Bu, bir ilk yazı!
“Milattan önceydi,” desem pek yalan olmaz sanırım. Çook eski zamanlardan birindeydi. Gen, genetik, GDO kavramları bugünkü denli bilinmiyordu. Genetiği değiştirilmiş insan yoktu. Olan da ortada görünmüyordu. Arsızlar, hırsızlar nemli karanlıklarından başlarını çıkaramıyorlardı. Değerleri vardı toplumların. “Değer” kavramı bugünkü gibi çok yüzlü değildi. İnsanlar erdemli davranmaya, yaşamaya çalışıyorlardı.
Ben, o sıra mesleğim olan gazetecilikte iş bulamadığım için başka bir iş kolunda çalışıyordum. Nabzım “basın, basın” diye atıyor, tansiyonum “edebiyat, öykü, roman” değerlerinde yüksek çıkıyordu.
İşte, o günlerde bir güzel insanı yakından tanıdım. Benim gibi genç edebiyat sevdalısına zaman ayırıyordu. Adana’ya her geldiğinde görüşüyorduk. Ustalarımdan birinden, Demirtaş Ceyhun Ağabeyden söz ediyorum. Yoğun okumalar yapıyordum o zaman da. Başta Yaşar Ağabeyle Orhan Ağabey, bütün ustalarımın ürettiği eserlerden öyle çok etkilenmiştim ki, “onların böyle büyük eserleri yazdığı bir bölgede ben ne yapabilirim ki,” duygusunun etkisiyle olsa gerek, o anki özgüven yoksunluğumu Demirtaş Ağabeye söyleyiverdim, bir görüşmemizde.
Hiç duraksamadan dedi ki:
“Onlar büyük yazarlarımız kuşkusuz. Bacaklarını kırıp oturmuş, çalışmış, okuyup yazmışlar; sonra da kendi yaptıkları höyüklerin üstüne oturmuşlar. Onların höyüğünün üzerinden geçmek gibi bir düşünceye kapılmışsan bu doğru değil. Sen önce onların höyüklerini nasıl kurduklarını incele, öğren! Sonra kendi yolunda yürü! O höyüklerin yanından geçerken onları saygıyla selamlamayı ihmal etme! Yürümeyi sürdür! Yürüdükçe uçurumların ucundan, derelerin kıyısından, yerin yedi kat altından, küçük tepelerden geçe geçe bir gün sen de bir yere varırsın…”
Öyle de yaptım. Yürüyordum zaten; yürümeye devam ettim.
Biraz gecikmeli de olsa mesleğimde iş buldum. Aynı kulvarda anılmalarına karşın, dillerinin farklı olduğunu iyice öğrendim gazetecilikle edebiyatın. Gazetecilikte haber, röportaj, inceleme, araştırma, izlenim, yorum, fıkra, makale doğrudan dille yazılırken edebiyatta ne söylenecekse dolaylı söylendiğini anladım. Başlarda ikisini bir arada yürütmek öyle zor geldi ki, çok “debelendim”.
Zamanla iki çalışma yöntemi geliştirdiğimi fark ettim. Bunlardan biri gazetecilik eğitimim sırasında öğrendiğim arşivlemeydi. Ben buna “biriktirme hastalığı” dedim bir zaman sonra. Çocukluğumda kumbaram sayesinde kapmıştım bu hastalığı. Gazetecilik serüvenim sırasında elimden makas hiç düşmedi. Gazete, dergi kupürlerini arşivleme tekniğiyle kesip kesip sarı dosyalara yerleştiregeldim/biriktirdim. Çoğu insanı inandırmam zor biliyorum ama evimin bir odasını o arşiv verileri/belgeleri doldurdu.
Öbür çalışma yöntemim ise dergi okuyuculuğuydu. Evet, iyi dergi okuruyumdur. Edebiyatın dergilerde nabız vurduğunu çok erken öğrenmemin payı var bunda. Türlü nitelikli yazıların yanı sıra yerli, yabancı yazarların yapıtları hakkında uzman kaleminden çıkma eleştiri, inceleme yazılarını da buluyordum/buluyorum dergilerde. Arşiv odamın önemli bölümünü o dergilerin kapladığını belirtmeliyim burada.
Bir edebiyat eseri hakkında ben de eksik-yanlış söz söyleyecek birikime sahip olduğum şu günlerde de dergi okuma alışkanlığımı sürdürüyorum. Bunun nedeni “zamansızlık”. Yapılıp edilecek onca işin arasında birkaç haftayı bir eseri (romanı) eleştirmen yaklaşımıyla okuyacak zamanı ayıramıyorum. Kuşkusuz, okumam gereken romanları okurum. Günde 50 sayfanın altına düşmez okumam.
Gazetecilikte teleks, telefoto başta, çağımın bütün aygıtlarını yetkin biçimde kullanırdım. F klavyede 10 parmakla yazarım. Karanlık odada -siyah beyaz- film ya da kart banyosu hazırlamaktan film yıkamaya, karta fotoğraf basımına değin kimseden yardım almadan, her şeyi tek başıma yapardım. Çoğu profesyonel fotoğrafçının bilmediği rötüşörlüğü de bilirdim. O yıllarda rötüşlediğim birçok fotoğraf, birkaç metre büyütülerek ünlü fotoğrafçı vitrinlerini süslüyordu. Fotoğraf “rötüşörlüğü” yaparak som alınterimle kazandığım ek gelirle ekmeğime katık sağlardım. Bir zamanlar en az bir saatimi vererek yaptığım rötüşün “photoshop”la 5 dakikada yapılıyor olması hayatın ironisi olsa gerek diye düşünüyorum şimdi…
Sonra birden bilişim devrimi girdi hayatımıza. Bilgisayar, internet… Öyle uzağımdaydı ki o dünya, ne bilgisayar alacak param vardı ne de çalıştığım gazete alıyordu. Dergilerle gazetelerde yayımlanan konuyla ilgili haberlere, yazılara kedinin ciğere baktığı gibi bakıyordum. Ne ki, bildiğim bir şey vardı, istediğiniz kadar arşı alaya çıkın, eğer insansanız bir gün ayağınız yere basmak zorundaydı.
Benim bilgisayarsız günlerimde atı alanlar Üsküdar’ı geçse de ben biriktirmeyi sürdürdüm… Biriktirerek geçirdim bilgisayarsız dönemi. Gecikmeli de olsa bilgisayar sahibi oldum bir gün. Yarışa geç başlamanın dezavantajını her zaman yaşadım, yaşıyorum. Kuşkusuz ilk dönemdekinden görece becerikliyim bu yazıyı kaleme aldığım günlerde. İtiraf etmeliyim ki o ara kapanmıyor bir türlü. Bilişim teknolojisi ışık hızında… sanayileşmiş, endüstrileşmiş, algoritmalar, yazılımlar, binlerce yeni kavram sarmış ortalığı… milyonlarca insan ekmeğini bu işten kazanmaya başlamış… dünya artık onun üzerinde dönüyor, bildiğiniz gibi.
Bense inatla bildiğim işleri yapmayı sürdürdüm/sürdürüyorum; üretmek, yazmak, elbette biriktirmek… Yapacak öyle çok işim vardı ki, bilişim teknolojisine çok kafa yoracak durumda değildim zaten.
Ne ki, dünya benim bilincim dışında dönme alışkanlığını sürdürüyordu. Bir deli yarıştır gidiyordu. Para-ün-hız-haz peşindeydi insanlar; çoğu genç. Sürekli elmalarını parlatıyor, olmadık şeyler yapıyor, sosyal medyada cirit atıyor, özel “hesap” açıyor, kendi isimlerine site, bir anlamda höyük kuruyorlardı. Kendi höyüklerinin egemeni -kral değilse bile- en azından prens pozunda kurum kurum kurumlanıyorlardı sonra. Ellerinde otomatik silahlar, makineli tüfekler varmış gibi bilişim aygıtlarıyla cakalarından yanlarına yaklaşılamaz görüntüsü sergiliyorlardı. Ben elinde dolma tüfek…
Neden sonra ayıktım… Söz konusu gerçekliği algılamam için “Ben de gazeteciyim” demek amacıyla kutsal mesleğime bulaşmış birinin ünlü bir yazarımız hakkında yazdığı sözde “kitap”la karşıma çıkması gerekiyormuş demek ki… Kitabı 20 günde yazdığını söyleyince ilk anda karşımda bir dâhi duruyormuş algısıyla bozguna uğramadım desem yalan olur… Kitaba şöyle 5 dakika göz gezdirdikten sonra ise gerçeği anladım elbette.
Derken bir başka genç adamla tanıştım. Gazetecilikte deneyimli biri tanıştırdı üstelik. Gazeteci “üstatmış” gibi davranıyordu ona. Karşımda doktoralı genç bir bilişimci vardı. Oldum olası “doktora”yı önemserim. Genç yaşta doktora yapmış biriyle tanışmaktan mutlu olurum. Doktoralı genç bilişimci daha kahveler bitmeden “şecaat arzederken merd-i kıpti sirkatin söyler,” (*) sözünü ansıtırcasına, “Ben yarım saatte kitap yazdım,” demesin mi… Bende film koptu, genç doktoralı bilişimci bir anda çizdirdi karizmasını. Son romanına 6 yılını vermiş bir dinozorgillerden yazar olduğumu belirtip, yarım saatte kitap yazımından çok etkilendiğimi söyleyerek adını bir yere not ettim. Bir saat sonra YÖK kayıtlarında yaptığım araştırmayla bu genç adamın bırakınız doktorayı yüksek lisansının bile olmadığını öğrendim. Belki lisans derecesinde diploması da yoktu, kimbilir. Konunun üzüntü veren yanı ne biliyor musunuz, bu adamın “büyük uzman” yutturmacasıyla belediyelerden parasal değeri büyük işler alıyor olmasıydı. O gaStecinin 20 günde yazdığı “kitabın” da bir belediyeye pazarlandığını daha sonra öğrenince nasıl üzüldüm anlatamam…
*
Bu bir ilk yazı; bu sitenin ilk yazısı, başlık olarak “Bir Yazı”yı uygun gördüm. Dilerim, beğenirsiniz.
Bundan sonra zaman zaman, bu yazının yayımlandığı anasayfanın sağ köşesinde “Gündem Dışı” adını verdiğim başlık altında yazacağım. Zaman zaman dedim ya bakarsınız üst üste de yazarım. “Güncel” başlıklı bölümde ise günlük fotoğraflar, videolar, küçük notlar yayımlanacak. Ayrıca, bir parçası olduğum ÇSG’yle ilgili linkler için de birer buton koydum. (**)
Bugüne değin 10’u ortak, 34 kitap yazdım. Bu kitaplardan daha çok sayıda başkaları için yazılmış kitap yayımladım. Yayımladığım çok sayıda gazeteyi de eklemeliyim buraya… Bu hayatta bu kent, bu ülke için başka yapıp ettiklerim ise Başak H. Ekmekçi tarafından yapılan yaşam öykümle ilgili videoda anlatıldı.
Her zaman yazdım… Lisede şiirle başladı edebiyat yolculuğum. Daha doğrusu lisede şiirle tutundum hayata. Ergenliğe adım attığım yıllarda binbir zorlukla karşılaştım. Önce babamı yitirdim… Sonra… sonrasını otobiyografik eserlerimde ayrıntılı biçimde yazdım. En bunalımlı dönemimde sevdim şiiri. İçimden bir şeyler buldum şiir evreninde. Sevi şiirleri yazdım ilk. Güzel şiir okuma yetimle tanıştım eş zamanda. Güzel şiir okuduğumu söyleyip yüreklendirdi dostlar. İlk ödülümü güzel şiir okuduğum için aldım. O yıllarda benden, akranlarımdan yaşça çok büyük ağabeyler vardı lisede öğrenci. Yaşları bazı öğretmenlerden de büyüktü.
Lise birdeyken bir şiir okuma yarışması düzenlendi. Ben, Mustafa Arif Arık’ın “Cinnet” şiirini okuyarak katıldım yarışmaya. Ses özelliği, seslendirme yetisinin yanı sıra jest, mimik, mizansen yetisi de gerektiriyordu Cinnet şiirini okumak.
Şiirler okunduktan sonra öğretmenler birinciyi seçme konusunda birbirine girdi –tanım yerindeyse-. Gerginlik üzerine Müdür Bey odasında toplantı düzenledi öğretmenlerle. Toplantı sonrasında yarışmanın sonucu açıklandı; birincilik 3 öğrenci arasında paylaştırılmıştı… Biri lise 3. sınıftaki 25 yaşında bir ağabey, öbürü lise 2. sınıfta 20 yaşında bir başka ağabeydi. Üçüncü ise bencileyin 15 yaşındaki tıfıl kulunuz… Coşkum “arşı âlâya çıktı” o an. Daha sonra dönemin İl Milli Eğitim Müdürü’nün bizzat katıldığı törenle ödülümü aldığım andaki kıvancımı anlatamam…
Şiir yarışmasından birkaç ay sonra dünyamı çiçeklendiren bir gelişme daha oldu. Kozan Lisesine o yıl atanan edebiyat öğretmenimiz, “Benden bu lisede 10 alacak öğrenci yok,” deyip duruyordu. Tanrının kaval kemiği verme konusunda çok pinti davrandığı bu öğretmenimizden 10 alınca adım birden şair-yazar, edebiyatçıya çıktı. İtiraf etmeliyim ki yürüyüşüm değişti. Şiirden söz ettim ya lise birden-falan, gerçekte şiirle ilkokul birde tanıştım; babamın sayesinde. Babam, ipek kalpli babam kürsüde güzel konuşanları -eskilerin deyimiyle “natukası güçlü olanları”- çok yüceltirdi gözünde. Beni de mikrofon egemeni biri olmam konusunda koşullar dururdu. Bunu çok istemiş olmalı ki, öğretmenlerimle görüşerek ulusal bayramlardan birinde şiir okumamı sağladı. Güzel babam, sanırım mikrofon üfleyicisi olabileceğim olasılığını aklına hiç getirmemişti. Babamı sonsuzluğunda düş kırıklığına uğratmayarak ikincisi olmadım, Arzuladığı gibi “natukası güçlü” büyük politikacı, devlet adamı da olmadım. Nöronlarımın, snapslarımın esenliğine koşut mikrofonu elegeçirdiğimde babamı bir yerlerden bıyık altından gülümsetecek yeti sahibi olduğumu düşünürüm.
Sonra, lise bitene değin her yıl en az bir ulusal bayramda şiir okudum. Düğünlerde, ekinsel, eğlencesel toplantılarda şiir okuması aranan bir gençtim. Liseden sonra 68’lilik yoluna girdiğimde toplumcu şiirler okumaya başladım. Yüksek Okuldaki öğretmenlerimizden ünlü eleştirmen-edebiyatçı Tahir Alangu’dan etkilenerek bütün yüreğimle düz yazıya yöneldim.
Şiirle başlayan yazın yolculuğum (“yaratıcı okur”luk açısından) dergilerle sürdü… Yüksek öğrenimim sırasında başladı dergilerde yazmam; bir edebiyat dergisinin yazı işlerinde teknik sekreterlik bile yaptım.
Yürüyüşümü gazetecilik kulvarında sürdürmeye başladım daha sonra. Haberler, röportajlar, araştırma-inceleme yazıları, siyasi fıkralar, makalelerle doldu dünyam. Elbette, bu ara ruhum her zaman edebiyatın gizemli evreninde geziniyordu. Ben de “Yazmasam deli olacaktım,” dünyanın merkezi bildiğim haritadaki o noktada…
Bu bir yazı… ne ilk ne son nitemi koymayalım… okurunu arayan yazı/yazılar diyelim… Canı isteyen okur, kuşkusuz.
İyi niyetli, yapıcı yaklaşımlara gönlümüz sonuna değin açık. Onlar için e posta adresimi yayımlıyorum bu yazının sonunda, bu höyüğün ana sayfasında. (***)
*
Bir yayın organında yazmak çok önemliydi yitik zamanlarda. “Ben’im, yaşıyorum, oldum” diyordu içinizdeki ses; özne olduğunuzu duyumsatıyordu yazdıkça. Bütün yazarları özgür sanıyordum o zamanlar. Ne “satılık”ından ne “kiralık”ından haberim vardı kalemlerin. “Yazar özgür özne”ydi. Öyle olmalıydı. Kimi yapılanmalarda yazar özgürlüğünün gazete patronuna sarı zarf gidene kadar olduğunu öğrendim bir süre sonra. Şimdi dijital kanaldan yapılıyor sarı zarfla verilen; izi kolay çıkmıyor… kirli, insanı kirleten şeyin izi!
Dijital… hayatımda bir vites daha değiştirmemi sağlayan kavram oldu “dijital iz.” Ama masum bir kavram olarak tanıştım dijital izle. Değerli genç akademisyen Dr. Burak Somuncu aklıma düşürdü bu dijital iz konusunu. Niçin bir site de benim kurmadığımı sordu dostça. Bir uyarı oldu benim için. Böylece ben de girdim bu dijital yola… Kuşkusuz, gecikmiş bir karar… Türlü nedenleri var bugüne değin beklememin. Ne ki, yapıp ettiklerimin biraz düzenli anlatıldığı bir büyük klasör, ara bellek vb bakışıyla girdiğim bu dijital kapının bana bir de yayın organı -bağımsız, bağlantısız yayın organı- olanağı sunacağını anladığımda ise coşkum tanımsız arttı.
Bu duygulanımımda geçmiştikteki tanıklıklarımın, yaşanmışlıklarımın payı çoktu. Sarı zarf iktidarlarının sürdüğü dönemde nitemi “editör” olan, elinde kalemle silgi yerine satır, nacak bulunan kimi yetersiz, yeteneksizi tanımış, yazıya nasıl müdahale ettiklerine tanık olmuştum.
Çocukluğumdan beri “kral çıplak” diyegelen biri için bile sarsıcıydı editöryal dünyadaki tanıklıklarım. Ama çıplaktı o krallar… Gözlerim iyiydi, yanıltmıyordu beni.
Son yıllarda bir başka yanımı fark ettim… Daha önce önemsemediğim, -atlarda da olan “6. his”ime- sezgi gücüme verdiğim, çoğu kişide olacağını düşünerek üstünde durmadığım bir yanımdı bu; öngörülerim… Öngörülerimin çoğunda haklı çıkıyordum.
Hem ulusal, hem uluslararası konularda çok önceden söylediğim bazı şeyleri TV’lerdeki anlı şanlı konuşmacıların neden sonra papağan gibi yinelediklerini duyup gördükçe şaşkınlıktan şaşkınlığa uğruyordum. (Bu konuda söylediklerim, benim düşüncelerime dayalı bir intihal savı değil. Söz konusu konuşmacıların öngörülerimle yaptığım senteze neden sonra ulaşmış olmalarıdır.)
Kaleminden yerine göre şerbet, yerine göre kan damlayan çoğu köşe yazarının, TV söylevcisinin, gazetelerdeki kimi köşe yazarının benim gördüklerimi yıllar sonra bile göremediklerini gördüğümde ise inanın üzüldüm, üzülüyorum.
Yazanların dışında “entelektüel geçinen” kimi insanların ise düşük kalibreli ortak yapısal bir yanını fark ettim. Bunda aklından yakınan hiç kimseyi görmemem etkili oldu. Demek ki, dedim bir zaman sonra, tanrılar insanlara bir uzvunu “akıl”, eşit dağıtmış olmalıydı. Zamanla insanların beyin/zekâ/akıl yapısının çok farklı olduğunu öğrendim yine şaşırarak… “A” konusunu veriyordunuz bu “entelektüel geçinen” insan tipine, hemen ezberliyordu. Ortamını bulunca konuşuyor, ağzından bal damlıyordu. Siz hayran hayran dinliyordunuz. Sonra “B” konusunu veriyordunuz, onu da hemen ezberliyordu. Ama A ile B arasında -“rasyonel, radikal”- bir senteze varmasını beklemeyecektiniz dinlerken. Bunu yapamıyorlardı. Demek ki, bunların bir yanları gelişirken ne yazık ki bir yanları çok güdük kalıyordu. İşte bu tipler, önemli eğitim kurumlarından diplomalar da alabiliyor, bazıları akademik kariyer de yapabiliyordu. O, elde ettikleri nitemle kendilerini öyle bir pazarlıyorlardı ki ne bu dünyada yaşarken ne de öldükten sonra egemenlik alanını kimseye bırakmak istemiyorlardı. Ne yazık ki, dijital alan da onlara bakteri üretme ortamı sağlıyordu.
Neden sonra bu dostlardan bazılarının -dijital iz bırakarak- öldükten sonra da ünlerini sürdürmek için yazdığını öğrendim, anladım yine şaşırarak.
*
Ben şu an bu yazdığımın “bir yazı” olduğunu unutmadan yazıyorum ama!
Yazı, insanca bir edimdir, bilirsiniz. Kuşkusuz, çağına tanıklık etmektir. Siz de bu yazdıklarımı öyle kabul edin lütfen! Öldükten sonraki ün için yazan dostların amacının farklı olduğunu öğrendikten çok sonra yazmaya karar verdim okuduğunuz bu satırları. Genel kabul görmüş bir yaklaşımın çok etkisinde kaldıklarını düşünüyorum o dostların. Söz konusu yaklaşıma göre “Bir insan onu tanıyan en son insan ölünce ölürmüş.”
Bu sözü kendince yorumlayan bu dostlar, hiçbir estetik, felsefik, yazınsal değeri olmayan şeyleri günümüzün bilişim teknolojisi olanaklarıyla çalakalem yazıp yayımlıyorlar tuhaf biçimde. Bir ayda 5 şiir kitabı yayımlayanı tanıdım bunlardan. Sorsanız, ruhun ölmezliğine inandığını söyleyecek bu insanlar; size yazdığı şeye göre Homeros’un, Herodot’un, Sokrates’in ruhunun kendilerinde yaşadığını savlayacaklardır… Akıllarının arkasında “Dijital ölümsüzlük düşü”, belki de yaşarken ruhlarını dinginleştirmek vardır, kimbilir…
Bense dünya görüşüm dolayısıyla ölümü çoğu insan gibi algılamam.
Çocuklarıma çoktan vasiyet ettim, ben savuşup gittikten sonra adımın bir sokağa, caddeye verilmesini istemediğimi. Kimileriyle o boyutta eşitlenmek istemememden kaynaklanıyor bu düşüncem. Bu kadar basit/yalın tutumumun kökeni. Kuşkusuz çok değerli insanlar var, sokaklara, caddelere, parklara isimleri verilen, yontuları dikilen. Ne ki, daha çok şarlatan var, adı binbir yöntemle “ölümsüzleştirilmiş”.
Ölüm yıldönümlerimde mezarımın başında anılmak istemediğimi de söyledim çocuklarıma. Ananlara da anılmaya değer bulunanlara da saygımın sonsuz olduğunu belirteyim bu ara. Vasiyetimde beni kolaylarına gelecek bir yere gömdükten sonra bildirmelerini istedim, bildirmeleri gereken yerlere. Evet, bu benim seçimim!
Bu kararımın tepkisel yanı yok. Halkımla bir sorunum yok. Hemen belirteyim ki, ölmeye niyetim de yok. Bu dünyaya kendi gönlümle gelmediğimin bilincindeyim.
Günahlarımla, sevaplarımla buradayım, şimdilik.
Kuşkusuz, kusursuz değilim. Bilge atamın dediği gibi ben de “hamdım, yandım, piştim”. İsa’nın aradığı o taşı atamayanlardan biri de benim. Bildiğim, hep yapıtaşımı yontageldiğim. Yontmanın bir sonu var mı? Bir insan “ben oldum (insan-ı kâmil)” diyebilir mi? Diyemez, bildiğim kadarıyla… Yonta yonta som ruh kalana değin sürer o yontma yolculuğu…
Kuşkusuz, eksiksiz de değilim. Bende ne eksikler olduğunu ben bilirim. Herkes gibi benim de bildiklerim sınırlı.
Çok iyi bildiğim bir şey varsa o da insan olmaya çalıştığım… çalışıyorum hâlâ. “İyi insan” değil, insan olmak, iyi insan olmaktan çok zor…
Birkaç özelliğim var:
İnsanı severim; insanımı, halkımı severim. “Hümanizm” parantezine sığdırılamaz insana, halkıma sevgim; hümanizmi aşar. Kimseye etnik kimliğine bakarak yaklaşmam. Ten rengi de umurumda olmaz. Hiç kimse, parası ya da başkalarının verdiği nitemle/rütbeyle etkileyemez beni. O “sol memenin altındaki cevahir”e bakarım ben de.
Bir dost “dierkam” (özgeci) dedi benim için… Çok kıvandım.
Sonra neler yaptığımı düşündüm, yapılmamış öyle çok şey geldi ki aklıma; kentimde, bölgemde, yurdumda…
Yürüdüm bir uçtan…
Bir noktada anladım ki, yapıp, edip kotardıklarınızda ne çok şey yaptığınızı düşünmeniz boşuna görünüyor bir süre sonra.
Herkes elini kolunu bağlamış otururken siz, halkınız, ülkeniz için bir şeyler yaptıkça hiç hesaplamadığınız olumsuzluklarla karşılaşıyorsunuz. Hangi ülke için söylenmiş bilmiyorum, “bileni asarlar, bilmeyene basarlar” sözünü öğreniyorsunuz böylece. Düşmanlıklar edindiğinizde çekemezlik kantarının nasıl anlamsız bir bakış açısıyla kaçırıldığını görüyorsunuz.
“Hayır” dediğinizde ip kopuyor…
Öylesine özgüven sahibi görünüyor ki insanlarımız, hiç kuşku duymuyor bilgi birikiminden. “Hayır” dediğinizi duyduğu anda “öteki” oluyorsunuz onun gözünde. Uzaklaşıyor, gitgide düşmanlaşıyor.
“Hart” diye ısırıyor bir de bakmışsınız. Çoğu kimse gibi benim de canımı çok sıkan oldu ama kişisel kin peşinde koşmadım hiç. Kimseden intikam da almadım. Çok gençken, gözüm karayken hedefteki insanın ne denli zayıf olacağını öğrenmeme karşın, önce erteledim intikam almayı; soğumaya bıraktım yüreğimi. Sonra “intikam şarabını soğuk da içmedim”. Yalnızca arkamı döndüm karanlığa.
İçten olduğuma inandım; inanırım hâlâ. Birinin yüzüne başka şey söyleyip arkasından iş çevirenlerden olmadım.
Ben Ç… Çe… tin; Çetin Yiğenoğlu…
Bugüne değin birçok travma yaşadım. Benzer yaşanmışlıklarla kaç başka hayatın söndüğüne tanık oldum. O travmalar sırasında gemilerim yandı bir biçimde; ya da birkaç kez ben yaktım gemilerimi. Ne ki, her seferinde yeniden kurdum hayatımı.
*
Bir yazı bu… evet, “Bir Yazı” koydum adını. Bu site de bir yayın organı zaten. Sahibi benim; patronum yok. Yayıncı hegemonyasının baskısı da yok üzerimde. Bana görev buyruğu verecek genel yayın müdürü, yazı işleri müdürü, haber müdürü, istihbarat şefi, editör yok burada. Bu yürüyüşümün/yolumun başında idealize ettiğim “özgür özne” konumunda bir yazarım bu “höyük”te. Görev bende; sorumlulukla yetki de…
Bu yayın organının -gazete, dergi, ne sayarsanız- tirajı 1’dir. Onun sahibi de, bu yazıyı okuduğunuza göre sizsiniz. Bunca yıllık yazın yaşamımda şunu öğrendim; eğer siz yazdıklarıma inanırsanız, bu yayın organının 1 adet olan tirajı bir anda milyonlara ulaşır. Bu inançla başladım yazmaya…
Bildiğiniz gibi bu yazıya “Bir Yazı” yerine “başlarken” diyebilirdim, “manifesto” da. Pek yakışmaz diye düşündüm manifestoyu. Sınırlarının kalın çizilmesi, anlamının sert yapı içermesi bağlamında amacını aşabilir diye akıl yürüttüm nedense. Kuşkusuz, dileyen dostlar bu “Bir Yazı”yı Ç’nin höyük yayın organı için manifesto olarak kabul edebilir.
Burada söz veriyorum size, siz değerli okurnlara; bütün yazı yaşamım boyunca yaptığım gibi bu höyükte de hiçbir biçimde evrensel yazın değerlerine aykırı bir şey yazmayacağım, yazılmayacak, yayımlanmayacak!
Bu yayın organı temiz dijital iz olarak kalacak yarınlara…
Çetin Yiğenoğlu
…………………………………………………………………….
(*) Övünürken hırsızlığını anlatan kıpti.
(**) ÇSG ile ilgili verilerden benimle ilgili olanların, bende bulunanların bazılarını yayımladım. Daha fazlası ÇSG’nin web sitesiyle ÇSG youTube kanalında. Merak eden erişsin diye onların da linklerine ulaşım butonu koydum bu siteye.
(***) cetinyigenoglu@yahoo.com

Comments (1)
Yaşar Ateşoğlusays:
4 Ağustos 2026 at 14:51Sevgili dostum,
Çok sevindim, kolay gelsin.
Çok önemli izler bırakacağına inanıyorum.
Başarılar diliyorum.
Dostça sevgi ve saygılarımla,