğer destek verdiğiniz ermeni kökenli Cumali Badur’un da dahil olduğunu desteğiniz gereği bilmenizde fayda görüyorum. Ve tabiki defaatle kendisi hakkında işlem yapan hakim ve savcıları şikayet etmekte usta olan ve tescillenen bu kişinin basına yansıyan son şikayetinin de Bakanlıkça ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulunca dikkate alınmaya gerek görülmediğini bilmenizi isterim.
Tüm bu açıklamaları aydın fikirli bireylerin yetiştirildiğine inandığım Türkiye çapında saygınlığı ile bilinen her durumda Laik ve Üniter Türkiye Cumhuriyeti Devletinin savunucusu Gazi Üniversitesi’nin öğretim üyeliği,bilimsel kişiliği ve üstelik en üst ünvanlı bir kimliği olan kişi olarak size yakışmayan bir ayıbı ortaya koyma zarureti ile üzülerek yazıyor ve en küçük bir araştırmaya girmeksizin, basit ve ucuz bir şekilde ‘hemşehrim’ hitabıyla destek verip, övgüyle kendilerini kucvakladığınızı söylediğiniz ve tarafı olduğunuzu beyan ettiğiniz kişilerin karişısında;şeref ve onurla, eylem ve işlemleri ile sözde değil özde Ulu Önder Atatürk’ün Cumhuriyet ilkeleri ve değerleri ile evrensel hukuk ilkelerine sonuna kadar bağlı Türkiye Cumhuriyeti Savcısı olarak sizi esefle kınıyorum.
Sadullah OVACIKLI
Cumhuriyet Savcısı
Eki: Gerger Fırat Gazetesinin 28 Şubat 2008 tarihli 182. Sayısında çıkan destek yazınız.
Gerger Fırat Gazetesinin 4 Ocak tarihli 181. Sayısında çıkan “Feto ile Apo” yazısı
Gerger Fırat Gazetesinde çıkan 10 Mart 2007 tarihli “Türkiye Yanlış Yaptı” yazısı
Sayın Sadullah Ovacıklı
Gerger Cumhuriyet Savcısı
Gerger / Adıyaman
İlgi : İmzanızı taşıyan, ancak tarihsiz olan ve elime 25.03.2008 günü geçen yazınız.
Sayın Ovacıklı,
Gerger’de yayımlanan Fırat Gazetesi Sahibi ve Başyazarı Hacı Boğatekin’e, Cumhuriyet Gazetesi’nde okuduğum bir haber üzerine yazdığım ve düşüncelerimi, dayanışma dileklerimi ileten 28.01.2008 günlü yazımı gerekçe kılıp adıma yazdığınız mektubu, mektubun içeriğini ve kınamanızın gerekçesini okuyunca önce üzüldüm, sonra da ürküntü duydum.Ülkemizin bir köşesinde, Cumhuriyet Savcılığı gibi önemsenmesi ve saygı duyulması gereken bir görevi yürütmenizden ötürü, önemsenmesi ve ciddiye alınması gereken biri olmanız nedeni ile, mektubunuzun bende yarattığı bu üzüntü ve ürküntüyü, gerekçeli bir biçimde sizinle paylaşmak ve – sanırım genç bir insan olmalısınız- mesleğinizin bundan sonraki bölümünde sergileyeceğiniz tutum ve davranışlarınıza katkıda bulunur düşüncesi ile, size yanıt verme gereğini duydum. 28.03.2008 günü yazmaya başladığım yanıtımın bu denli uzamasının ve bu arada Cumhuriyet Gazetesi’nde Sayın Çetin Yiğenoğlu’nun “Gazeteci Haco’nun Savaşımı” başlıklı yazı dizisinden sonraya rast gelmesinin nedeni, eniştemizi sonsuzluğa gönderme durumunu yaşamamdır.
Önce size bir soru yöneltmek istiyorum. Sayın Boğatekin’e gönderdiğim mektupta, sizin adınız yer almamakla birlikte, bundan nasıl bir görev çıkartarak, beni kınama girişiminde buluna biliyorsunuz? Mektubumda siz ve başkalarının hiç isminden söz etmeyerek, gazete haberinden yola çıkarak “kimi kamu görevlilerince yapıldığı ileri sürülen işlem ve eylemlerinden” söz ettim ve kamu görevinin gereklerini, hizmetinde oldukları insanlarımıza karşı “baskı ve yıldırmaya dönüştürenlerin boşa kürek çekmekte olduklarını, bunun kavranmasında kamusal yarar bulunduğunu “ belirttim. Gönderdiğim ve sizin tarafınızdan kınanan mektubumda, ikinci paragrafında yasal işlem gören yazının “tüm içeriğini bilmediğimi”n aylını çızerek, Sayın Boğatekin tarafından “hukuk çerçevesinde sürdürülen savaşımını ve tutumunu destekliyor “ olduğumu belirterek, Sayın Boğatekin’e gerekmemesine karşın, “ görevini kamusal yararlar doğrultusunda yürütme konusundaki güvenimi” belirtiyorum. Ve mektubumun sonunda bir “tarikat, cemaat ve mafyatik çete tehlikelerinden uzak, demokratik, laik ve sosyal hukuk ilkelerinin egemenliğinde bir Türkiye, Adıyaman, Gerger düşümün gerçekleşmesi” dileğinde bulunmaktayım.
Beni kınamaya sizi hangi sözlerim, hangi nitelemelerim yöneltti ? Öncelikle bunun yanıtını, Cumhuriyetin bekçisi olması gereken bir Savcıdan istemek hakkım değil mi? Dilek biçimindeki son satırlarım mı sizi rahatsız etti? “Kamusal haklara zarar veren, kişisel çıkarlara dayandırılan yayın yasağının kaldırılmasını istemim mi” kınanmamın gerekçesi ? Yoksa, Sayın Boğatekin’e, “görevini kamusal yararlar doğrultusunda yürütmesinden kuşku duymamamı” belirtmek mi sizi çılgına döndürerek, hakkımda gerçek dışı, her biri suç olan satırları döktürmenize mi neden oldu ?Gerçekten öğrenmek istiyorum, kınanmamın nedenlerini.
Mektubunuzda yazdığınız gibi “destek mesajı” sizi neden derin teessüre uğratıyor ? Destek verilmesi gerekenlerin listesini sizden mi alacağım ? Sizin destek mesajı yazmadığınız kimselere, benim destek mesajı yazmamam mı gerekmekte ? Savcılık görev ve yetkileriniz içerisinde, bir ilçede kimlerin desteklenecek, kimlerin desteklenmeyeceğine ilişkin bir çetele mi var ? Kusura bakmayın, önce bu saplantılarınızdan ve olmayan bir görev-yetkiye dayalı kıldığınız derin teessüre düşmekten kendinizi sakının diyorum.
Size kendimi tanıtmak isterim. Çünkü, eğer görev yapmakta olduğum Gazi Üniversitesi web sayfasına girse idiniz, kolaylıkla edineceğiniz bilgiler konusunda kestirimlerde bulunma gereği duymaz ve benim memleketim hakkında kimi fallara bakmazdınız.
Besni – Adıyaman 1946 doğumluyum. Sülalem, Besni’nin saygın bir ailesinden gelmektedir.” Beyler” olarak adlandırılırız. 1952’de Gaziantep’e göç ettik ve buradan da Türkiye’nin dört bir köşesinde iş-aş sahibi olma becerisi göstermiş ailemin bir bireyiyim. 1969 yılından bu yana da, bir akademisyen olarak görev yapmaktayım. Bu süre içinde, yüksekokul müdürlüğünden, fakülte dekanlığına, üniversite senatörlüğünden, üniversite yönetim kurulu üyeliğine, bölüm başkanlığından, anabilim dalı başkanlığına, Başbakanlık danışmanlığından, Başbakanlık İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu üyeliğine, Çankay-Ankara Belediye Başkan Yardımcılığından, Devlet Planlama Teşkilatı 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı Özel İhtisas Komisyonu Başkanlığına kadar bir sürü görev ve sorumluluk üstlenmiş birisiyim. Genç olduğunuz için bilmeyebilirsiniz, Prof.Dr. Muammer Aksoy (kendisi 1990’da alçakça öldürülmüştü), Ord.Prof.Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi saygın bilim ve kültür adamının katılımı ile kurulan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu üyelerindenim. Bir dönem de Genel Yönetim Kurulu üyeliğinde, Genel Başkan Yardımcılığında bulundum. Zaman zaman kimi gazete(Cumhuriyet Gazetesi bunlardan birisi), dergi vb.lerinde yazılarım yer bulur. Görev yaptığınız Adıyaman ilinin ilçelerinden biri olan Besni’de yayımlanan Besni Ekspres ile Besni Güncel Gazetelerinde yazılarım çıkmaktadır. Onlara katkıda bulunurum. Öğretim Üyeleri Derneklerinde başkanlık,yönetim kurulu üyeliklerinde bulundum. Adıyaman’dan SHP-CHP’den milletvekili adayı ve aday adayı oldum. Yani, anlayacağınız hem akademik dünyada ve hem de toplumsal/siyasal yaşamda etkin olan, tanınmakta olan, politik-ideolojik çizgisi belli bir kimseyim.Özetlemem gerekirse, Anayasanın ikinci maddesinde tanımlanan T.C. Devletinin “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” özelliklerinin vurgunu ve bunların geliştirilmesinin, kökleştirilmesinin ve yaygınlaştırılmasının savunucularındanım. Yani en az sizin kadar, yurtseverim, demokratım, laik hukuk, laik eğitim ve laik toplum düzeninden, sosyal hukuk devletinden yanayım. İnsanlarımız arasında renk, ırk, dil, din, mezhep, etnik kökeninden ötürü ayrımcılık yapılmasına, bunların ne övgü ne de sövgü konu kılınmasının amansız karşıtlarındanım. Politikanın, insanların üretim sürecindeki kimliklerine dayalı olarak yapılmasını, insanların etnik yada inançsal farklılıkları temelinde yapılmamasını savunurum. Bütün bunlardan da onur duyarım.
Sayın Savcı,
Özgeçmişimi ve kendimi size anlatmak gereğini duymam, mektubunuzda ürküntü veren bir saplantı duygusunun ne kadar anlamsız ve gerekçesiz olduğunu ortaya koyma isteğimden kaynaklanmıştır. Sizi, satırlarınızın ele verdiği ve tanımadığınız, tanımak için en küçük bir çabayı göstermediğiniz kimse hakkındaki oluşturduğunuz önyargılarınızdan arındırmak ve kurtarmak istiyorum. .Bunları teker teker sıralayacağım.
Sizin ne zaman savcılık görevini üstlendiğinizi, ne zamandan bu yana Gerger’de, memleketimin bir köşesinde görev üstlendiğinizi bilmiyorum. Öncelikle, Adıyaman’ın Gerger ilçesinde Adıyamanlı, Gergerli hemşerilerime hizmet etmenizden ötürü size teşekkür ederim. Ve yine inanıyorum ki, hizmet ettiğiniz bu toprakların insanları, çok sevecendir, çok hatırşinastırlar, çok saygılıdırlar. Ve kendilerine hizmet edenleri hiç mi hiç unutmazlar. Yarın siz, Gerger dışında bir yere atanmış ve orada görev yapar konuma geldiğinizde, eğer olumlu iz bırakmış iseniz, sizi yeni görev yerinizde ziyaret edeceklerinden, size bir merhaba diyeceklerinden hiç kuşkunuz olmasın. Bu nedenle, hem Gergerlilerin ve hem de yurttaşlarımızın gönüllerini fethetmek kendi ellerinizdedir. Onları sevin, onlara bir hukuk adamının taşıması gereken vakardan hiç ödün vermeksizin sevecence yaklaşın, göreceksiniz ki, hemen tüm yürekleri, taa en derinden elinize geçirmiş olursunuz.
Sayın Ovacıklı,
Önce, Hacı Boğatekin’e “değerli hemşehrim” diye seslenmemin sizin tarafınızdan öne çıkartılmasını, bunun bir kusurum imişçesine seslendirilmesini anlamakta güçlük içindeyim. Hele hele daha başlangıçta, Hacı Boğatekin ve Cumali Badur’u “sözde gazetecilik yapan”lar olarak nitelemenizi, onları aşağılamanızı kabul etmemin ve bir kamu görevlisi olan size yakıştırmamın olanağı bulunmamaktadır. Öncelikle, dilinizin ve kaleminizin, görev ve sorumluluğunuz nedeni ile, çok özenli olması gerektiğini, size anımsatma durumunda kalmak istemem. Ne demektir “özde değil, sözde gazetecilik yapmak” ? Bir savcı olarak, hangi gazetecinin özde, hangilerinin sözde olduğuna ilişkin bir geliştirilmiş ölçütünüz mü var elinizde ? “Sayın Boğatekin’in gazetesi var mı, yok mu, başyazı yazıyor mu, yazmıyor mu?” size ne bunlardan ? Boğatekin’in gazeteciliğini değerlendirecek kimseler, o gazetenin okurlarıdır. Bu nedenle bir kamu görevlisi olan sizin, yine hizmetinizde olduğunuz yurttaşlarımızdan Sayın Boğatekin ile Bayın Badur’a bu türden bir nitelemede bulunma hakkınız yoktur, düşüncesindeyim.
Bundan daha da öteye sıçrama yaparak, bana da çamur atmaya yeltenerek, Gerger Fırat Gazetesi’nin düzenli çıkmadığını, bütün haber ve yorumlara Sayın Boğatekin’in kaynaklık ettiğini ve “masraflarını Büyükşehirlerden, kim oldukları tam olarak bilinmeyen kimselerden çıkarttığını biliyor olduğumu” ileri sürmektesiniz. Öncelikle şunun altını çizmek isterim ki, benim neyi bilip-bilmediğimi sorgulamak sizin göreviniz değildir. Böyle bir nitelemeye cüret ederek beni suçlayıcı, Sayın Boğatekin’ne yöneltmek istediğiniz suçlamaları bildiğimi dile getirmektesiniz. Bütün bunları şiddetle ret ederim. Yöneltmek istediğiniz suçlamaları bilmemekle birlikte, bilsem bile bunun sizi ilgilendirir yanının olmadığı düşüncesindeyim.
Sayın Savcı,
Gerger’i biliyorum. Hem bir Adıyamanlı ve hem de bir zamanlar yaptığım politik çalışmalarım nedeni ile biliyorum. Ancak ben, sizin çok yanlış biçimde yaptığınız gibi, şimdiye kadar Gerger’de yaşayan yurttaşlarımızın ne etnik kökenlerini (Türk,Kürt,Zaza,Ermeni), ne soylarını, ne inançlarını, ne mezheplerini (Müslüman, Süryani, Hıristiyan, Alevi,Sünni), ne aşiretlerini hiç mi hiç umursamadım ve umursamam da. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığını, bizleri birbirimize bağlayan, tasada ve kıvançta bir arada tutan tek kimlik olarak görmekteyim. Adıyamanlı olmakla birlikte, şimdiye kadar ne etnik kökenimi merak ettim, ne ırkımı, ne aşiretimi ! Size de önerim ve öğüdüm, benim gibi davranmanız ve yurttaşlarımızı etnik yada inançsal kimliklerine göre tanımlama yanlışına düşmemeniz, bu nedenle de suç işlememenizdir.
Sayın Boğatekin yada başkaları hakkında sıraladığınız “basın yoluyla kamu çalışanlarına karşı hakaret, iftira, dayanaksız sav ve saldırı” lar beni neden ilgilendirsin ve bunların güvenlikten istihbarat birimlerine kadar devlet birimlerince izlendiğini bana iletmek ve bunu bana anımsatmak gereğini neden duydunuz ? Boğatekin ve başkaları yasalara aykırı davranışlar sergiliyorlarsa, kimilerinin kişilik haklarına saldırıyorlarsa, devlet birimlerince izleniyorsa, bundan bana ne ? Kişilik haklarının saldırıya uğradığını ileri sürenlerin başvuracakları hukuk yolları vardır ve mektubunuzdan anladığım kadarı ile, zaten yargı yolu da işletilmektedir. Eğer Boğatekin’in çıkarttığı gazete, Basın Yasasına aykırılık taşıyor ise, siz savcı olarak yasal gereklerini yapar, yargı da yasal koşulların gereğini yerine getirmeyen gazeteyi kapatır. “Bak, destek mesajı verdiğin kimseler adli, idari, güvenlik ve istihbarat kurumlarının yakından izlenmekte, kendine dikkat et !” mi demek istemektesiniz, bana. Beni bu türden söyleminiz ile korkutmak, Sayın Boğatekin ve hemşehrilerimle bağımı kopartmak, uzaktan uzağa yolladığım bir selamı bile onlardan esirgememi mi buyuruyorsunuz ?(!) Eğer niyetiniz bu biçimde ise, böyle bir buyruk, uyarı yada gözdağı vermeye hakkınızın da, haddinizin de bulunmadığını belirtmek isterim.
Mektubunuzun ilk paragrafında bu dehşetengiz saptama ve üstü örtük korkutma, yıldırma amaçlı satırlarınızdan sonra, ikinci paragrafta, destek mesajıma neden olan kaynağı da gösteriyorsunuz: “söz konusu destek yazınızı, Cumhuriyet Gazetesi’nin (çokca itibar ettiğiniz) haberine dayanarak ve inanarak yazmışsınız”, sizin satırlarınız. Haberin yargı kanalı ile yalanlandığını ve tinsel ödence istemi ile yasa yoluna gideceğinizi bildirmektesiniz. Bunların hiç biri beni ilgilendirmiyor. Ancak, bu bağlamda verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim. Zaten siz, size savcı olarak düşen görevi yapmışsınız. Yazının içeriğinden yola çıkarak kamu davası açmışsınız. Tutuklanma isteminde bulunmuşsunuz. Ancak Sulh Ceza Mahkemesi, mektubunuzdan çıkardığım sonuca göre, tutuklama isteminizi yerinde görmemiş ve şüpheliyi serbest bırakmış. Bana ne Boğatekin’in bu yargılama sürecinden, bana ne O’nun tarafınızdan muhatap alınıp-alınmamasından ? Neden, kendinizi kanıtlamak boş çabası içine girerek, kimilerini tanık olarak bana işaret ediyorsunuz? Neler umuyorsunuz, bu beni ilgilendirmeyen bilgi aktarımından ? Kişilerin, kendi haklarındaki işlemlerinizden, uygulamalarınızdan yakınmaya hakları yok mu? Size karşı çıkmak, sizin işlemlerinizi ve uygulamalarınızı kabul etmemek suç mu ? Böyle bir yasa mı var yoksa ? Yakındığınız açıklamalarında suç unsuru varsa, yasanın size verdiği görevi yaparsınız. Ayrıca siz bir hukuk adamısınız ve hiç kimsenin “kesinleşmiş yargı kararı olmaksızın” suçlu olarak algılanmayacağını bilmesi gerekenlerdensiniz.Eğer, yaptığınız savaşımın, hukuk devletine uygunluğunu savunuyorsanız, bunun bilgi ve belgelerini tarafıma yollarsanız, Sayın Boğatekin ve benzerlerine söyleyebilecek sözlerimi de hiç sakınmam, bunu bilesiniz.
İlk paragraftaki yersiz ve anlamsız dokundurmalarınız, mektubunuzun üçüncü paragrafında yeniden karşıma çıkmaktadır. Ne demek “Boğatekin’e bilimsel kişiliğimle destek vermemin ve övmemin akıllarda işaret bıraktığını ileri sürdüğünüz sorular ?” Yani bana, “terör örgütünü destekliyorsunuz , Ermeni, Kürt kıyımı benzeri zırvalıklara arka çıkıyorsunuz“ mu demek istiyorsunuz ? Bunu şiddetle ret ederim ve bir hukuk adamı olarak size yakıştıramadığımı, hiçbir aklı başında kimseye yakıştıramayacağımı belirtmek isterim. Benim için, Boğatekin’in soyu ile sopuyla, abisinin Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre faaliyette bulunan ve TBMM’nde temsil edilen bir partinin ilçe başkanlığını yürütmesi, yeğeninin, işlediği suç nedeni ile cezasını çekmekte olması, önemli değildir. Bu nedenle, bana ilettiğiniz bu türden bilgi aktarımlarını kendinizde saklayın. Sizin de yada benim de, diyelim ki, ailemizden birileri benzer ilişki ve suç içinde bulunsalar, bu bizlerin suçlu olmasının, suçlanmasının, kötü adam olmasını karinesini oluşturmaz ki! Suçun şahsiliğini, sanırım Hukuk Fakültesi sıralarında size de öğretmiş olmalılar..
Sayın Ovacıklı,
Sizi tanımıyorum. Ancak, üstlenmiş olduğunuz görev ve sorumluluk nedeni ile saygı duyulması gereken bir konumdasınız. İnsanların saygı duyulması gereken bir konumda bulunması, onları daha bir sorumlu ve özenli yapar. Siz, Gerger’de, hizmetinde olduğunuz yurttaşlarımızdan ikisine karşı, gizlenemeyen, önlenemeyen hınç, hırs ve öfke ile dopdolusunuz. Olayları, varsa suçları, bunları “kişisel sorununuz” ve “onlardan kişisel intikam alma, hıncınızı çıkartma ” biçimine büründürmüşsünüz. Karşı karşıya gelsem bile tanıyamayacağım ve bilmediğim Cumali Badur’un ermeni kökenli olduğunu anımsatmak, altını çizmek neyin nesi ? Yetmiyor mu size, hizmetinizde olduğunuz yurttaşlarımızdan birisi olan Cumali Badur’un, yurttaşlık kimliği ? Nasıl cüret edersiniz, köken farklılığını öne çıkartmaya, etnik kökenini bir suçmuş gibi göstermeye ? Siz hukuk adamı mısınız, yoksa, hizmetinde olduğunuz insanlardan etnik yada düşünsel yapısı size uymayanlara, hoşlanmadıklarına dişlerini gıcırdatan, diş bilediğini açıklamaktan sakınmayan bir ırkçı mısınız, kafatasçı mısınız, bir tarikat yada cemaat mensubu musunuz? Memleketimde “adalet “ gibi yüce bir hizmet alanında görevli sizin hakkınızda bu türden düşüncelere kapılmayı, böyle bir izlenim edinmeyi bile, hem yurttaş olarak, hem de Adıyamanlı hemşerilerim adına kabul edemem. Kendimi alıkoymak isterim bu türden düşüncelere yönelmekten.
“ …hakkımda çıkan bu asılsız iddiaların haber yapılmaması yönünde karar aldırdım…” diyerek, yaptığınız işlem ve eylemi savunurken bile, yargıyı kullandığınız gibi bir izlenim yaratmaktasınız. Bu da yanlış ve isteminiz üzerine yayın yasağı koyan sayın yargıçları güç durumda bırakan bir ifadedir. Yukardada söyledim, kin ve öfkenizin tutsağı olmuşsunuz, gözünüz duymuyor,gözünüz görmüyor izlenimi yaratmaktasınız. “…mahkemenin tedbir kararını itham ederek haber yapan hemşehrinizin yanında olduğu söylemişsiniz…” diyerek, yine saldırıyorsunuz. Oysa ki ben Sayın Boğatekin tarafından “…kamusal haklara zaran veren kişisel çıkarlara dayandırılan yayın yasağı” biçiminde nitelendirilen bir işlemin bir an önce kaldırılmasına ilişkin bir beklentimi dile getirmekteyim. Siz, “adımın, görev yerimin, yazımın tarih ve imzamın ile mektubumun muhatabımın ismini ve ona hitap biçiminin altını çizme yerine, mektubun özünü kavramaya zaman ayırsa idiniz, sanırım daha sağlıklı bir yaklaşım sergilerdiniz.
Satırlanızdan anlaşılıyor ki, siz yansız bir hukuk adamı olma kimliğini tümü ile yitirmişsiniz. Bu nedenle de, özellikle etnik yada dinsel kökenini öne çıkartmak istediğiniz kimseler hakkında “Terörle Mücadele Yasası”nı, silah gibi kullanma alışkanlığına kaptırmışsınız kendinizi. Görevinizi kötüye kullandığınız düşüncesindeyim. Bu psikolojik atmosferden kendinizi sıyırınız ve sağlıklı bir biçimde görevinizi yapınız. Haklarında durmaksızın soruşturma açtırdığınızı söylediğiniz kimseler de, öncelikle hizmetinizde olduğunuz Türk Ulusu’nu oluşturan bireylerdendir.
Sayın Savcı,
Şimdi gelelim, bana, mektubunuzu, aktardığınız eylem ve işlemlerinizi haklı çıkartmak için gönderdiğiniz Sayın Boğatekin ( Boğatekin’e sayın dememin sizi kızdırdığını, çileden çıkardığını bilmeme karşın, yetişmem ve terbiyem üçüncü kimselerden söz ederken ve size seslenirken sayın sözcüğünü kullanmamı gerektirmekte) tarafından yazılan “ Feto ile Apo” başlıklı yazısına. Siz, kin ve öfke ile dolu olduğunuz Sayın Boğatekin’i, “şimdi canına okurum senin !” fırsatının doğduğu düşüncesi ile olacak, hemen TCK’nun 215 inci maddesinin şüphelisi olarak ilan etmiş ve hakkında tutuklama isteminde bulunmuşsunuz. Sulh Ceza Mahkemesi ise, sizin isteminizi geri çevirerek, ciddi bulmadığını ortaya koymuştur. Ben ise, bana Sayın Boğatekin’in suçluluğun kanıtı olarak gönderdiğiniz ilgili yazıyı, övgülediğiniz akademik kimliğim ile gözden geçirdim. Alanım hukuk olmamakla birlikte, her Türk yurttaşı ölçüsünde hukuktan anlayan birisi olarak ve kendim de günlük yazılar yazan birisi olarak gözden geçirdim. İşinize yarar düşüncesi ile aşağıdaki notları size göndermekte yarar ummaktayım:
a) Bana göre yazının “PKK terör örgütünün propagandasını yapmak”, “suç ve suçluyu övmek” ile uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır. Bana gönderdiğiniz “Feto ile APO” yazısında altığını çizdiğiniz “Abdullah Öcalan’ın Yurtsever güçleri”, “ acaba TC’nin laik bekçileri ne yapıyor”, “Onlar da, dün tüm enerjisini Solcuları bitirmeye, 27 yıldan beri/de Solcuları bırakıp Hedefine Kürtleri almış. Şehirleri tarikat ve cemaat güçlerine bırakıp yüce dağların doruklarına çıkmış. Apo’nun Yurtseverleri yada PKK’sını kovalıyor. Çatışıyor. Bazen vuruyor bazen vuruluyor” , “Apa’nun yurt-sever gücüdür”, “ Eğer, Apo’nun Yurtseverleri”, “Yarın çok geç olmadan” , “derhal silahlar susmalı,” “ Laik Cumhuriyetin bu gün ülkeyi bölücüler diye dağda kovaladıkları Yurtsever gençliğin yarınlarda Demokratik cumhuriyet idealiyle layik ve cumhuriyete sahip çıkmayacağını kim söyleyebilir” sözcükleri yada tanımları, 215 e sokulan suçlamalar olarak tarafınızdan değerlendirilmişse, bunda isabet bulunmadığını belirtmek isterim.
b) Yazının bütünü birlikte değerlendirildiğinde, amacın Aptullah Öcalan’ı, PKK’yı, terörü yada teröristi övmediği en yalın okuyucunun bile ayırtına varacağı bir içerik taşımaktadır. Bu yazının asıl hedefi, demokratik,laik Cumhuriyet için asıl tehlikenin Fetocu güçler, tarikatlar ve dini cemaatler olduğuna dikkat çekmektir. Bunu anlamak için hukuk okumak, yasaları bilmek gerekmemekte.
c) Yazar, bu yazısında “Apo’nun yurtseverleri” derken, onların A.Öcalan tarafından nitelenmesinden söz etmektedir. Yazının ana ekseni, yazının ilk paragrafında belirtildiği gibi “ Fetullah’ın Tarikatçıları”, “ Abdullah’ın Yurtseverleri “, “Cumhuriyetin Laik Bekçileri” biçiminde sıralanmaktadır. Yazar, bu güçlerin ortak çizgileri “ demokrasiyi ve laikliği gerçekten korumak, yaşatmak için mücadele etmek, bu ülkülerinde kararlı ve içtenlikli iseler” zaman yitirmeksizin, Feto Cumhuriyetine karşı çıkmaları konusunda çağrıda bulunmaktadır.
d) Yazı, Feto Cumhuriyeti’ne upa yelken gidiş konusunda uyarı özelliği taşımaktadır ve sanırım asıl bam teli de bu noktada toplanmaktadır. Yazarın niyeti bu olmasına karşın, yazının içeriğinden bu sonuç kendisini ele vermesine karşın, benim aklıma “Feto’nun güç kaynaklarını, kamu kuruluşlarındaki gücünü ve yakın tehlikeyi gözler önüne serdiği “ gerekçesi ile hakkında işlem yapılmasını mümkün kılacak henüz bir yasa maddesi olmadığından olacak, “PKK terör örgütü propagandası yapmaktan” soruşturma açıldığı izlenimi getirmektedir. Böyle bir izlenime sürüklenmek, bunun yaratacağı ürküntüyü duyumsamak,hissetmek istemem.
e) Size düşen, bu yazıdan esinlenerek, Sayın Boğatekin’in bilgisine başvurarak, görev alanınız içinde varsa Feto örgütlenmesine ilişkin bilgi almak, onların okulları,yurtları ve “ışık evleri” hakkında, gerekiyorsa yasal işlemler yapmaktır. Basın, özellikle yerel basın, yerel yöneticiler ile savcı benzeri hizmet sahiplerinin, görevlerinin gereklerini yerine getirirken, en çok yararlanacakları kaynaklardan birisidir. Yerel basın, halk adına, toplum adına, Gerger Fırat Gerger adına, kamu hizmetlerinin en yakın izleyicisi, eleştiricisi ve denetleyicisi işlevini görmeli ve bu yolda özendirilmelidir. Siz de yararlanın bunlardan, hizmetle yükümlü olduğunuz halkımız ve bekçisi olduğunuz demokratik,laik Cumhuriyetimiz açısından.
f) Yazının benim açımdan tek kusuru, tümü ile yazım kurallarına özen gösterilmemesidir. Daha anlaşılır biçimde kaleme alınabilirdi.
Sayın Ovacıklı,
Mektubunuzun ikinci paragrafında sergilediğiniz ölçülü açıklama biçemini, dördüncü paragrafta yine bir yana bırakarak, kendinizi yalanlıyorsunuz. Size öğüdüm, mektubunuzu, benim mektubumu aldıktan sonra yeniden ve birlikte okuyun. İkinci paragrafta benim mesajımın kaynağını, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki habere dayanarak ve inanarak yazdığım saptamasında bulunurken, dördüncü paragrafında yeniden celalleniyor, yeniden ölçünüzü elinizden kaçırarak, neler neler söylüyorsunuz : “size yakışmayan ayıp”, “basit ve ucuz biçimde hemşerim hitabı ile”, “sözde Atatürk’ün Cumhuriyet ilkeleri ve değerleri ile evrensel hukuk ilkelerine bağlı biri olarak sizi esefle kınıyorum” diyebilmektesiniz. Size, memleketimde hizmet veren,Cumhuriyetin özde vurgunu olduğunu belirten bir kamu görevlisine, savcıya “bunların hepsini size geri gönderiyorum” demenin,” haddinizi çok aştınız, savcı değil, kin ve düşmanlığın tutsağı, militanı olmuş birisi durumuna düşmüşsünüz” biçiminde nitelememin ayıp olacağını, bana yakışmayacağını belirtmek isterim.
Bu arada, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucularından birisi olarak, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin vurgunu olan birisi olarak, ulu önder Atatürk’ün her fırsatta, ortaya sürülmesini, Atatürk ticareti ve şarlatanlığını içime sindiremediğimi de belirtmek isterim. Biliyorsunuz, ülkemizde Nadir Nadi’ye bile Atatürk tüccarlığı, Atatürk şarlatanlığı “Ben Atatürkçü Değilim” adlı kitap yazdırtmıştır. Bizler, “Atatürk yaşasaydı bizden olurdu” diyen eski Başbakanları da, her ağzını açtığında “Atatürk’ten, Atatürk’ün muasır medeniyetinden”, “Atatürk’ün huzurunda sap gibi duruyorlar “, “Her 10 Kasımlarda içimiz yana yana Atatürk için yapılan törenlere katılmak zorundayız” diyenleri çok yakından tanıyoruz. Sizin de bunlardan epeyce tanıdıklarınızın olduğunu düşünüyorum.
Bu nedenle bunların hiç mi hiç birinin yazılmamış olduğunu varsayıyorum ve belgeliklerime yerleştiriyorum.
Sayın Savcı
Yukarıda da hemşerilerimin özelliklerini, kendisine hizmet eden kimseleri unutmadıklarını, her olanakta yürek genişliliklerini sergilediklerini belirtmiştim. Bunlardan birisi benim. Yaşça sizden önde olduğum düşüncesindeyim. Mesleğimin gereği de başkalarına bir şeyler öğretmektir. Bu nedenle size öğüt ve önerilerde bulunacağım :Hukuk adamı olarak, her şeyi hukuk devleti penceresinden görünüz ve gereğini buna göre yapınız. “Hınç, öfke, intikam duygusu insan yüreğine yüktür”. Değerli hukukçularımızdan Prof.Dr.Faruk Erem’in seslendirdiği bir deyiş vardır :” Suçlunun üzerini kazırsanız altından insan çıkar”. Öyle bir hava yaratınız ki, hakkında yargı kararı olmaksızın hüküm verdiğiniz Boğatekin ve Badur ve benzerleri de, gerektiğinde, Cumhuriyetin yurttaşları olarak, Cumhuriyetin savcısı olan size sığınabilsinler.
Sayın Ovacıklı,
Önce Sayın Boğatekin’e, sonra size ve sizlerin sayesinde Sayın Çetin Yiğenoğlu’na, Gerger’i Türkiye kamuoyuna tanıtmanız nedeni ile teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Sizin, hiç gerekmediği halde, olayı tam bir hukuk sarmalına dolandırmanız Gerger adlı bir ilçenin varlığını herkese duyurdu. Belki bu ilgi odağına dönüştürdüğünüz Gerger, bundan kimi kamusal ilgi nedeni ile yarar sağlayacaktır. Örneğin, tuvaletsiz, lavabosuz okullar, kamu kuruluşlarının hiç olmazsa bu ilkel sorunu çözümlenebilir. Ve belki siz, devletin güvenlik güçleri, mülki amirlik, Sayın Boğatekin’in işaret ettiği “Yakın tehlike/Feto Tehlikesi” konusunda üzerinize düşeni yaparsınız. Bu ise, hem Gerger,hem Adıyaman ve hem de Türkiye açısından yararın en büyüğü olur.
Size sevgiler, esenlikler iletiyorum. Ve bu yazıyı da, Gerger Fırat’ta yayımlanan mesajım kaynaklık ettiğinden anılan gazeteye de bir örneğini, göndereceğim.
Ankara’ya yolunuz düştüğünde sizinle görüşmek, size bir kahve ikram etmek isterim. 28.03.2008
Prof.Dr.Mustafa Altıntaş
Gazi Üniversitesi İİBF
İktisat Bölümü Öğretim Üyesi
Gazeteci Haco tutuklandı
ADANA- Adıyaman’ın Gerger ilçesinde yayınladığı “Gerger Fırat” gazetesinde Fetullah Gülen’e “Feto” dediği bir yazısıyla gündeme gelen ve Cumhuriyet Gazetesi’nde de geçtiğimiz haftalarda, “Gazeteci Haco’nun Savaşımı” adlı röportajı yayımlanan Gazeteci-Yazar Hacı Boğatekin (Haco) “(Savcı Sadullah Ovacıklı’ya) Adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı basın yoluyla alenen hakaret ve iftira” suçlamasıyla tutuklandı. Boğatekin, tutuklama öncesinde Adalet Müfettişi Hüseyin Alaybay’a verdiği ifadede Gerger Savcısı Sadullah Ovacıklı’nın tarafsızlığını yitirdiğini, kendisine ait internet sitesinin Nur Asya cemaati tarafından yaptırıldığını öne sürdü.
İlk kez “Feto ve Apo” başlıklı yazısıyla gündeme gelen ve hakkında açılan 100’e yakın davayla tanınan Boğatekin, iş için gittiği İstanbul dönüşünde önceki gün uçaktan iner inmez gözaltına alınarak Cumhuriyet Savcılığı’na götürüldü. İlk sorgusunun ardından tutuklanma istemiyle Yargıç Abdullah Günakın başkanlığındaki Gerger Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkarılan Boğatekin, 10 saat kadar süren yargılama sonucu, TCY’nin 125/2-3maddesi uyarınca “kamu görevlisine karşı görevinden dolayı basın yoluyla alenen hakaret”, 288/1 maddesi uyarınca “Adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ve 267/1-2 maddesi uyarınca da “iftira” suçlaması ve 8 aydan 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle tutuklanarak Kahta Cezaevi’ne gönderildi.
Tarikat güçlerinin devlet içindeki yapılanmasını, adliye koridorlarına kadar oluşan kadrolaşmayı sık sık gazetesinde gündeme getiren, makaleler yazan, bu nedenle daha önce bir çok kez gözaltına alınan Boğatekin’in, “Feto ve Apo” yazısı üzerine açılan soruşturmada Savcı Ovacıklı’nın tutumu üzerine kendisini Adalet Bakanlığıyla Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’na şikayet etmesi üzerine görevlendirilen Adalet Müfettişi Hüseyin Alaybay’a da ifade verdi. Boğatekin, bu ifadesinde Savcı Ovacıklı’nın söz konusu soruşturmada “Fetullah Gülen için Fetullah Gülen Hoca Hazretlerine ‘Feto’ diyemeyeceğini, bunun bir hakaret olduğunu, gazetesinin bir sonraki sayısında özür dilemesini istediği”ne ilişkin savını yineledi. Boğatekin, ayrıca Alaybay tarafından düzenlenen “Müşteki Şikayet Tutanağı”nda Savcı Ovacıklı’ya ait www.sadullahovacikli.com adresindeki web sitesinin Nur Asya Cemaati tarafından hazırlandığını savlayarak bu durumun bile Savcı Ovacıklı’nın tarafsızlığını yitirdiğine kanıt oluşturduğunu söylediği öğrenildi.
Boğatekin’in tutuklanmasının ardından cezaevine sevk edilmesini görüntülemek isteyen gazetecilerle polis arasında gerginlik yaşandı. Basın mensuplarının fotoğraf çekmesini engellemek isteyen polislerin bazı gazetecilerle Boğatekin’in ailesi ve yakınlarından bazı kişileri tartakladığı savlandı.
Boğatekin’in tutuklanmasıyla ilgili olarak avukatları şunları söyledi:
“Yaklaşık 10 saat süren yargılama süreci 01.00’de bitti ve Boğatekin Kahta Cezaevine gönderildi. Bu ‘Adli yargıya müdahale ediyor’ diyen adli yargı temsilcilerinin adil davranmadığı düşüncesini yaratıyor. Belli ki keyfi bir karar verilmiştir. Buna itiraz edeceğiz. Gerçekler, bu kararı bozacaktır.”
Boğatekin’in karara itiraza hazırlanan avukatları tutuklamanın bir komplo olduğunu söylediler.
…………………………………………………………………….
Çetin YİĞENOĞLU, Cumhuriyet, 14 Nisan 2008
İtiraz dilekçesinde, “yazılarımdan başka bir eylemim yoktur” dedi
Gergerli Gazeteci Haco, tutuklanmasına itiraz etti
ADANA(Cumhuriyet Bürosu)- Adıyaman’ın Gerger ilçesinde yayınladığı “Gerger Fırat” gazetesinde Fetullah Gülen’e “Feto” dediği bir yazısıyla gündeme gelen ve Cumhuriyet Gazetesi’nde de geçtiğimiz haftalarda, “Gazeteci Haco’nun Savaşımı” adlı röportajı yayımlanan Gazeteci-Yazar Hacı Boğatekin, tutuklanmasına itiraz etti. Gerger Sulh Ceza Hakimliği’ne, “Tevkifin geri alınmasına ve dosyanın itiraz merciine gönderilmesi,” istemiyle sunulan itiraz başvurusunda Boğatekin’in, “Fırat gazetesindeki yazılarım dışında hiçbir eylemim olmamıştır,” dediği öğrenildi.
Gazetesinde yazdığı yazılardan dolayı, “Adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs, kamu görevlisine karşı (Savcı Sadulah Ovacıklı) görevinden dolayı basın yoluyla alenen hakaret ve iftira” suçlamasıyla tutuklanan Boğatekin, önceki gün Gerger Sulh Ceza Hakimliği’ne bir dilekçe vererek, hakkındaki tutuklama kararının geri alınmasını, bu mümkün olmadığı takdirde dosyasının ilgili itiraz mercii olan Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilerek itiraz yolu ile hakkındaki tutuklama kararının kaldırılarak tahliyesine karar verilmesini talep etti.
Boğatekin’in tahliye istemiyle verdiği dilekçesinde özetle şöyle diyor:
“Fırat gazetesinde yayınlanan ‘Apo – Feto’ başlıklı yazılarım nedeniyle Gerger Cumhuriyet Savcısı Sadullah Ovacıklı tarafından, ‘Fethullah Gülen hazretlerine hakaret ettiğim’ gerekçesi ile önce tehdit edildim daha sonra hakkımda soruşturma başlatılarak tutuklanmak istemi ile sorguya sevk edildim. Ancak tutuklama talebi reddedilerek serbest bırakıldım. Her ne kadar Sayın Savcı bu karara itiraz etti ise de bu itirazı da reddedildi.
‘Apo – Feto’ başlıklı yazı ve yazı nedeniyle haksız tutuklamaya sevk edilmem, ulusal basında yer alınca bu haber ve olay ile ilgili çeşitli yorumlar günlerce devam etti. Beni Fetullah Gülen lehine haksız tutuklamaya sevk eden C. Savcısı hakkında da çeşitli yazılar ve eleştiriler de yayınlanınca ve taraf tuttuğu gerekçesi ile Savcıya şikayet ettiğim için işin seyri değişti. Soruşturma dosyasına gizlilik kararı verilmiş ve hakkımda yakalama kararı çıkartılmıştır.
Tutuklama kararı usul ve yasaya aykırıdır. Zira Fırat gazetesindeki yazılarım dışında benim hiçbir eylemim olmamıştır. Gazetede yayınlanan yazıların yalan ve iftira olduğu tespit edilmemiştir. Eğer ceza davası açılacak ise, öncelikle haberin yalan ve iftira olduğunun tespiti davasının açıması gerekirdi. Böyle bir yola başvurulmadan, sadece soruşturmayı yapan kişinin ‘yalan ve iftira’ demesi ve tutuklamaya gidilmesi hiçbir hukuk sisteminin kabul etmeyeceği bir durumdur.”
………………………..
16 Nisan 2008
Gazeteci Haco davası arapsaçı
ADANA(Cumhuriyet Bürosu)-Gergerli Gazeteci Hacı Boğatekin’in (Haco) tutuklanması üzerine bir üst mahkemeye yaptığı itiraz reddedildi. Boğatekin’in avukatlarının tutukluluğun kaldırılması yönünde Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine başvurmaya hazırlandığı bildirildi. Olayla ilgili iddiaları soruşturan Adalet Müfettişi Hüseyin Alaybay’ın ifadesine başvurduğu Haco’nun oğlu Özgür, polis baskısı nedeniyle can güvenliğinden endişe ettiği gerekçesiyle kaymakamlığa başvurdu.
Gazetesinde yazdığı yazılarla, “Adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs, kamu görevlisine karşı (Savcı Sadulah Ovacıklı) görevinden dolayı basın yoluyla alenen hakaret ve iftira” suçlamasıyla tutuklanan Boğatekin, önceki gün Gerger Sulh Ceza ve Asliye Ceza Yargıçlıklarına bir dilekçe vererek hakkındaki tutuklama kararının kaldırılarak tahliyesine karar verilmesini istedi.
Boğatekin’in tahliye istemiyle verdiği dilekçesinde özetle şöyle denildi:
“Fırat gazetesinde yayınlanan ‘Apo – Feto’ başlıklı yazılarım nedeniyle Gerger Cumhuriyet Savcısı Sadullah Ovacıklı tarafından, ‘Fethullah Gülen hazretlerine hakaret ettiğim’ gerekçesi ile önce tehdit edildim daha sonra hakkımda soruşturma başlatılarak tutuklanmak istemi ile sorguya sevk edildim. Ancak tutuklama talebi reddedilerek serbest bırakıldım. Her ne kadar Sayın Savcı bu karara itiraz etti ise de bu itirazı da reddedildi.
‘Apo – Feto’ başlıklı yazı ve yazı nedeniyle haksız tutuklamaya sevk edilmem, ulusal basında yer alınca bu haber ve olay ile ilgili çeşitli yorumlar günlerce devam etti. Beni Fetullah Gülen lehine haksız tutuklamaya sevk eden C. Savcısı hakkında da çeşitli yazılar ve eleştiriler de yayınlanınca ve taraf tuttuğu gerekçesi ile Savcıyı şikayet ettiğim için işin seyri değişti. Soruşturma dosyasına gizlilik kararı verilmiş ve hakkımda yakalama kararı çıkartılmıştır.
Tutuklama kararı usul ve yasaya aykırıdır. Zira Fırat gazetesindeki yazılarım dışında benim hiçbir eylemim olmamıştır. Gazetede yayınlanan yazıların yalan ve iftira olduğu tespit edilmemiştir. Eğer ceza davası açılacak ise, öncelikle haberin yalan ve iftira olduğunun tespiti davasının açılması gerekirdi. Böyle bir yola başvurulmadan, sadece soruşturmayı yapan kişinin ‘yalan ve iftira’ demesi ve tutuklamaya gidilmesi hiçbir hukuk sisteminin kabul etmeyeceği bir durumdur.”
İtirazı yerinde bulunmayan Boğatekin’in salıverilme istemi kabul edilmedi. Boğatekin’in avuklatlarının şimdi tutukluluğun kaldırılması amacıyla Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde itiraz etmeye hazırlandığı bildirildi.
Bu arada Hacı Boğatekin’in Savcı Ovacıklı hakkındaki iddalarını araştırmak üzere Gerger’e gelen Adalet Müfettişi Hüseyin Alaybey, (Haco’nun oğlu) Özgür Boğatekin’in de ifadesine başvurdu.
Bunun yanı sıra, arzuhalcilik ve iş takipçiliği yaparak hayatını kazanan Özgür Boğatekin’in iş için hükümet konağına giriş ve çıkışlarında ilçede yoğun izlemeye alınarak taciz edildiği ve dolayısıyla can güvenliğinden endişe ettiği gerekçesiyle Kaymakamlığa bir dilekçe vererek Kaymakam Şenol Koca ile görüştüğü öğrenildi.
…………………….
18 Nisan 2008
Gazeteci Haco Bugün yargıç karşısına çıkacak
ADANA (Cumhuriyet Güney İlleri Bürosu)-Gerger’de yayımlanan Fırat Gazetesinde Fetullah Gülen için “Feto” diye yazması üzerine gündeme gelen ve daha sonra yazdığı yazılarla “Adil Yargıyı Etkileme, Kamu Görevlisine Basın Yoluyla Hakaret ve İftira” suçlamasıyla tutuklanarak Kahta cezaevine konulan Hacı Boğatekin (Haco) bugün yargıç karşısına çıkıyor… Birçok demokratik kitle örgütü yöneticisi, üyesi ve avukatın yanı sıra Basın Konseyi’nin de duruşmayı izleyeceği bildirildi. Bizzat gazete bürosunu arayarak davaya katılacaklarını söyleyen Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet Gazetesinin Başyazarı Oktay Ekşi, Hacı Boğatekin 30 yıldır Hürriyet gazetesinin yaman bir muhabiridir. Böyle bir gazetecinin haklı davasında kendisini yalnız bırakmayacağız. Konseyimiz duyarlı davranarak davaya temsilci tayin etmiştir. Doğu ve Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Faruk Balıkçı bizzat gelip izleyici olarak duruşmaya katılacaktır. Aynı zamanda Basın Konseyinin bir avukatının gelip savunma yapmasını istiyoruz. Duruşma gününe kadar bu avukatı hazırlayıp Gerger’e göndermeyi düşünüyoruz.” dedi.
Fethullah Gülen’e Feto dediği için başına gelmedik iş kalmayan “ufacık Gerger’in ufacık gazetecisi Haci Boğatekin”in duruşmasına, Çağdaş Hukukçular Derneği, Çağdaş Avukatlar Grubu, Adıyaman, İzmir, Mardin, Diyarbakır Barolarının da mahkemeye katılıp bizzat Boğatekin’i savunacakları bildirildi. Toplam halde 40 kadar hukukçunun davaya katılacağı ve haksız tutuklamaya karşı tahliye talebinde bulunacağı, bunun yanı sıra Adıyaman’daki demokratik kitle örgütü temsilcileri ve yoğun bir halk kitlesinin duruşmaya izleyici ve destekçi olarak katılacağı öğrenildi. Ayrıca İstanbul Barosu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Hukukçular Derneğinin ortak kararıyla150 avukatın ortaklaşa hukuki destek sunacakları, bu ve bunun gibi hukuk dışı tutuklamaların Türkiye’nin prestijine zarar verdiğini bu amaçla olayı protesto etmeye hazırlandıkları belirtildi.
GAZETECİ HACO 4
DAVADAN YARGILANDI
ADANA (Cumhuriyet)-Gerger’de yayımlanan Fırat Gazetesinde Fetullah Gülen için “Feto” diye yazmasıyla ünlü Gazeteci Hacı Boğatekin (Haco), Gerger ceza mahkemelerinde dört ayrı davadan yargılandı. Boğatekin’in tutuksuz yargılanma istemi, “mağdur-yakınmacı” konumundaki Savcı Sadullah Ovacıklı ile bazı tanıkların mahkemeye katılmaması nedeniyle kabul edilmedi.
“Feto” olayından sonra yazdığı yazılar üzerine tutuklanarak Kahta cezaevine konulan Boğatekin, dün Gerger’e getirilerek hakkında açılan dört ayrı davadan yargılanması geç saatlere dek sürdü… Bu davalardan ilki “Müftülükte Hırsız Var, yazısıyla Gerger Müftülüğünü küçük düşürdüğü gerekçesiyle açılan davaydı ve dün tanıklar gelmediği için 30 Haziran’a ertelendi.
Bugüne dek hakkında 90’ı aşkın dava açılmasıyla ünlü Gazeteci Boğatekin dün önce Gerger Müftüsü Musa Çelik tarafından açılan davadan yargılandı… Anımsanacağı üzere Karadeniz’e fındık hasadı için giderken yolda kaza geçirenler için camilerde açılan yardım kampanyasında toplanan paraları bir imam zimmetine geçirmiş, daha sonra yapılan soruşturmada yolsuzluk ortaya çıkartılınca imam derhal açığa alınarak imam tutuklanmıştı.
Müftü Çelik, Hacı Boğatekin’i işte bu yolsuzluğu gazetesinde yazdığı için mahkemeye vermişti.
Boğatekin’in yargılandığı dünkü davalardan biri de gazetesini Savcılığa zamanında vermemesi üzerine açılmıştı.
Üçüncü dava, son ceza davalarını açan Savcı Sadullah Ovacıklı ile İlçe Jandarma Bölük Komutanı Üsteğmen Hakan Ragıp Yüceer’in birlikte açtığı “hakaret ve iftira” davasıydı.
Dördüncü dava ise tutuklanarak cezaevine konulmasına gerekçe oluşturulan “Adil Yargıyı Etkileme, Kamu Görevlisine Basın Yoluyla Hakaret ve İftira” suçlamasıyla açılan davaydı.
Gazeteci Hacı Boğatekin’in dünkü duruşmalarını Çağdaş Hukukçular Derneği’ni temsilen Av. Taylan Talan, BİANET’i temsilen Erol Önderoğlu, Basın Konseyi ve Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti’ni temsilen Gazeteci Faruk Balıkçı, İstanbul ve Adıyaman Barolarından Ali Acar, Osman Süzen, Zeynel Fırat, Veysel Ocak ve Mustafa Köroğlu adlı avukatlarla yüzden fazla Gergerli yurttaş izleyici olarak katıldı.
Hacı Boğatekin’in tutuklanmasına neden olan davanın duruşmasına sonuncu sırada bakıldı. Öne sürüldüğüne göre duruşma sırasında aynı binada olduğu bildirilen Savcı Sadullah Ovacıklı henüz bilinmeyen bir nedenle mahkemeye katılmadı. Ovacıklı’nın yanı sıra karakol komutanıyle birlikte öbür tanıkların da ifade vermediği, kanıtların karartılabileceği gerekçesiyle Boğatekin’in tutuksuz yargılanmak üzere salıverilmesi istemi kabul edilmedi. Boğatekin, yargılandığı davaların hepsinden 30 Haziran’da tekrar yargıç önüne çıkacak…
Gazetecilik Tutuklu
Kitapları ile AKP’nin “Patlak Ampul”ünü, kadrolarının da ipliğini pazara çıkaran Ergün Poyraz 9 aydır tutuklu.
Adıyaman’ın Gerger ilçesinde yayımlanan Fırat gazetesinin sahibi ve yazarı Hacı Boğatekin de kendisini ABD’ye teslim etmiş bulunan bir emekli vaizi “Feto” diye nitelendirdikten bir süre sonra tutuklandı, şimdi cezaevinde…
Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay’a, Boğatekin’in tutuklanmasını nasıl karşıladığını sorduk. “Hacı Boğatekin’in, tarikat güçlerinin devletteki kadrolaşmasını gazetesinde sık sık gündeme getirdiği için cezalandırılmak istendiği görülüyor” dedi:
“Fethullah Gülen yandaşlarının özellikle kamu kuruluşlarında etkin olmak için çaba gösterdiği, bu konuda AKP iktidarından destek bulduğu sır değildir. Bunu yazmak ise bilineni tekrarlamaktan ibarettir. Hele ki bir gazetecinin, bir cemaat önderinin ismini kısaltmasının suç sayılması asla kabul edilemez.
Bu olayın bir başka vahim tarafı ise yargının giderek siyasallaşması, daha doğru bir deyimle ‘iktidarlaşması’ sürecinin açığa çıkmasıdır. Bu anlayışa sahip olan bir savcının adil olması, adaleti yansız, sadece ve sadece hukuku esas alarak dağıtması düşünülebilir mi?
Değerlendirdiğimiz bu dava, bir gazeteci ile ilgili olduğu için basına yansımış, kamuoyunun malı olmuştur. Savcının, başka, benzer davalarda, sıradan insanların sanık olarak yer alacağı politik içerikli davalarda tarafsız kalmasının beklenemeyeceği açıktır.
Boğatekin olayı, demokrasinin, insan haklarının hiç ağızlardan düşürülmediği AKP iktidarında yargının ne hallere düşürülmekte olduğunun, yargıçların nasıl hükümet yanlısı olmaya özendirildiği, bu durumdakilere nasıl göz yumulduğunun çok somut sergilendiği bir olay olmuştur.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, taraflı davrandığı ileri sürülen yazısı nedeniyle Boğatekin’i tehdit ettiği ifade edilen savcı hakkında herhangi bir soruşturma başlattığı yolunda henüz bir haber okumadık. Bu durum, herkesten çok bağımsız yargıyı yıpratır, ona olan güveni aşındırır.”
AKP’nin kapatılma davasını “garip” bulan demokratikçilere duyurulur…
……………………………………………………………………………..
Işık Kansu, Ankara Kulisi/ Cumhuriyet 10.05.2008
Boğatekin beraat ederse
Gerger Fırat gazetesinin sahibi Hacı Boğatekin, cezaevinde gün mü dolduruyor?
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Ercan İpekçi, “Belki de” diyor, “kimsenin fark etmediği bir hukuk ve demokrasi mücadelesi veriyor”.
İpekçi, Boğatekin’in üç ayrı suçlamadan, yani “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret etme”, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ve “iftira” suçlamalarından yargılandığını anımsatıyor ve ekliyor:
“Hacı Boğatekin beraat ederse ‘Fethullah Gülen’e Feto dediği için kendisinin bizzat savcı tarafından tehdit edildiği’ anlaşılacak ki yargının kendisini sorgulaması ihtiyacı doğacak ve ilgili kamu görevlileri hakkında da soruşturma açılması zorunlu hale gelecek.
Nasıl bir sistem ki, hukuku zorlama pahasına basın özgürlüğünü yok eden, fikrini özgürce açıklayanları haksız yere aylarca hapislerde tutan; ama kamusal yetkisini kötüye kullanan kamu görevlileri hakkında hukukun işletilebilmesi yollarını tıkayan, bu konuda soruşturma açılmasını bile yine bir üst kamu makamının iznine bağlayan adaletsizlikler zinciri…
‘Sıfır tolerans’ söylemleri, cezaevlerinde Hacı Boğatekin’lere zulüm çektirmeye karşı değil, eleştiriye ve ifade özgürlüğüne karşı uygulanıyor.” TGS Başkanı’na göre, bu hukuk mücadelesi takip edilmeli ve kazanılmalı…
………………………………..
Işık Kansu, Ankara Kulisi/ Cumhuriyet 17 Mayıs 2008
Haco yine tutuklu
Haberi, Adana Temsilcimiz Çetin Yiğenoğlu’ndan aldık: Gerger’de yayımlanan Fırat gazetesinde, Fethullah Gülen için “Feto” diye yazan gazeteci Hacı Boğatekin (Haco) geçtiğimiz günlerde dört ayrı davadan mahkeme önüne çıkmış. Duruşmada Boğatekin’in tutuksuz yargılanma istemi yakınmacı konumundaki savcı Sadullah Ovacıklı ile bazı tanıkların mahkemeye katılmaması nedeniyle kabul edilmemiş.
Biliyorsunuz, geçenlerde Hacı Boğatekin’e Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Yazarlar Sendikası ve İletişimciler Araştırma Derneği bir anmalık vermişti. Neden verilmişti anmalık?
Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Genel Sekreteri Tevfik Taş açıklasın:
“Hacı Boğatekin Abdullah Öcalan’a seven sevmeyen herkesin söylediği gibi ‘Apo’ dedi. Bunda bir şey yok… Ama Boğatekin aynı yazısında Fethullah Gülen’e de ‘Feto’ dedi ve bu iki isimle simgelenen güçlerin doğu ve güneydoğudaki savaşının vardığı boyutu, olası sonuçlarını tartışmaya çalıştı.
Al takke ver külah Boğatekin içeri tıkıldı.
Kimi yetkililer, ‘Boğatekin’e verilen cezanın Feto’yla ilişkili olmadığını’ söylemektedir. Ancak biz bunun tam tersini düşünüyoruz. Cezanın önüne arkasına baktığımızda yapılanın aslının, ‘Feto’nun adını ve gerici etkinliğini korumaya’ dayandığını görmek o kadar da zor olmuyor.
Kâğıt üzerinde ne yazarsa yazsın, Türkiye bugün laik bir ülke değildir. Türkiye sahiden laik olabilse, düşünce özgürlüğü yükselip gelişseydi Feto küçük bir mahalle ya da mezra camisinde imam bile olamazdı; ama şimdi Türkiye’nin kaderinde söz sahibi, korkunç ve gülünç ki iktidardır…
İsmet Özel’in dizesidir ama dize bu ya kendi dizesinin tersine düşeni de vurur; şimdi o dize bu durumun basit bir özeti olarak yerine oturur:
Biri kör bataklıklarda kutsal / Öteki serkeş ama oldukça da haklı”
Işık Kansu/Ankara Kulisi 07.06.2008
Neden?
Yazar Ergün Poyraz yaklaşık on aydır, gazeteci Hacı Boğatekin de bir ayı aşkın süredir tutuklu…
Ankara Aydınlığı Girişimi, “Neden” diye soruyor:
“Gerek hükümet yandaşı ‘aydınlarca’ gerekse AB ve ABD komiserlerince, ‘ifade özgürlüğ’ ve 301. madde konularında gösterilen duyarlılık, yukarıda anılan tutuklamalar ve haksız süreçler için gösterilmemekte; aksine, tutuklamalar pervasızca desteklenmekte, adeta buyurulmaktadır. Cezaevindeki yazarları dayanaksız savlarla suçlayan kitapların ve yazıların yayımlanmasına göz yumulmaktadır.
Ergün Poyraz ve Hacı Boğatekin başta olmak üzere, iktidara karşı düşüncelerini açıkladıkları için tutuklanan tüm aydınlar hemen serbest bırakılmalıdır.”
“HACO, FETO’YA KARŞI”
Fotoğraf altı yazıları
Fotoğraflar:Çetin Yiğenoğlu
Fotoğraf No………………………………….: (1-2-3-4) Gergerli Hacı Boğatekin… O, Gerger halkının gözünde Gerger’i renklendiren, şenlendiren bir adam;
arzuhalci, davavekili/avukatı; tek kişilik vakıf, Gergerli kimsesizlerin kimsesi, iyilik meleği, yetkisini kötüye
kullanan bürokratların, kamu yetkililerinin gözünde ise teröristlerin sözcüsü, daha da ötesi potansiyel bir terörist… Boğatekin ise kendisini sadece gazeteci, Yerel Gazete
(Fırat’ın) Sahibi, bir büyük medya kuruluşuna bağlı ajansın Gerger muhabiri olarak tanımlıyor…
” “…………………………………..: (5-6-7) Boğatekin, Fırat Gazetesi’nin merkezi olarak da kullandığı arzuhalci yazıhanesinin “Yazı İşleri, Haber Merkezi” bölümünde…
“ ” ………………………………….: (8-9) Hacı Boğatekin “Gazeteci” şapkasını takmış, baskıdan yeni gelen Gazetesi Fırat’ın son sayısını inceliyor…
“ ” ………………………………….: (10-11-12) Boğatekin, yazıhanesinin iş takibi, hukuk masası bölümünde “arzuhalci” şapkasını takmış, bir yurttaş için dilekçe yazıyor…
“ ” ………………………………….: (13-14-15) Boğatekin, adına ister arzuhalcilik, davavekilliği, avukatlık deyin, o kimsesizlerin sorunlarıyla ilgilenirken oğlu Özgür, gazetenin masa üstü yayıncılık işleri de dahil, her konuda onun en büyük yardımcısı oluyor… Hacı
Boğatekin, emektar daktilosu Facit’in klavyesiyle boğuşurken arka planda görünen oğlu Özgür de gazetenin gelecek
sayısının mizampajı üzerinde çalışıyor…
“ ” ………………………………….: (16-17) Hacı Boğatekin, Gerger Hükümet konağı önünde
“ ” ………………………………….: (18-19) Hacı Boğatekin, çeteci, cemaatçi ve ırkçı milliyetçi kadrolaşmanın tehlikelerine dikkat çektiği bir yazısı üzerine yine “Feto” yazısını soruşturma konusu yapan Savcı
Sadullah Ovacıklı tarafından “Türklüğü, Cumhuriyeti ve TBMM’yi aşağıladığı” gerekçesiyle TCY’nin 301. maddesi gereğince 6 ayla 3 yıl hapis cezası istemiyle açılan davanın Gerger Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmasından
çıktığında…
“ ” ………………………………….: (20) Hacı Boğatekin, Hukuk fakültesi 3. sınıf öğrencisi oğlu Hüseyin’in yaralandığı evine yapılan saldırıda duvardaki kurşun izini gösteriyor… “Duvardaki gibi bir kurşun da hâlâ oğlumun kolunda,” diyor, kuşkulu bir trafik kazası sonucu hayatını kaybeden Gerger eski Belediye Başkanı İzzet
Aksoy’un ölümüyle ilgili yayınları üzerine, aldığı tehditler ve ihbarlardan sonra evinin nasıl kurşunlandığını anlatırken…
“ ” ………………………………….: (21) Gerger Fırat Gazetesinin merkezi… Kimsesizlerin
kimsesi, dava vekili/avukatı Hacı Boğatekin’in karargâhı… Arzuhalci yazıhanesi… Gerger Hükümet Konağıyla karşı karşıya…
“ ” ………………………………….: (22-23-24-25) Gerger Fırat Gazetesi’nin Sahibi, Genel Yayın Yönetmeni, Başyazarı, Fırat Haber Ajansı Genel Müdürü Hacı Boğatekin, her konuda en büyük yardımcısı oğlu
Özgür’le gazete üzerinde çalışırken…
“ ” ………………………………….: (26-27)Boğatekin, kendisini sokakta durdurarak sorununu anlatan bir yurttaşa ne yapması gerektiği konusunda yol gösterirken.
” ” ………………………………….: (28-29-30-31-32-33)Yine bir başka şapkasını başına geçiren Hacı Boğatekin, bu kez arzuhalci kimliğiyle hiç avukatın bulunmadığı Gerger’de bir davavekili/avukat duyarlılığıyla yurttaşların sorunlarını dinliyor; birilerine yol gösterirken bazıları sırasını bekliyor…
“ ” ………………………………….: (34) Hacı Boğatekin’in hakkında yeni davalar açıldığını duyan Gergerliler, moral vermek için peşpeşe ziyaretine geliyorlardı… Bunlardan bazılarının adları şöyleydi: (Soldan sağa) Özgür Boğatekin, Gülyurt köyü Muhtarı Ali Akkurt, Hacı Boğatekin, Gümüşkaşık köyü Muhtarı Selim Çetin, Güzelsu köyü Muhtarı Mehmet Erdin.
” ” ………………………………….: (35) (Soldan) Hacı Boğatekin’in hakkında yeni davalar
açıldığını duyan Gergerliler, moral vermek için peşpeşe ziyaretine geliyorlardı… Bunlardan bazılarının adları
şöyleydi: Gülyurt köyü Muhtarı Ali Akkurt, Hacı Boğatekin, Gümüşkaşık köyü Muhtarı Selim Çetin, Güzelsu köyü
Muhtarı Mehmet Erdin.
” ” ………………………………….: (36) Destek ziyaretine gelenlerden Cevizpınar köyü Muhtarı Sadık Deniz ile CHP Gerger İlçe Sekreteri Mehmet
Polatdemir, Hacı Boğatekin ile.
“ ” ………………………………….: (37) Destek ziyaretçileri arasında www.gergerim. Com’un sahibi Cumali Badur da vardı. Badur, Üzeyir Yıldırım, Ali Akçakaya, Hacı Müştekin, Hüseyin Çalgan adlı
Gergerlilerle…
“ ” ………………………………….: (38) Hacı Boğatekin, oğlu Özgür, Bahri Özkartal, Ramazan Kıymaz, Naci Sarı ve Hacı Boğatekin bir kamu kurumuyla ilgili dosyasını hazırlıyor.
“ ” ………………………………….: (39-40) Kaşyazı köyünden bir yurttaş, Naci Sarı adlı
Gergerli’yle az sonra Gerger adliyesinde TCY’nin 301.
maddesinden yargılanacak olan Hacı Boğatekin’den bir kamu kurumundaki sorunlarının çözümü için yardım istiyorlar…
“ ” ………………………………….: (41) Hacı Boğatekin, bir kahvehanede Sabri Özdemir, Bilal Işık ve bazı yurttaşlarla “N’olacak bu memleketin hali?” muhabbeti yapıyorlar…
” ” ………………………………….: (42) Hacı Boğatekin, bir kahvehanede Çaycı Müslüm
Sündük, Bilal Işık ve bazı yurttaşlarla “N’olacak bu
memleketin hali” muhabbeti yapıyorlar…
“ ” ………………………………….: (43 Kadınlı erkekli yurttaşlar işlerini takip etmeleri için Hacı Boğatekin’e başvuruyorlar…
“ ” ………………………………….: (44-45) Biri kıdemli, öbürü genç iki meslektaş, Hac
Boğatekin ile Cumali Badur, “Feto” olayından sonra durum değerlendirmesi yapmak üzere bir araya geldiklerinde…
” ” ………………………………….: (46) İnternet gazetesi sahibi Cumali Badur.
” ” ………………………………….: (47) İmtiyaz hakkı Cumali Badur’a ait “www.gergerim.com” ve “www.adiyamannews.com” adlı sitelerin de yayın
merkezi olan “İnternet Cafe”, Gerger Kültür Merkezi adı altında hizmet veriyor,
” ” ………………………………….: (48Çifthisar köyü muhtarı Hacı Ejderha
” ” ………………………………….: (49) Fettah Kocaman, itfaiye şoförü… “Ben o ‘Feto’dan değilim, ben başka ‘Feto’yum,” diyor.
” ” ………………………………….: (50) Cevizpınar köyü Muhtarı Sadık Deniz
” ” ………………………………….: (51) CHP Gerger İlçe Sekreteri Mehmet Polatdemir.
” ” ………………………………….: (52-53-54-55-56-57) Hacı Boğatekin ve eşi Emine Hanım, ahıra çevirdikleri evlerinin alt katında besledikleri inekleri sabah yeyintisi ve suvarmak için çıkardıkları bahçede
görülüyorlar…
” ” ………………………………….: (58-59) Hacı Boğatekin, ikizlerinden oğlu Baran (Yağmur)’ı sağ kolunun, kızı Barin (Yağdı)’i sol kolunun altına, ailenin en küçüğü, on iki numaralı çocuğu bu yıl ilkokul birinci sınıfa giden Mizgin’i de kucağına alarak objektifimize poz verdi…
” ” ………………………………….: (60) Boğatekin ailesi… Baba Hacıboğatekin, anne Emine sekizi kız on iki çocuğu ve beş torunuyla mutlu mutlu
günlerinden birinde… Boğatekin ailesi iki büyük kızını
evlendirmiş… Halen, on iki çocuktan üçü kız 4 çocuğu
üniversite eğitimi görüyor… Hukuk fakültesi üçüncü sınıf
öğrencisi, eve yapılan silahlı saldırıda kolundan yaralanan
Hüseyin sağ başta mavi tişörtlü…
” ” ………………………………….: (61) Gerger Hükümet Konağı
” ” …………………………………..: (62-63) Gerger’in girişi, dünyaya açıldığı tek yol.
” ” …………………………………..: (64-65-66-67-68-69) Gerger cadde ve sokaklarından
görünüm…
” ” ………………………………….: (70-71-72-73-74-75-76) Gerger’den genel görünüm…
” ” ………………………………….: (77-78-79-80) Gerger’de Süleymancılar tarafından yaptırılan yurt binası ilçenin en böyük ve gösterişli birkaç binasından biri olmaya aday. Yakında hizmete açılması bekleniyor…
” ” ………………………………….: (81) Tarikatların bölgenin en büyük ve lüks binalarını yaptığı Gerger’de sağlık ocağı fotoğrafta görüldüğü gibi çatısı çinko bir binaya mahkum edilmiş…
” ” ………………………………….: (82) Verem Savaş Dispanseri bile koca bir ilçeye hizmet vermekle yükümlü sağlık ocağından büyük… Dispanser binasının üstteki iki katı lojman…
” ” ………………………………….: (83-84) DSP’den AKP’ye geçen Gerger Belediye Başkanı Arif Karatekin.
” ” ………………………………….: (85) AKP’li Belediye Başkanı Arif Karatekin, Çetin
Yiğenoğlu ile…
” ” ………………………………….: (86-87-88-89-90-91-92-93) Lüks ve görkemli binaları, kilit taş döşeli, yolları, caddeleri, o yollarda gezen lüks
otomobilleri ve Hammer jeepleriyle Adıyaman yönetsel sisteminde sözümona köy (Durak Köyü) olarak geçen
Menzil “Tekkesi/dergâhı” göz kamaştıran bir varsıllığıyla bağlı olduğu belde bir yana, ilçe merkezi Gerger’i bile
sollamış durumda…
” ” ………………………………….: (94) Menzil Şeyhi……………’nin tekke yerleşkesinin dışında bir alana kondurulmuş malikanesi boyasıyla birlikte
görenlerde gizemlibir yapı duygusu yaratıyor
” ” ………………………………….: (95-96-97) Menzil’den görüntüler…
” ” ………………………………….: (98-99-100) Halk arasında, İsrail’den getirilen uzmanlar tarafından yapıldığı belirtilen ultramodern seraların dıştan görünüşü…
” ” ………………………………….: (101-102) Halk arasında “Menzil’e baraj yapılıyor”
söylentilerine yol açan inşaat…
” ” ………………………………….: (103,104,105,106) Menzil’de kaçak elektrik kullanıldığına ilişkin tutulan TEDAŞ tutanakları…




Bir yanıt yazın