ÇEÇE

Vurun Türkçe’ye

Çetin Yiğenoğlu

Binlerce yıllık verilere bakıldığında Anadolu’da iki insan tipi dikkati çeker. Biri cesur, özgüveni yüksek, özgür ruhlu, bağımsızlık tutkunu, antiemperyalisttir. Öbürü, zayıf karakterli, özgüven yoksunu, bir kafeste ömür tüketebilecek yapıda, küçük çıkarları için halkına, yurduna ihanet edebilen, istilacılara boyun eğen, hatta hizmet eden, işbirlikçidir. Bu tiplerin ikisini de Truva, Greek, Roma’dan bu yana tüm istilalarda görmek olasıdır.

“Roma’nın Büyük Düşmanı” olarak tanınan VI. Mihtridates Eupator’ün günümüzden 2 bin 50 yıl önce Roma istilasına karşı koyarken nüfusu 6.5 milyon dolayındaki Anadolu’da bir gecede öldürdüğü 100 bin Romalı, yandaşı, işbirlikçisi ikinci tip Anadolu insanı olarak tanımlanabilmektedir. Bu olay tarihe “Efes akşamı” diye geçmişti. İşbirlikçi, hain deyince eskil istilalardaki örneklerin benzerleri Haçlı Seferlerinde, 1. Paylaşım Savaşıyla Kurtuluş Savaşında da görüldü.

Bir istila durumunda ne yapar bu hainler, işbirlikçiler? Öncelikle istilacı emperyalistlerin dilini konuşmaya başlar. Bu nedenle, tam 2 bin 500 yıl önce devlet yöneticilerini uyarırken dil gerçeğine parmak basmıştır Konfüçyüs. Dilin kusurlu olması durumunda törenin, ekinsel yapıda bütünlüğün, adalet terazisinin bozulacağını vurgulamıştır.

Tarihte çok devlet kurmakla övünen Türklerin devlet yöneticileri -biri dışında- bu devletlerin neden yıkıldıkları konusunu düşünmemiş olmalıdırlar. Selçuklu’dan bu yana devlet yıkımı için daha beterini yapmışlar, Türkçe’ye saldırmayı görev bilmişlerdir adeta. Selçuklular Türkçe’yi yasaklamış, resmi devlet dili olarak Farsçayla Arapçayı seçmiştir. Osmanlılar ise Selçukluların dil konusunda yapıp ettiğinin üzerine tüy dikmiştir. Egemenlik sürdüğü yüzlerce yıllık sürede Türk sözcüğünü ağzına bile almamışlardır. En bilgili, birikimli, birkaç yabancı dil bilen padişah Fatih, İstanbul’un fethinden sonra kurdurttuğu medreselerde eğitim dilini Arapçalaştırmıştır. Fatih sonrasında “Osmanlıca” denilen yeni dil kurma girişiminde bulunulmuştur.

Halk ise bin yılı aşkın süre bütün olumsuzluklara karşın, siyasallaşmış din dili Arapçanın ağır saldırısına direnerek diline sahip çıkmıştır.

1923 sonrasında devletin başına geçen Mustafa Kemal ile arkadaşları, öncelikle dil sorununa el atarak Konfüçyüs’ün gösterdiği yoldan yürümüşlerdir. Cumhuriyet öncesi halkın ancak yüzde 10’u okuma yazma bilirken bu oran kısa sürede tersine döndürülmüştür.

Dil Devriminin önderleri yalnızca Türkçe’nin kolay okunur-yazılır olmasını sağlamamıştır. Aynı zamanda düşünce özgürlüğünün, iletişim özgürlüğünün önündeki engelleri de kaldırmışlardır.

Ne ki, Türkçe’nin çilesi bitmemiştir. Kapitülasyonların etkisiyle Fransızca’nın yaygınlaştığı dönemde Fransızca tabelalardan geçilmez olan Türkiye’de 1950’den itibaren uygulanan Türkçe karşıtı politikalar 12 Eylül döneminde yıkıma dönüştürülmüştür. “12 Eylül’ün ardından yönetim erkini ele geçiren neoliberal iktidarlar döneminde yaşamın her alanında yeni bir yabancı sözcük modası başlatılmıştır. Özellikle Suriyeli sığınmacı göçünden sonra çarşıda, pazarda Arapça tabelalardan geçilmez olmuştur. Bir de İngilizce…Osmanlı’nın kapitülasyonlar dönemindeki Fransızca’nın yerine almıştır.

Bunda bilişim devriminin etkisi büyük olmuştur, kuşkusuz. Saf, bilisiz, bilinçsiz, özenti sorumsuzluğu bir yana bir de bu işin “trol”lerinin, Türkçe’ye düşmanca yaklaşan siyasi yapılanmaların, elbette kimi işbirlikçilerin yapıp ettikleri görmezden gelinemez. Dilbilgisi yoksunu halkın dil konusundaki tuzaklara düşmemesi elbette beklenemez. Ne ki, ortalıkta edebiyatçı, yazar geçinen vasat, vasat altı birikim sahiplerinin türlü nedenlerle yarattıkları sinerjinin olumsuz etkisine çok dikkat edilmelidir! Örneğin, daha Arapça kökenli “hakikat” sözcüğüyle “gerçek” sözcüklerinin arasındaki anlam buluşmalarını, ayrışmalarını bilmekten yoksun bu yazıncılar bir de “sahih” sözcüğünü tanıtma/canlandırma çabasına girmişlerdir. Sorsanız, belki de edebiyat yaptıklarını, “sofistike, ağdalı” dil kullandıklarını söyleyeceklerdir.

Moda rüzgârlara kapılmaları denli doğal bir davranış beklenilmemesi gereken gençler ise bir yandan yazışmalarda/”chat”leşmelerde emoji kullanıyor, İngilizce, Türkçe kısaltmalar yapıyorlar; bebeğe “baby” diyor, karşılaştığı dostuna “hi”(hay) diye selam veriyor, ayrılırken “by” diyor, “thanks” diyor, “tsk” ediyor. Güney kentlerinde bazıları teşekkür yerine Arapça “şükran”, hoşgeldiniz yerine “ehlen-sehlen” diyorlar. Günaydın yerine “sabah şerif khayrola” diyenler de var.

Bunları görüp duyan bir dil, bir Türkçe savaşımcısı Feyza Hepçilingirler “Türkçe Off” dedi çeyrek yüz yıl önce. Canı yandığı için böyle dedi kuşkusuz. Öyle derin ironi, humor yapmış, alaya almışki “of ki, of”, diyesi geliyor insanın…

Feyza Hepçilingirler, öğretmenliğe devam ediyor hâlâ…

Onun gibi dil savaşımcıları olduğu sürece Türkçe yatağında coşkun nehir gibi akışını sürdürecektir. Bin yıl en zayıf, güçsüz, büyük saldırılara karşı koyduktan sonra bir devrimle dayanakları güçlendirilmiş Türkçe ne yok edilebilir ne de epritilebilir. Yalnızca toplumun enerjisi boşa harcanır. O kadar…

Feyza Hepçilingirler… onun gibiler… Mustafa Kemal ile arkadaşlarının, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Celal Sahir Erozan, Samih Rifat gibilerin yaptığı, Nurullah Ataç, Ömer Asım Aksoy, Emin Özdemir’lerden bayrağı devralan Feyza Hepçilingirler’in Dil Devrimi bilincini yaşattığı sürece bir yerden sonra vurulamaz Türkçe’ye. Türkçe’nin güçlü yapısı bütün saldırıları, zararlıları soğurur, içine alır, değiştirir, dönüştürür. Bütün bunları güzel ezgisi eşliğinde yapar. Türkçe’nin müzikalitesi en güzel dillerden biri olması boşuna değildir.

Dileriz ki, bütün diller sonsuza değin yaşar! Elbette güzel Türkçemiz de.

Feyza Hepçilingirler’le övünüyoruz. Yürekten kutluyoruz onu.

…………………………………….

(*) Çukurova Ödülü 2023 kitabı sunusu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir