Çetin Yiğenoğlu
Yaklaşık sekiz yıl önce benzer bir gazetenin benzer bir sütununda yazdıklarımıza göre “Birçok yüce değerin metalaştırılmaya çalışılarak çirkin siyasete endekslendiği günümüzde bir bunalım sürecinden geçiliyordu. Ulusal bilincin yaralandığı, ekinsel yapının erozyona uğradığı bu süreçte birçok alanda çöküntü meydana gelmişti.
Böyle dönemlerden çıkışta, toplumun yeniden yapılandırılmasında en iyi aracın sanat olduğuna inandığımız için düzenlediğimiz 1. Adana Sanat Günleri bu işlevin sorumluluğunu üstlenme savında alçakgönüllü bir girişimdi…
Bu bildiriye temel olan düşünce ise şu bakış açısının ürünüydü:
Dünyamız büyük bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçiyordu. Bu süreçte çağın dayatmaları ve yönlendirmelerinden olumsuz etkilenen Adana, kültür emperyalizmince kuşatılmıştı; kültürel kirlenmeden payını alarak yeniden, ama bu kez negatif biçimde yapılanmaya başlamıştı…
Önce demografik denge bozulmuştu.
Bu olgu ortaya köy-kent karışımı ucube bir yapı çıkarmakla kalmamış, bireysel ve toplumsal alanda kimlik erozyonuna da yol açmıştı.
Böylece, dünden bugüne bir kültür adası olagelen Adana’da kültürel, sanatsal, toplumsal değerler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.
İşte, böyle bir yapının egemen olduğu toplumda yolsuzluklar, hırsızlıklar, arsızlıklar görürsünüz. Çoğu kez düzeltmek için elinizden bir şey gelmez. Bir şeyler yapmanın arayışlarında umarsızca çırpınırken bir çıkış yolu belirir önünüzde.
Bu yol, yapılacak daha çok şeyin olduğunu gösterir size.
Adı “sanat”tır bu yolun…
“Sunak” da denilebilir; karşılık beklemeden topluma sunulan sevgi ve emek sunağı…
Ne yazık ki, bu kutsal sunağı bile kirletmeye kalkanlar çıkar zaman zaman. Bunlar sanatı öncelikle rant aracı görürler. Zenaatlarını sanat gibi göstererek ceplerini doldurmaya çalışırlar…
Bu üçkağıtçıların kirli kalıtları topluma katkıda bulunmak isteyen iyi niyetli, gerçek sanatçılarla sanatseverleri ürkütür. Girişimciliklerinin önünde engel oluşturur…
Adana Sanat Günleri’ni gerçekleştirmek için yola çıkılırken bütün bunlar öncelikle dikkate alındı. Alt ve üst yapı planları buna göre titizlikle hazırlandı. Bu planların güvenli kimliği öyle düzenlenmeliydi ki katkıda bulunacak destekçilerle sanatsever Adanalılar üzerinde hiçbir kuşkuya yol açmamalıydı. Katkılarının amaca hizmet ettiğinden yana kaygıya kapılmadan, yaşadıkları kent için bir şeyler yapmanın erincini duyabilmeliydiler.
İşte bu bakış açısıyla düzenlenen proje kapsamında kapılar çalındı. Dünyayı bilmeyiz, ama Türkiye’de pek uygulandığını sanmadığımız bir ‘sponsorluk sistemi’yle sinerji yaratılarak 1. ve 2. Adana Sanat Günleri gerçekleştirildi.”
Siz, o zaman böyle yazdığımıza bakmayın, yanılmışız; maya tutmadı; daha doğrusu tutturulmadı.
Toplumun gelişimine katkı koyarak kentimizi daha yaşanılır kılmaktan başka hiçbir ereği olmayan, iyi niyetli, saf, duru çabaların önü, temsil ettikleri makama gölge düşüren siyasi kimliklere sahip bazı yöneticiler tarafından uydurulan “siyasi parti kurma girişimi” gerekçesiyle kesildi.
Girişimi destekleyen iyi niyetli bazı çevreler bu çirkin propaganda ve aba altından gösterilen sopadan etkilenince “uluslararası” nitelikte tasarlanan “3. Adana Sanat Günleri”ni gerçekleştirilemedi. O yıl masaya yatırılması düşünülen “Doğu Akdeniz Edebiyatı” üzerine çalışma gerçekleştirilemedi.
Karşı karşıya kalınan provokasyonun etkisi sadece bir etkinlik düzenleyememekten daha çok etki ve içeriğe sahipti. Bu, Çukurova’nın Adanasından Mersinine, Antakyasından Gaziantepine, Kahramanmaraşından Osmaniyesine Doğu Akdeniz’in bir kültür sanat merkezi olma yolunda önünün kesilmesi demekti. Böylece, başta Adana ve bölgemiz yitirdi.
Etkinliklere bir insan ömrü için azımsanmayacak süre ara verilmek zorunda kalındı…
Ortam kültür ve sanata yaklaşımı rant beklentisinden başka bir şey olmayan bazı tecimevlerinin, derneklerini tecimevi gibi kullananların, sponsor istismarcılarının tecimsel girişimleri tarafından dolduruldu.
Evet, “maya tutmamıştı”… Çünkü, çıta yeterince yüksek değildi…
Bu durumda üç yol çıkıyordu karşıya… Ya korkup, küsüp sinilecek ya herkes kendi işine bakacak ya da yılgınlığa kimsenin hakkının olamayacağı düşünülerek ütopyaların peşinde yolculuğa devam edilecekti…
İnançlı bir grup insan öyle de etti…
Bir kez, öncelikle “edebli” insan işi olan, olması gereken edebiyat ve sanatı kişisel çıkarı için kullanan bazı edepsizlere meydan bırakılamazdı. Toplumsal sorumluluk dayattığında duyarsız davranılarak bireysel çıkarın peşine düşülemezdi…
Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra, yeterli enerjinin bulunduğuna inanılınca uygun koşulların yakalandığı geçen yıl tekrar kollar sıvandı. Yedi yıl aradan sonra düzenlenen etkinlik “uluslararası” düzeyde olmasına karşın, bu nitem kullanılmadı.
Ancak, hiç de alçakgönüllü davranmadan belirtmek gerekirse Türkiye’nin ilk “bölgesel” kültür-sanat etkinliklerinden biri gerçekleştirildi; dahası, kültür bakanlıklarının yapması gereken bir iş kotarıldı. Atlas okyanusundan Kafkaslar’a dek 17 ülke adına kültür köprüsü kurmayı içeren bir sözleşme Adana’da imzalandı.
İşte bu başarıdan alınan cesaretle “2. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri” (UÇSG) düzenlenmeye karar verildi…
Bu ara, şu da belirtilmeden geçilmemeli ki, yönetiminde sorumluluğu paylaştığımız ÇUMDER tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen “Uluslararası Çoksesli Müzik Festivali”nin Çukurova’nın farklı kentlerinde eş zamanlı konserlerle gerçekleştirilmesinin hiç de rastlantı olmadığı, söz konusu yaklaşımın ürünü olduğudur…
Yola çıkıldığında önemli ilkelerin başında sanatın, sanatçının, sanat kurumlarının bağımsızlığı geliyordu. Bu ilkeye hep sadık kalarak çeşitli kişi ve kurumlarla “katkı” düzeyinde ilişki kuruldu…
Böylesine büyük bir etkinlik için gerekli sinerjiyi sağlamada Altın Koza A. Ş. katkısının bu yıl oldukça anlamlı olduğunu belirtmeliyiz. Yurtdışından gelen 27 yabancı konuğun kendileri tarafından karşılanan adam başı biner Dolardan yaklaşık 40 bin Doları bulan ulaşım gideri katkısı da az anlamlı değildir…
Adana’nın, Çukurova’nın tanıtımı için pazar/piyasa ekonomisi mantığıyla “marka”arayışlarının sürdürüldüğü bir dönemde bu anlamlı katkılar, çabalar, destek bulmakta hiç zorlanmadı.
Katkı koyan herkes şunun çok iyi bilincindeydi:
Bir kent ya da bölge adının kültür sanatla anılmasını hangi “marka” aşabilirdi?
Bizim “ütopya”mızın (evet, ütopyamız) “marka”sı Çukurova’nın, “Doğu Akdeniz’in kültür merkezi, başkenti,” diye anılmasıydı…
Bunu başardık, ütopyamızı gerçekleştirdik… Türkiye’nin ilk bölgesel kültür-sanat etkinliğini düzenlemeye soyunmuştuk, ama başardığımız Ortadoğu’nun ilk bölgesel kültür-sanat etkinliğiymiş meğer…
Gelişmeler hep haklılığımızı gösterdi… TÜYAP Kitap Fuarı bunun özgün bir örneği oldu… Bu konudaki potansiyeli yıllar önce görerek çaba gösteren bir kişi olarak haklı çıkmanın gururunu yaşamak az şey değildir herhalde…
Bu bağlamda, bir kez daha vurgulamak isteriz ki, biz Adana’yı Mersin’den, Mersin’i Antakya’dan, Gaziantep’ten, Kahramanmaraş’ı İskenderun’dan, Osmaniye’den, Adana’dan, Mersin’den ayrı düşünmedik;düşünmüyoruz da…
Ancak, bu bakış açımızın dayattığı bir beklenti var… Beklentimiz, özellikle emperyalizmin “parçala-böl-yönet” yönteminin yeni versiyonu, “ekonomik globalizmi”in, (küreselleşmenin değil) elinden gelirse kent devletlerine, mikro parçalara bölmek ereğiyle ulus devletlere saldırdığı bir dönemde, Türkiye’nin bu boyuttaki ilk bölgesel kültür-sanat etkinliğini düzenlemenin emperyalist saldırıya karşı bir duruş, bir başkaldırı olarak değerlendirilmesidir!
UÇSG’nin ayrıca, bölgenin kültürel bütünlüğünü koruyup kollama, bu toprakların kültürel kalıtına sahip çıkma girişimi olduğu da unutulmamalıdır!
Bu etkinlik, ulu Anadolu kültürüne bir ucundan dokunmaktır…
Bu etkinlik, “Anadolu Aydınlanması” mücadelesinin bir parçasıdır…
Bu etkinlik, gençlerle bizden sonraki kuşakların Anadolu bilincine daha erken yaşlarda erişmelerini, Anadolu insanını çağdaşlık ışığıyla etkileyerek düşüncelerini dönüştürmeyi erekser…
Toplumsal gelişme ve derneşme yolculuğumuzda duyarlı bilinçlerin çiçeklerce güzel bir kültür ve sanat evreni kurmasına yardımcı olmayı düşler…

Bir yanıt yazın